4 Eylül tarihinde Yeni Özgür Politika “Özel’i de al gel” manşeti ve konuya ilişkin iki fotoğrafla çıktı. Fotoğraflardan biri 19 Haziran 2010 tarihine ait. PKK saldırısından sonra “aşayış berkemal” mesajı vermek için teftişe giden TC Başbakanı Erdoğan ve Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ Gediktepe’de görüntülenmiş. Gerilla’ya karşı “zafer” kazanmış silahlı ve silahsız kuvvetlerin her iki baş komutanı Gediktepe mezvilerinde. Küçük bir ayrıntı var resimde. Her iki komutan da “Asayiş berkemal” mesajını başlarını siperden görülmeyecek bir biçimde diz çökerek vermek zorunda kalmışlar.
Diğer resim ise yakın zaman tarihini taşıyor ve yine Gediktepe’den. Erdoğan ve Başbuğ’un diz çökmek zorunda kaldıkları mevzilerde ayakta duran ve kendilerinden oldukça emin iki gerilla. Bölgeyse son iki aydır manşetlerden düşmeyen ve TC yetkililerinin kimyasının bozulmasına yol açan Şemzînan/Şemdinli.
Evet Şemzînan. BDP Eşbaşkanı Demirtaş’ın “400 km karelik bir alan gerilla denetimi altındadır” dediği üç sınır kavşağı. Hani Erdoğan’ın önüne dizdiği özel kalem ve katiplerine “en kısa zamanda arkadaşlarımla gideceğim” dediği yer.
Erdoğan’a haksızlık etmeyelim. İki yıl önceki Gediktepe ziyaretinden bir yıl sonra, yani 2011 yılında da avanesiyle birlikte bir Colemêrg/Hakkari gezisine çıkmıştı. Savaş uçakları, helikopterler, panzer ve zırhlı araçlar eşliğinde ve gömleğinin altına giymek zorunda kaldığı kurşun geçirmez çelik yelekle. Ne karşılayan kimse oldu, ne de selam veren. Öfkelendi, bağırıp çağırmak ve gerisin geri dönmek zorunda kaldı, gölgesiz.
Erdoğan bu yıl da bir girişimde bulundu. Ramazan bayramı vesilesiyle 18 Ağustos tarihinde Dahiliye Vezirini gönderdi Colemêrg’e, kendisine vekaleten. Ne var ki İdris Şahin’e Lübnan ordusunun mevcuduna denk gelecek bir kolluk kuvveti eşlik etmesine rağmen bırak bayramlaşmayı, rahat bir çay içmesine dahi halk fırsat ve müsade vermedi, kaçmak zorunda kaldı, ardına bakmadan. Ne takla attıracağı bir insan gördü, ne de zil takıp oynatacağı bir kimse.
Ve başka bir resim. 4 Eylül tarihini taşıyor. Gerilla cenazesinin kaldırılacağı Bêşabab’tan. Üç asker halkın hışmından korktuğu için balkondan apar topar TC bayrağını kaldırıyor, hem de her yere bayrak dikmek için yarışıldığı bir zamanda. Hem de Erdoğan’ın her açtığında ağzını ateşler saçtığı bir dönemde. Hem de “en yakın zamanda gideceğim” dediği topraklarda.
Bu resimlerin tümü de TC’nin egemenliği altındaki kent ve bölgelerden. Türk basını görmek istemese de, orada bir köy var uzakta, kendi yurtları olmayan.
Erdoğan ismine yakışanı yapmalı, “er” olduğunu kanıtlamalı. Erdoğan Kasımpaşalılığa halel getirmemeli. Kamuoyu önünde ettiği lafın gereğini yapmalı ve en kısa zamanda sınır üçgenine, Colemêrge, Şemzînan ve Bêşabab’a gitmeli. Yanına ise mutlaka ve mutlaka gözdelerini de almalı. Bir yanında Yalçın Akdoğan ile Abdulkadir Selvi, diğer yanında Hüseyin Gülerce ve Ekrem Dumanlı mutlaka olmalı. Bir de tabii Hürriyet’in eski ve yeni papyonlu Genelyayın Yönetmenlerini. Öyle ofsaytta kahve içmek olmaz. Kürtlerin misafirperverliğini tadmalı.
Dışarda, sokakta, açılışlarda, kamuoyunun ve gözde katiplerinin önünde ona buna saldıran, hırçınlıktan yüzü renkten renge giren, gözünün üstünde kaşın var diyene hakaret ve küfürler yağdıran, öfkesine gem vurmakta zorlanan Erdoğan’ın bir de kapalı kapılar ardındaki halini düşünün. Örneğin kabine toplantılarını tasavvur etmeye çalışın. Kime, hangi bakan ve yardımcısına ne cılalı laflar, hakaretler yağdırıyordur, hem de kendi beceriksizliğini onların sırtına yıkarak. Mesela kereste İdris’e Colemêrg gezisindeki aczinin, saklanacak delik bulmak için çırpınışlarının hesabını nasıl da sormuştur.
Kurulduğu masanın başından kükremiştir Erdoğan: “Ulan İdris. O kadar asker, polis ve özel time, o kadar silah ve zırhlı araca rağmen, ve biz 2023 hesapları yaparken, nasıl olur da Hakkari sokaklarında dışarı çıkma cesareti gösteremezsin. Nasıl olur oynatacak, takla attıracak kimse bulamazsın. Ben de seni adam bellemiştim. Sen bu hale düşmüşken, sana bağlı Valilere aldığım zırhlı Mercedeslere binecek biri çıkar mı? ‘İçişleri Bakanı’nın bir ordu refakatiyle tek adım atamadığı topraklarda, biz nasıl gezeriz’, demezler mi? Senin bu halini gören karakol komutanı, ‘İçişleri Bakanı kaçtıysa, ben niye kaçmayayım’, demez mi? Hele Mehmetcik anaları neler demez. ‘Dahiliye Veziri’nin gidemediği, Milletvekillerin uğramaz olduğu, komutanların kaçtığı, Vali ve Kaymakamların bodruma sığındığı topraklarda bizim çocuklarımızın işi ne’, diye sormaz mı?”
Ya da Bülent Arınç’a, açılımcı bakan ve koordinatör Beşir Atalay, muhtıracı Cemil Çiçek ve diğerlerine etmediği laf kalmış mıdır, dağarcığında. Ya da çocuklar kulak rahatsızlığından birgün bile yatmazken, devletin başı Abdullah Gül’ün, o topraklarda tüm bunlar yaşanırken, bir aydır hastahane hastahane dolaşmasına, nasıl da içerlemiştir.
Erdoğan’ın gemisi su almaya başladı. Karizmasına öyle çizikler atıldı ki, makyajla, kozmetik operasyonlarla giderilebilecek gibi değil. Kimyası öyle bir bozuldu ki, Bakırköy’e de gitse, Elazığ’a da yatsa, hiçbir hekim tedavi edemez.
Sıra şimdi AKP’ye operasyon çekmekte. Nasıl ki Ecevit 2002 yazında, hiç beklemediği bir anda bir operasyonla göçüp gitmek zorunda kalmışsa, Erdoğan’a da bir operasyon çekilmesi kimseyi şaşırtmamalı. Bekleyip göreceğiz!

msahin1@web.de