Gemiler, kadınlar ve Kürtler
Kadın Haberleri —

Kristin Özbey
- Kristin Özbey, Kürt kadınlarının toplumsal mücadelelerini, varoluş sancılarını ve ödedikleri bedelleri edebiyatın diliyle anlatmaya devam ediyor. Yazarın yeni öykü kitabı olan ‘Keştiya Tijî Xem’, okurla buluştu.
- “Kitabın ismindeki keştî, yaşamın bir parçası ve bir öznesi olarak kadına tekabül ediyor. Birçok öyküde kadının kendini bir gemiye benzetmesi çarpıcı geldi bana.Gam yüklü ama yine de yüzüyor, yine de kendini götürebilen bir gemi…”
MIHEME PORGEBOL
Kristin Özbey’in dördüncü kitabı “Keştiya Tijî Xem” Sar Yayınları’ndan çıktı. Tamamı kadın öykülerinden oluşan kitap, yazarın ikinci öykü kitabı. Geçtiğimiz yıllarda “Sağanak Yalnızlık” ve “Şevdank” adlarıyla iki şiir kitabı yayımlanan Özbey, bu defa kadın varoluşunu merkeze alan öykülerle okuyucunun karşısına çıkıyor. İlk öykü kitabı “Sorxêlî’nin” ardından yayımlanan Keştiya Tijî Xem, Kürt kadınlarının toplumsal yaşam içindeki mücadelelerini, bedellerini ve direniş biçimlerini edebi bir tanıklıkla ortaya koyuyor. Öykülerdeki neredeyse tüm kahramanlar Kürt özgürlük mücadelesi içerisinde verilen bedellerden doğruca etkilenmiş kadınlar.
Yazar Kristin Özbey’le yeni kitabından yola çıkarak Kürt kadın edebiyatı ve toplumsal hakikatleri konuştuk.
Kitap, kadın öykülerinden oluşuyor. Yaşamın birçok alanındaki Kürt kadınının iç dünyasına ayna tutuyor. Bu bir tercih mi yoksa sizin bu öykülere atfettiğiniz ayrı bir anlam mı?
Özellikle bir tercih, çünkü Kürt kadınlarını bir Kürt kadın yazsın istedim. Önceki öykü kitabımda da toplumun neredeyse her alanında, farklı konumlardaki kadınları işlemeye çalışmıştım. Kürt kadınları başta olmak üzere tüm kadınları yazmak istiyorum. Varoluşsal sancılar çeken kadından tutun da tarlada çalışan kadına, bedel vermiş kadınları yazmak istedim.
Kürtler, sözlü kültür geleneği gelişkin bir halk. Edebiyat, müzik, dengbêjî gibi formlar; örneğin heyranoklar kadınlar tarafından daha cesurca icra edilmiştir. Sözlü olarak icra edilmiş birçok şey var ama ben, yazmayı tercih etmiş diğer bütün yazar arkadaşlarım gibi yazarak kayıt altına almak istedim. Kürt kadınının edebi alanda da görünürlüğüne katkı sunmak istedim.
Keştiya Tijî Xem (Gam Yüklü Gemi) ismini tercih etmenizin nedeni nedir?
Kitabın ismindeki keştî, yaşamın bir parçası ve bir öznesi olarak kadına tekabül ediyor. Önce kendi öykülerimden birinde, daha sonra da okuduğum birçok öyküde kadının kendini bir gemiye benzetmesi çarpıcı geldi bana. Ama bu gemi her zaman çaresizlikle değil birçok sefer mücadele ve direnişle yüklü. Gam yüklü ama yine de yüzüyor, yine de kendini götürebilen bir gemi. En sert dalgalarla bile savaşabilen, kederini de ağır ağır kendi kendiyle yaşayan, yer yer toplumla da hesaplaşan bir gemi aslında.
Bu konuyu düşünürken geminin kadın olabileceğini ama aynı zamanda kitabın kendisinin de bir gemi olabileceğini düşündüm…
Bilirsin, mizah da yazan bir yazar olarak bu öykülerde kimseye gül bahçesi vaat etmiyorum. Yani bir gülme garantisi veya bir gülme vaadi vermiyorum. Yüzyıllardır direnen, mücadelenin her yerinde bulunmuş bir Kürt kadının en çıplak halini gösteriyorum. Bu gamdır ve üzgünüm ama bununla en çok da bizim toplumumuzun yüzleşmesi lazım.
Öykülerinin neredeyse tamamında Kürt mücadelesinin izleri görülüyor. Her öyküde bu mücadele içerisinde bir şekilde bedel ödeyen birileri var. Elbette herkes bunu kendince anlamlandırabilir ama sizin bu mevzuya nasıl baktığınızı merak ediyorum. Neden her öykünüzde bu var?
Sobelendim. (Gülüyor.) Ben bugüne dek Türk metropollerinde de Kürdistan’ın farklı merkezlerinde de yaşadım. İki farklı çevrem oldu. Kürt tarafından hemen herkesin bedel ödediğini gördüm. Kürt kadınların hemen hepsinin Kürt olmaya dair bedel ödediklerini gördüm. Kürtlüğün üzerine bir de kadın kimliğinin bedelini ödediklerini gördüm. Kürt kimliğinin üstüne kadın varoluşunun sancılarını, cinsiyetin ağırlığını da yaşıyorlar. Oysa Türk tarafında sancılar yalnızca kadın olmakla ilgili. Ayrıca Türk tarafına ağırlık yapan birçok konu bir şekilde dile gelmiş. Sinemada, tiyatroda, edebiyatta, resimde işlenmiş. Diğer tarafta ise hiçbir şey neredeyse hiçbir alanda işlenmemiş olarak duruyor. Ben buna en azından kendi gücümün ve sözümün yettiğince edebiyatla katkıda bulunmak istemiş olabilirim.
Bu derdin bir karşılığı olacağını düşünüyor musunuz? Daha doğrusu nasıl karşılık bulacak?
Tabii ki bunun bir karşılığı olsun istiyorum ve olacağını da düşünüyorum. Umut, sanatın en vazgeçemediği ve en çok işlemesi gereken olgu. Ama ne yazık ki yeterli işleyemiyoruz. Toplumsal cinsiyet eşitliği ve halkların eşitliği bir arada tesis edildiğinde, işte o gün çok güzel olacak diye bir umudum var. Son yıllarda umudum daha da büyüyor. Kürt kadınların hemen her alanda sayılarının gittikçe çoğalması, çoğalan her sayının kendini biraz daha çoğaltması beni umutlandırıyor.
Yazın camiasında erkek bakışının hakimiyeti konusunda ne düşünüyorsunuz?
Virginia Woolf’un bir erkek bakışıyla yazdığını söyleyemeyiz. Sylvia Plath erkek gözüyle yazmamıştır. Jana Seyda, Gulîzer gibi isimler hep kadın gözüyle üretmişlerdir. Evet, hayatın her alanında olduğu gibi edebiyatta da bir erkek dominasyonu var ama buna karşı kadınlar da kendi bakışlarını edebiyata güçlü bir şekilde ekliyorlar.
Kürt kadın edebiyatının mevcut durumunu nasıl görüyorsunuz? Kimleri takip ediyor, severek okuyorsunuz?
Kürt kadın yazınında az da olsa bir kıpırdanma görüyorum ve bunun oldukça olumlu seyrettiğini düşünüyorum. Her ne kadar sayımız az da olsa çıkan eserleri niteliksel bağlamda da çok iyi görüyorum.
Mizgîn Ronak ve Mîna Acer’i özellikle takip ediyor ve severek okuyorum.
Kadın yazınına ilişkin eleştiriler de var; pasif ve mağdur karakterler, ağlak ve edilgen üslup, depresif ve patetik anlatılar vb… Loş ışık altında mutfakta oturup çaydanlıktaki yansımasına karşı kederle sigara tüttüren kederli kadın… Bu eleştiriler hakkında ne düşünüyorsunuz?
Bu eleştiriye bir yönlü katılıyorum. Evet, kadın mutfakta çaresiz ve sessiz bırakılıyor. Bu bir hakikat ve edebiyatta işlenmeli ama ben savaşan bir kadını, mesai yapan bir kadını, tarlada çalışan bir kadını, sadece iyi bir annelik yapmaya çalışan bir kadını yazmayı tercih ettim. Kadının mutfağa hapsedilmesine elbette hep tepki duydum. Çaydanlığını kaynatıp kitabını da okuyan, mücadele içerisinde en temel yapı taşı olmasını da bilen bir Kürt kadını var.
Ama son yıllarda yazan Kürt kadınlarını okuduğumda böyle bir edebiyat yaklaşımının yok denecek kadar az olduğunu görüyorum. Çünkü verilen bir mücadeleden beslenen bir kadın edebiyatı geliştiriyor Kürt dili. Yaşamlarımızı ve tanık olduğumuz mücadeleleri bir karşı koyma biçi olarak edebiyatımızda işliyoruz.
Barış Anneleri bunun çok gerçekçi bir örneği bana kalırsa. Siz ne dersiniz?
Evet. Barış Anneleri, benim yazmaktaki en büyük motivasyonlarımdandır. Büyük bir feyz alıyorum onlardan. Onlar kadar güçlü olamayacağımızı düşünüyorum. Onları izlediğimde kendimi çok pasif buluyorum. Başkaldıran bir kadının, kuru bir başkaldırı değil çözüm de sunabilen bir kadının, üreten ve yaratan bir kadının da yazılmasını istiyorum. Özellikle de bunu işlemeye gayret ediyorum.
Kürt kadınının varoluş ve kendini özgürleştirme mücadelesinin aslında edebiyata da yansıdığını söylemek doğru olur mu?
Tabii ki, çünkü edebiyat da Kürt kadını için bir mücadele alanı oldu. Zaten Kürt kadın edebiyatçıların en özgün yanı birçok alanda mücadele veriyor olmaları. Bunca varoluş mücadelesinden, bunca eşitsizlikten yaşam keşmekeş ve zorluğundan öteye Kürt kadın yazarların edebiyat gibi zor bir şeyle uğraşması müthiş bir şey. “Acaba ben bulunduğum toplumun aynası olmaya ne kadar yaklaşabilirim” kaygısı Kürt kadın yazarların en özgün yanı bence.
Barışı dert edinen bir kadın yazar olarak süreç hakkında ne düşünüyorsunuz?
Sürecin çok ama çok yavaş ilerlediğini görmeme rağmen -bunları hiçbir barışın, hiçbir toplumsal uzlaşının kolay olmadığını bilerek söylüyorum- bunca yol kat edilmişken bu sürecin boşa çıkarılmaması gerektiğini düşünüyorum. Herkes kendi bulunduğu yerden ne kadar katkıda bulunuyorsa bulunmalı. Edebiyatın da sadece yazmak olmadığını, gereken yerde gereken şeyi konuşmak olduğunu da bilmeliyiz. Herhangi bir yazılı metnin altına imza atmaktan ziyade sözünüzün gerçekten değerli olabilmesi için yeri geldiğinde hiçbir şeyi sakınmamanız gerekiyor. Ben bir edebiyatçı olarak bunu söylüyorum: Sadece yazmak bir yere kadar işe yarar. Yeri geldiğinde söyleyemediklerimiz, yazdıklarımızı boşa çıkarır.















