Hiç lafı dolandırmaya gerek yok; Kürdistan diye bir coğrafya Kürtler diye bir ulustan söz ettiğiniz an temel bazı hakların gasp edildiğini de kabul etmiş oluyorsunuz. Bu gaspın birçok boyutu var. Siyasi boyutu, sosyal, ekonomik boyutu... Tüm bu hak gasplarını da askeri ve polisiye tedbirlerle koruyor egemen ulusun devlet mekanizması. O zaman Kürdistan’da askerler ve polisler zorbalıkla duruyor. Kürt milleti güvenlik hizmeti talep etmediği halde Kürdistan’daki doğal zenginlikleri ve işçilerin emeğini özel ve devlet şirketleri eliyle sömüren mekanizma polise ve askere ihtiyaç duyuyor. Cudi’de, Munzurlarda, daha birçok Kürdistan dağında özel maden şirketleri ve devlet şantiyeleri örnek olarak verilebilir. Barajları akarsularımıza kurup kaçak elektirik mevzusunu dile getirmek ise kelimenin tam anlamıyla haydutluk. Bir ulusal topluluk sömürüye olanca gücüyle karşı çıktığına göre bugünkü savaşın da gerekçeleri anlaşılmış olur. Arz-talep-hizmetin sosyal yönü düşünüldüğünde zorbalıkla karakollar kuran bir devlet sistemi ya siyasi yollarla ya da şiddetle kovulur o topraklardan. Kürt aklı uzun süren yorucu savaştan sonra siyasi yollarla ama anayasal güvenceler verilerek gasp edilen haklarının tanınmasını denedi son üç yılda. Ki Öcalan ve PKK siyasi yollarla hak aramayı 1990’lardan beri deniyorlar. Sürekli uzlaşma, barışma, çatışmasızlık öneriyorlar. Bunlar herkesin üstünde hemfikir olduğu konular. 

     Herhangi bir demokrasi, haklar, eşitlikler tartışması olduğunda gevezelik etmede kimseye sıra vermeyecek nice Türk aydını yazarı, çizeri özel harekatçı polisler öldürüldüğünde bile anında tartıştığı meselenin cahili bir canavara dönüşüyor. Sadece Kürt gençlerinin öldürülmesini istiyorlar. Türk tarafının ölen polis ve lejyonerleri için olmadık leş ajitasyonlar yapıyorlar. Çocukları, ailesi, nişanlısı, metresi, dostu, maaşı üzerinden binlerce yayın ve ahmak timsah merasimi düzenleniyor. Oysa konuyu biraz derinlikli tartışsalar, öldürülen polis ve askerlerin aile, sosyal, sportif, ekonomik hayatlarının asla hedef alınmadığını bilince çıkarabilirler. Polis ve askerin Kürdistan’da zorbalıkla askeri amaçlı bulunması hedef alınıyor. Bunu engellemek yetim kalacak çocukların, eşsiz kalacak kadının elinde olmayabilir ama bizzat o polisin askerin elinde. Tam da bu halde o özel harekatçılara “Gel Kastamonu’da simit sat, onurlu yaşa sağlıklı yaşa!” denebilir. 

    Bu tip savaşlarda askeri ilkeler sorunu var bir de... Özellikle Kürtlerin düşmanı olan devletlerin askeri unsurlarının sahip olduğu ahlaksızlık ya da şerefsizlik sorunu var ki Kürtlerin en çok yakındığı sorunların başında geliyor. Sömürge politikalarını hükümetler belirler, güvenlik unsurları uygular. Ama buna rağmen askerlik mesleğinin şerefi denen bir kavram var. Özellikle subayların düşman unsurlara saygı duyması, onurlarını kırmaması, sağ yakaladıklarını siyasi itiraflara zorlamaması, cenazelere hakaret etmemesi gibi nitelikler... Ama Türk ordusunda çok az subayın sahip olduğu özellikler. İran, Irak, Suriye ve İŞİD orduları da öyle. Türk subayları ayrıca savaştıkları coğrafyayı inkar etme eğitimleri alıyor. Dünyanın bilgisine ulaşıyorlar ama savaştıkları coğrafyanın hala doğu veya güneydoğu bölgesi olduğunu biliyorlar. Kürdistan’da savaştıklarını anlasalar verdikleri savaşın vatan savunması olmadığını idrak edecekler. Nihayetinde Kürdistan diyebilen subay işgal savaşı yaptığını söylese daha dürüst ve daha kaliteli düşman olur Kürtler için... O zaman hükümetler savaş dedikçe savaşır, barış dedikçe barışır. Böylece bu uzun, yorucu savaş bittiğinde askerlik mesleğinin gereklerini yerine getirdiğinin  farkına varır. Zira Türk subaylarının önemli bir kısmı asker değil, iktidarların ucuz tetikçileri konumunda algılanıyor Kürtler nezdinde. Operasyon yaptıkları alanlarda ancak psikopat işkencecilerin yapabilecekleri her türlü davranışı köylülere, sivillere reva görüyorlar, esir aldıkları gerillalara uğruna savaştığı değerlere zorla küfür ettirerek kendi onursuzluklarına ortak ediyorlar. Böylece suçlu kişiliklerini bir nebze rahatlatma kaygısı yaşıyorlar. Savaşmayı asgari “düşman” etiğiyle becerebilseler Türklerin subayları, gazetecileri, aydınları barışma işine de ihtiyaç duyarlar. Ama adil çözüm şartıyla... Zira adil çözüm şartı ve barışma ihtiyacı hakikatler komisyonunu da doğurur, insanlık suçu olabilecek davranışlar da yargılanma konusu olur. “Düşmanca” niteliklere sahip ordu ve polise yönelik gerilla eylemlerinin o durumda etiği tartışılabilir. Bu haliyle Türk devlet ordusu ve polisinin sınır tanımaz vahşeti karşısında öz savunma eyleminin ahlakını tartışmak ancak duyarsız, sorumsuz ahmakların işi olabilir. Bunun için ya Ceren Kenar, Yıldıray Oğur zekasına ya da Nedim Şener ahlaksızlığına, Türklüğüne sahip olmak gerekir. Sürekli sordukları bir soru var: “Falan binbaşının bu çocuklarından, eşinden, ailesinden ne istediniz?” diye. Halbuki falan binbaşının, falan özel harekatçının Kürdistan’da ne işi var, sorusu diğerinin cevabı olur. 

     İstenmediğiniz halde oralarda bulunuyorsunuz, sizden güvenlik hizmeti talep eden yok, buna rağmen ısrar etmek boynunu bıçağın keskin sırtına uzatmak demektir. Siyasi yöntemde ısrar eden iyi niyetli Türkler ve Kürtleri de üzüyorsunuz. Sonuçları katlanılmaz olunca mı pes edeceksiniz?