Apartheid sonrası Güney Afrika'nın anayasası, dünyadaki en demokratik ve modern anayasalardan sayılıyor. Şu anda da kadınlar, kabinenin yüzde 45'ini oluşturuyor. Ancak Güney Afrika Cumhuriyeti, aynı zamanda en yüksek tecavüz oranına sahip ülke konumunda. İstatistiklere göre ülkede her 30 saniyede bir kadın tecavüze uğruyor. Ortalama 400 tecavüz davasından sadece birinin, failin mahkumiyeti ile sonuçlandığı dikkate alındığında, tecavüz vakaların sadece yüzde 2.8'inin kayıtlara geçtiği anlaşılır. Yine ülkede 6 saatte bir kadın kendi eşi veya sevgilisi tarafından katlediliyor.
Kadın Ligi eşitlik taslağı hazırlıyor
Kadınlara yönelik cinsel taciz ve tecavüzler, geçtiğimiz günlerde Johannesburg'da yapılan bir yürüyüşün ardından ülke gündeminde yankı bulmaya devam ediyor. Öncesinde şehirde birkaç taksi şoförü, durakta otobüs bekleyen iki kadına önce sarkıntılık ve küfür edip, ardından da fiziki tacizde bulunmuştu. Aynı yerde bu olaydan çok kısa bir süre önce bir grup erkek, mini etekli bir kadını, iç çamaşırına kadar soyunmaya zorlamıştı.
Bu tarzdan cinsel taciz olayları artık 'normalleşirken', otobüs durağında beklerken saldırıya uğrayan iki kadın 'artık yeter' deyip tacizciler hakkında şikayette bulundu. Polis, failleri bile bulmazken ANC Kadın Ligi ise, bu olayı eyleme vesile yaptı. ANC, farklı kadın örgütleri, Komünist Parti ve sendikalardan kadınlar, taciz ve tecavüzlere karşı yürüdü - tabii ki mini eteklerle. "Özgür bir ülkeyiz, istediğimiz gibi giyinme hakkına sahibiz" diyen eylemciler, aynı zamanda emniyetin ve adli makamların bu konudaki duruşunu protesto etti. Yürüyüşte konuşma yapan ANC Kadın Ligi sözcüsü Troy Martens, Adalet Bakanı Jeff Radebe'yi tecavüz davalarını hızlandırmaya ve mağdurları ciddiye almaya çağırdı. Kadın Ligi ayrıca şu an, Aralık ayında yapılacak ANC kongresine sunmak üzere eşitlik yasasında değişikliklere gidilmesi için taslak hazırlığında.
Kadınlar neden 'düz' saç taktırır?
1994 yılına kadar ANC öncülüğünde Apartheid rejimine karşı mücadeleye kadınlar güçlü bir şekilde, kısmen de kendi örgütlenmeleri ile katıldı. Kadınlar, Apartheid rejiminde üç - etnisite, cins ve sınıf - boyutlu bir mağduriyet yaşadı. Ancak mücadele sömürgeci rejime karşı yoğunlaşırken, siyahi, melez ve Asyalı toplumun içindeki şiddet, cinsiyetçilik, ataerkil yapılar yeterli düzeyde gündeme gelmeyip, ayrı veya paralel bir mücadele alanını oluşturmadı hiç.
Bundan yaklaşık bir yıl önce Güney Afrika'ya gittiğimde, şehir merkezlerindeki işlek caddelerinde, ellerinde A4 büyüklüğündeki bir kart ile duran kadınlar dikkatimi çekmişti. O kartların üstünde çeşitli saç modelleri gösteren fotoğraflar vardı. Meğer saçlarına kaynak yaptıracak müşteriler aranıyordu. Sonra bir etrafıma baktığımda, gerçekten de kadınların yaklaşık yüzde 80'inin saçının takma olduğunu fark ettim. Hatta öyle ki, bazı ufak kız çocuklarına bile düzdü. Çoğunun tercih ettiği renk siyahtı ama kızıl veya sarı takma saçlı kadınların sayısı da az değildi.
Postkolonyal simge olarak 'düz saç'
Daha sonra bir gün epey uzun bir yolculuk yaptığımda, otobüste arkadaşlarımla bana "bunların da burada ne işi var, neden uçakla gitmiyorlar?" dercesine bakan bir tek siyahiler vardı. Yanımda, sadece Xhosa dilini bilen bir kadın oturuyordu. Yoksulluğu her halinden belliydi. Bir ara elini bana yaklaştırdı. Bakışlarıyla, bir şey için izin istediğini anlatıyordu ama ne yapmak istediğini anlamadığım halde, başımı salladım. Sonra saçıma dokunmaya, beni saçımdan okşamaya başladı. Sanırım ilk defa bir 'beyaz'ın saçlarına dokunuyordu. Saç, burada tabii ki sembolik bir anlama sahiptir. İçinde yaşadığımız kapitalist sistemin inşa ettiği 'güzellik' idealleri ile 'uyuşmayan' Afrikalı kadınların düz saç ektirmesi veya farklı ülkelerde sağlığa ciddi zarar veren kremlerle daha açık bir ten rengine ulaşmaya çalışması, oryantalist bir bakış açısına düşmeden, kimlik ve iktidar olguları da gözönünde bulundurularak ele alınmalı.
Sömürgeciliğin beslediği 'erkeklik' algısı
Sembolizmin ötesine gidebilmek için, ırk, sınıf, cinsiyet, cinsellik ve başka sosyal kategorilerin dinamiklerini kesiştikleri, yakınlaştıkları ve çeliştikleri noktalarda mercek alan postkolonyal feminist teori yararlı olabilir. Zira ırkileştirme süreçleri, oryantalizm, gendering ve heteronormatiflik, kolonyal egemenliğin bir parçası olup, toplumsal çelişkileri derinleştirir. Bu açıdan Güney Afrika'da beyaz olmayan erkeklerin de on yıllarca beyaz üstleri tarafından kendi 'erkeklik' algılarında aşağılandığı unutulmamalı. Zira bugün Güney Afrika'da 'erkeklik' çoğu zaman egemenlik, üstünlük, saldırganlık ve 'cinsel fetih' olarak algılanıyor. Aynı zamanda kırım boyutlarına çoktan ulaşmış olan şiddetin - ki buna farklı toplumsal şiddet konstelasyonları dahildir - nedenlerini değerlendirirken, Apartheid rejimine karşı silahlı bir mücadele verildiği göz önünde bulundurulup, toplumdaki militarizmin oynadığı rol ayrıca ele alınmalı.
MERAL ÇİÇEK