Sürecin kaderi Rojava'ya bağlı
Dosya Haberleri —

Ertuğrul Kürkçü
- İnsanların zihninde ne kadar keskin devlet sınırları olsa da -Suriye ayrı, Türkiye ayrı, Irak ayrı, İran ayrı denilse de- gerçekte Kürtler son derece belirleyici ve dramatik bir rol oynuyor. Bölünmüş oldukları coğrafyaların kaderlerini fiilen birbirine bağlıyorlar.
- Rojava’daki durumun bir adım daha geriye gitmesi hâlinde Türkiye’deki sürecin çökme riskinin açık biçimde gündeme geleceğini düşünüyorum. Bu süreci başlatanlar, eğer gerçekten olumlu bir beklenti içindeyseler, muhtemelen bu tabloyu da okuyorlardır.
- Bugün Öcalan’ın tüm parçalardaki özerkliklere saygı göstermesi, kimi çevrelerce onun aleyhine bir unsur gibi sunulsa da benim açımdan bu tutum, Öcalan’ın Kürdistan siyasetinde neden diğer liderlerin önüne geçtiğini de açıklayan temel bir pratik oluşturuyor.
MİHEME PORGEBOL
Rojava’ya dönük saldırılar birçok anlaşma ve mutabakata rağmen sürüyor. Bu saldırıların yalnızca Rojava ve Kürtleri ilgilendirmediği aynı zamanda Ortadoğu’daki bölgesel dengeleri uzun vadede etkilerken küresel politikaların da geleceğine dair ipuçları verdiği aşikar. Yine bu saldırılara paralel olarak Türkiye içerisinde ince bir hat üzerinde yürüyen sürecin akıbeti de gündem konusu. Barış ve Demokratik Toplum sürecinin öncüsü Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a karşı medyada yürütülen karalama kampanyaları ve Ortadoğu’da kalıcı çözüme dair rolünün perdelenmesine dönük çabaları da bu çerçevede okumak mümkün. Eşine az rastlanır bir saldırganlıkla örgütlenen ırkçılık da cabası… Biz de tüm bunları siyasetçi Ertuğrul Kürkçü’yle konuştuk.
Rojava’ya yönelik saldırıların tüm Kürtleri ilgilendirdiği açık. Geniş bir perspektiften ele aldığımızda Rojava’daki saldırılar hangi siyasi projeksiyona dayanıyor?
Öncelikle Rojava’da dış dünyanın etkisi ve beklentileri ne olursa olsun, şu an Şam’da uluslararası düzeyde “meşru olduğu” kabul edilmiş, dolayısıyla Suriye’deki faaliyetleri kendisine bırakılmış bir hükümet var. Öyle olduğu için Rojava’daki bütün gidişatın birincil sorumlusu doğrudan doğruya Suriye Geçiş Yönetimidir. Onların projeksiyonu burada birincil önemde. İkincisi, dış güçler: Suriye’de iki “dış” kuvvet var: Ruslar ve Amerikalılar. Rusya’nın Ahmet el Şara yönetimi üzerinde herhangi bir yaptırımı yok. ABD’nin orada bulunmasının hukuki çerçevesi de zaten hala “DAİŞ ile mücadele”.
Amerikalıların güncel etkisini ABD Suriye Özel Temsilcisi Thomas Barrack’ın söylemi üzerinden okuyacak olursak, DAİŞ ile mücadele kapsamında Şam yönetimiyle Suriye’deki iç kuvvet dengesini kökten değiştiren ayrıcalıklı bir sözleşmeye vardıklarını görüyoruz. Barrack, “DAİŞ ile mücadelede asli müttefikimiz Geçiş Yönetimi, Suriye Demokratik Güçleri (QSD) değil” dedikten sonra oldu her şey. Öte yandan Suriye’de yaşananların esasen ABD’nin etkisiyle olduğunu söyleyebiliriz. Dolayısıyla ABD’nin bu olan bitenlerde rızası olduğunu kabul etmemiz gerekir, Barrack göreve başladığından beri bunları açıkça ifade etti. Fakat gidişattan öyle anlaşılıyor ki, ABD ile mutabakatları ne olursa olsun Şam yönetiminin o mutabakatları da aşan kendi hedefleri var: Bu, Suriye’nin tamamında yekpare bir HTŞ yönetimi inşasıdır. Bu çerçevede, Şam yönetimi esasen Rojava’da elde edilmiş olan fiili ve politik özerklik karşısında daima yıkıcı bir eğilimi koruyor.
10 Mart Anlaşması da HTŞ’ye şöyle bir güven kazandırıyor: Eninde sonunda şimdiki durum devam etmeyecek ve bugünkünden daha geriye gidilecek, fakat ne kadar geriye gidilecek? Halep’in içinden dışarıya, Halep’in doğusundan Fırat’ın doğusuna, Fırat’ın doğusundan Reqa’ya, Dêrazor’a ve Hesekê’ye… İşte burada uluslararası güçler araya girmezse Şam yönetimi hesapsızca yeni bir katliamın kapısını açacaktı. Gerçi bu ana kadar olanlar da “çatışma” kılıfına sokulmuş katliamdır elbette ama devamı halinde bunun muazzam bir kan deryasına dönüşeceği belliydi. Burada sahneyi Özerk Yönetim’in, daha doğrusu Rojava Devrimi’nin gücünün ve onun birincil önceliklerinin belirlediğini söyleyebilirim.
Geçici Suriye Hükümeti ile QSD arasında bir anlaşma sağlandığı açıklandı. Bu konuyu değerlendirmeniz mümkün mü?
QSD’nin doğrudan doğruya Rojava devriminin gücüne ve köklerini toplumun derinliklerine salmış olmasının güveniyle giriştiği müzakerelerden kuşatmayı kırarak, yok edilme riskinin bertaraf ederek ancak belli ölçüde bir yetki devriyle çıkmaya yaklaştığı sonucuna varabiliriz. Bunun ateşkes öncesi duruma göre politik ve toplumsal olarak çok daha ileride bir ara sonuç olduğunu kabul edebiliriz. Kürtlerin Suriye’deki uzun öyküsüne baktığımızda önemli bir kavşağın dönüldüğünü ancak özgürlük mücadelesinin süre gitmekte olacağını görüyoruz.
Siz de takdir edersiniz, Rojava’daki saldırılar yalnızca Kürtleri değil aslında tüm Ortadoğu’yu ve daha ötesini etkiliyor. Kürtlere dönük bu saldırılar Ortadoğu’nun geleceğini nasıl etkileyecek?
Maalesef bunlar bizi Ortadoğu ölçeğinde gericiliğin ve emperyalizmin daha baskın roller oynadıkları bir döneme sürüklüyor ya da bunu haber veriyor diyebiliriz. Gazze’deki soykırımı göz önüne aldığımızda; Gazze, bunca devletsiz halkın ve ezilen milletin gözünün önünde boğuldu. Şimdi Amerika’nın Gazze’yi ticarileştirmesi de “barış planı” adı altında gündemde. Buna bölge devletlerinin adeta eteklerine ziller takarak koşmalarını ve ABD’nin İran’a yönelik hesaplarını da göz önünde bulundurduğumuzda, Trump’ın seçim vaatlerinin tam tersine ABD’nin askerî varlığı ve yönlendirmesiyle, Ortadoğu gericiliğinin tüm dinamiklerini topyekûn yeniden harekete geçirdiğini; demokratik, özgürlükçü, özyönetimci ve kendi kaderini tayin hakkı peşindeki güçler açısından ise geleceklerin beton duvarlarla örüldüğü bir iklimin şekillendiğini görmek gerekir.
Elbette bu tablo ABD içindeki dengelerin değişmesine ve ABD-Avrupa ve ABD-Çin gerilimlerinin artıp eksilmesine bağlı olarak kısmen dönemsel olabilir ancak bunun arkasında ciddi bir küresel sermaye birikiminin yığıldığı da açık. Zaten şu açıdan son derece kritik bir döneme giriyoruz: Savaşla yıkılmış bölgeler küresel ticaretin odağına yerleşecek, harap olmuş ülkelerin yeniden imarından doğacak kârların paylaşımı giderek daha cazip hale geliyor. Suriye’de yaşananları kısmen bu çerçevede de okumak mümkün. Hatırlarsanız, Barrack göreve başladığında ‘acelemiz var, devletin yeniden inşasını bir an önce çözmeliyiz çünkü Suriye’nin imarı için Amerikalı ve Türkiyeli müteahhitler sabırsızlanıyor’ demişti. Bugün aynı sabırsızlık İran, Gazze, Ürdün ve Lübnan için de geçerli. Bu tabloya bakıldığında, Trump Amerikası’nın bölgede uğursuz ve karanlık bir rol oynadığı görülüyor.
Biraz da Türkiye içine dönmek istiyorum. Türkiye’de bir Barış ve Demokratik Toplum süreci var. Rojava’ya dönük saldırılar Türkiye’deki süreci nasıl etkiliyor?
İnsanların zihninde ne kadar keskin devlet sınırları olsa da -Suriye ayrı, Türkiye ayrı, Irak ayrı, İran ayrı denilse de- gerçekte Kürtler son derece belirleyici ve dramatik bir rol oynuyor. Bölünmüş oldukları coğrafyaların kaderlerini fiilen birbirine bağlıyorlar. Kürt halkında ortaya çıkan genel uyanış ve bütün parçalarda siyaseten aktif bir Kürtlüğün şekillenmiş olması artık herhangi bir ülkede Kürtleri hesaba katmadan siyaset yapılamayacağını gösteriyor. Dolayısıyla bir ülkede atılan her adım, kaçınılmaz olarak diğer ülkeleri de doğrudan etkileyen bir sonuç üretiyor. Nitekim yerinde bir soru olarak gündeme geldiği gibi, “Halep’te, Qamişlo’da, Hesekê’de, Serêkaniye’de ve Efrîn’de faşist politikalar arkalanırken Türkiye’de gerçek bir barıştan söz etmek mümkün müdür?” Zira Suriye’de yaşananlara Ankara’daki rejimin onay verdiği açık. Suriye sahasında büyük ölçüde bir Türkiye planının işletildiğini söylemek de abartı olmaz. Hakan Fidan’ın ilk günlerde dile getirdiği tezlerin, bugün Şara tarafından neredeyse aynen tekrarlandığını görüyoruz. Yayımlanan tüm deklarasyonlarda Ankara’nın izini sürmek hiç de zor değil.
Öte yandan Türkiye’de bu görüşmeler başladığından bu yana, çatışmanın sona ermiş olması dışında -ki bu bütünüyle Kürtlerin ve PKK’nin iradesiyle gerçekleşmiştir- Kürtler açısından somut bir kazanıma işaret eden herhangi bir gelişme yok. Bu koşullar altında, Rojava’daki durumun bir adım daha geriye gitmesi halinde Türkiye’deki sürecin çökme riskinin gündeme geleceğini düşünüyorum. Bu süreci başlatanlar, eğer gerçekten olumlu bir beklenti içindeyseler, muhtemelen bu tabloyu da okuyorlardır.
Açıklanan anlaşma ilk elde Rojava Devrimi’nin tekçilik ve statüsüzlük baskısını püskürtmeyi başardığını gösteriyor. Bu gelişme, Türkiye’deki gidişi olumlu olarak etkileyecek, Kürtlerin hak sahipliği iddiasını besleyecektir. Rojava’da ve Başûr’da olanın Bakur’da olmamasını açıklamak ve Türkiye’deki statükoyu sürdürmek, artık eskisi kadar kolay olmayacak.
Süreçte herkesin hemfikir olduğu üzere baş aktör Abdullah Öcalan. Fakat devlet yetkililerinden ve medya aktarımlarından gördüğümüz kadarıyla Öcalan’ın etki ve gücünün engellenmek istendiği bir tablo var. Kürt meselesinin çözümü için baş muhatap olan Öcalan’a karşı yürütülen bu karalama kampanyalarını nasıl yorumlamak gerekiyor?
Bence tüm bu gelişmeler, Öcalan’ın Kürdistan hakikatini tanıyarak, idrak ederek ve bunun bilinciyle tutum aldığını açık biçimde gösteriyor. Öcalan’a dair iktidar blokunda uzun süre hakim olan varsayım şuydu: Sanki Öcalan, bir Ayetullah’tır; halkla ve kendi toplumuyla ilişkisi, Humeyni’nin İranlı mollalar ve cemaatiyle kurduğu ilişkiye benzer bir hiyerarşi üzerinden yürür. Oysa durum böyle değildir. Öcalan’ın Kürdistan’la kurduğu ilişki, Kürdistanî bir ilişkidir; özerklikleri, yerellikleri ve kendine özgülükleri tanıyan bir siyasal yaklaşımı esas alır. Zaten Kürdistan ölçeğinde bir liderlik başka türlü kurulamazdı.
Bu nedenle Öcalan, başından itibaren sahip olduğu etkiyi ve gücü, olabileceklerin önünü açmak için kullandı. Nitekim Rojava konusunda görüş beyan ettiği her durumda, özerkliklerin ve özgünlüklerin tanınmasını, demokrasi, çoğulculuk ve çok kültürlülüğün korunmasını savunmuş, bu çerçevede katkı sunabileceğini açıkça ifade etmişti. Ancak pratikte yaşanan, Türkiye’deki mevcut siyasal şablonun Erdoğan rejimi eliyle ve Öcalan’a onaylatılarak Suriye’ye taşınmak istenmesi oldu. Öcalan bu yaklaşıma kefil olmadığı için, bugün artık “makbul” görülmediği izlenimi yaratılıyor. Bence bu durum, Öcalan’ın siyasal tutarlılığının bedelidir, onun lehine bir tablodur. Bu tablo, Öcalan’ın Kürdistan’ın tüm parçalarındaki hareketlerin özgünlüklerini tanıdığını, onların iradesini başat kabul ettiğini de gösterdiği gibi Rojava yönetimi de bu denklemi doğru biçimde okudu ve buna göre hareket etti. Şara ile varılan 10 Mart Anlaşması da esasen bu gerçekliğin okunmasının bir sonucuydu ancak ilk çerçeve anlaşma olması nedeniyle kaçınılmaz muğlaklıklar barındırıyordu. Denildiği gibi, “şeytan ayrıntılarda gizlidir.” Ayrıntılar ortaya çıkınca, Hesekê’nin ortasına garnizon kurulacağı ve Özerk Yönetim’in fiilen bu rejime tabi kılınacağına yönelik yaklaşımlara itiraz edilmesi, Özerk Yönetim’in bu itirazı dile getirmesi kaçınılmazdı. Öcalan da hakiki bir Kürdistanî lider olarak bu karara saygı duydu.
Bugün Öcalan’ın tüm parçalardaki özerkliklere saygı göstermesi, kimi çevrelerce onun aleyhine bir unsur gibi sunulsa da benim açımdan bu tutum, Öcalan’ın Kürdistan siyasetinde neden diğer liderlerin önüne geçtiğini de açıklayan temel bir pratik oluşturuyor. Kürdistan toplumu, Kürt milleti yekpare bir yapı değildir; dört parçaya bölünmüş olması hiçbir parçada bu gerçekliği ortadan kaldırmaz. Asıl belirleyici olan, Kürdistan’ın tarihsel olarak çoğulcu bir toplum olmasıdır. Kültürel, politik, yerel, coğrafi ve tarihsel farklılıkların ürettiği siyasal düzenler özellikle Güney ve Batı Kürdistan’da kendi meşruiyetlerine sahiptir. Öcalan bu meşruiyetleri tanıdığını ifade ettiği için bugün hedef alınıyor.
Dört parça Kürdistan’a soykırım tehditleri savrulurken daha önce eşine az rastlanır şekilde Kürt karşıtı bir ırkçılık örgütlendiğini görüyoruz. Bugün şahit olduğumuz Kürt karşıtı örgütlü ırkçılık hakkında ne söyleyebiliriz?
Bunu yalnızca Kürt karşıtlığıyla açıklamak yeterli olmaz. Elbette böyle bir karşıtlık var ancak Türkiye’de Kürt meselesinin çözümünün, Kürt varlığının ve kimliğinin meşru kabul edilmesine, haklarının kalıcı biçimde tanınmasına bağlandığı her eşik aynı zamanda Türkiye’de demokrasinin geri dönülmez biçimde yerleşmesi anlamına geliyor. Bu durum, varlıklarını tekçilik üzerine kurmuş; ülkeyi tek ulus, tek din, tek mezhep ve tek kimlik anlayışıyla tanımlayan bütün kesimler açısından bir hayat-memat meselesi. 2015’te sürecin tepe taklak olmasının nedeni de tam olarak buydu. Kürtlerin kendi kendilerini yönetir hale gelmesi, despotik bir Türkiye’nin sonu anlamına gelmişti. İdrak edildiğinde masa devrildi. Çözüm, hakikate yaklaştıkça Kürt düşmanlığı da kendisini yeniden üretiyor. Bu düşmanlık kadın karşıtlığı, özgürlük düşmanlığı, demokrasi ve yaşam karşıtlığıyla da bütünleşerek tezahür ediyor.
Bu süreçte öncelikle Kürdistan’da bir özyönetim ihtimalinin ortaya çıkmasının kendi çıkarlarına zarar vereceğini düşünen kesimler öne çıkıyor ancak bununla birlikte, birikmiş tüm ırkçı dinamikler de harekete geçiyor. Ne yazık ki Türkiye’de kendisini açıkça ırkçılık, milliyetçilik, dincilik olarak açığa vurduğu kadar, çoğu zaman görünmez kalan, “sekülarizm ve garp medeniyetçiliği” örtüsü altında da gizlenebilen bu unsurlar da, koşullar sertleştiğinde hızla açığa çıkıyor. Çöktürme Harekât Planı tam da bu kesimlerin devletteki karşılığını ifade ediyordu. Devlet bir kez daha başka bir çözüm hattını denemeye yöneldiğinde, bu dinamikler aşağıdan güçlü bir tepki üreterek süreci saboteye giriştiler. Meseleyi bu çerçevede okuyorum.














