Güvercini boğmak

Nubar OZANYAN yazdı —

9 Haziran 2020 Salı - 13:20

Fikirler, görüşler kadar insan yaşamı ve ölümü de çok zengin yaratıcılıkla doludur. Bazen tahmin edilebilir sessiz yaşam ve ölümler olabileceği gibi bazen kimsenin düşünüp tahmin edemeyeceği kadar büyük gürültü koparan yaşam ve ölümler de olabilir. Her özgürlük savaşçısı ve sanatçısı aradığı ve yaşadığı yaşam kadar ölümünün de amacına hizmet etmesini ister ve bekler.

Amerika’da siyah genç George Floyd’un ölümü milyonları ayağa kaldıran bir yer sarsıntısı yarattığı gibi dünyada ırkçılık ve ayrımcılığa karşı gök gürültüsünde bir etki yarattı. Amerika halkı gibi dünya halkları da bir kıvılcımın bütün bozkırı tutuşturabileceğine bir kez daha tanık oldu. Siyah mazlum bir bakışın sermayenin beyaz yüzünü yakabilecek kadar büyük etki yaratabileceği görüldü. ABD’nin birçok şehrinde siyah, beyaz, sarı demeden insan kalabalıkları ayağa kalkıp sokaklara döküldü. “Nefes Alamıyorum”a nefes oldular. Özgürlüğün, beyaz postallar altında nefessiz bırakılmasına karşı adalet haykırışı oldular.

ABD beyaz sermayesi, kanlıdır. Adalet anlayışı ırkçı, ayrımcı ve tahakkümcüdür. Ülkenin en büyük zenginlikleri, beyaz sermaye ve onu koruyanlara aittir. Güvenlik ve kolluk teşkilatları her daim sermayenin beyaz egemenliğinden ve beyaz ırktan yanadır.

AKP-MHP yönetim sözcüleri, Floyd’un katledilmesi karşısında özgürlük-demokrasi-kardeşlik sözlerini sıralarken kendi yönetimleri altında bir Kürt gencinin en doğal hakkı olan kendi dilinde söylediği şarkı nedeniyle sokak ortasında gündüz gözüyle katledilmesine dair tek bir söz bile söylemediler. Siyahi bakış nasıl ki beyaz sermayenin sahte demokrasi-özgürlük yüzünü çizdiyse mazlum Kürt gencinin stran sesi de Türk ırkçılığının sahte yüzünü çoktan çizmiştir.

Büyük Kürt bilgesi Apê Musa “Eğer benim ana dilim senin (Türk) devletinin temellerini sarsıyorsa demek ki devletini benim arsama (topraklarıma) yapmışsın” derken büyük bir gerçeğe ve mazlum Kürt halkının derin acısına dokunmuştur.

Bu topraklarda Türk ırkçılığı ve ayrımcılığı devam ettiği sürece, mazlumların acı ve özlem dolu stranlarının boğulması da bitmeyecektir. Amerika’da siyahlar nefessiz-soluksuz bırakılırken Kürdistan’da mazlum gençlerin stranları nefessiz bırakılmakta, ırkçılık her yerde benzer çirkinlikte yüzünü göstermektedir.

Her gün, her saat büyük haksızlıkların-adaletsizliklerin ve ölümlerin yaşandığı ülkemizde ürkek bir güvercini boğan devlet, bugün de Rakel’i boğmak, Hrant Dink Vakfı’nın soluğunu kesmek istiyor. Özgülüğe ait ne bir ses ne bir melodi ne de bir yazı istiyorlar. Ermeni’ye, Kürt’e, kendinden olmayana ait hiçbir şeye tahammül gösteremiyorlar. Bu nasıl bitmeyen bir kin ve nefrettir ki soykırımın ardından 105 yıl geçmesine karşın halen Ermeni’ye ait bir sesin yaşatılmasına, bir yazı ve çalışmanın yapılmasına müsaade edilmiyor?

Burada durup düşünmek gerekir. Burada durup yüz bin kez düşünmek, yine düşünmek gerekir. Türk devleti hakkında bütün resmi tez ve görüşlerin yeniden yeniden incelenmesi ve değerlendirilmesi gerekir. Türk devleti sadece işgalci ve soykırımcı bir devlet değildir. Aynı zamanda asla sonlanmayan bir kinciliğin ve asla sakinleşemeyen bir nefretin dilidir.

Ermeniler, Kürtler ne yaparlarsa yapsınlar hatta hiçbir şey yapmasalar da karşılarında akıl almaz bir derinlikte devlet kini ve nefretiyle karşılaşacaklardır. Çünkü Türk devlet aklı bir tek şeye kodlanmıştır: Düşmanlık!

Özgürlük savaşçılarının, devrimcilerin mezarlıklarına saldırının altında yatan nedir? Neden bu dayanılmaz tahammülsüzlük? Neden bu büyük korku? Kürdün canlısına dirisine saldıran ancak bununla da yetinmeyen devlet, bu kez mezarlıklara saldırarak tahrip etmektedir.

Nasıl ki soykırım yollarında barbarca katledilen 200 Ermeni aydının mezarı yok ise Şeyh Sait’in de Seyit Rıza’nın da mezarı yoktur. Mezarı olan Kürtlerin baş uçlarında yazılı özgürlük isimlerine dahi tahammül edemiyorlar. Mazlum’a, Kemal’e, Armenak’a tahammül edemiyorlar. Bugün Kürtlerin özgürlük isimleri ve stranları dünden çok çok zengin çeşitli ve renklidir. Dün Ermenileri zalimce ve vahşice katledenlerin bir şansı vardı. Ermeni halkı iyi örgütlenmemiş ve özgürlüğünü kazanmak için yeterince silahlanamamıştı. Ancak bugün Kürt halkının evlatlarını katledenlerin hiç şansı yoktur. Çünkü yaklaşık kırk yıldır sadece özgürlük düşleri ve bitmeyen özlemleri yoktur. Aynı zamanda özgürlük savaşçıları, halk orduları ve güvenilir sayısız dostları vardır.

Yaşamı yüksek ideallerle dolu olanların ölümleri de gürültülü olur. Ancak bazen sıradan gibi gözüken yaşamlar sonlanınca kimsenin tahmin edemeyeceği kadar büyük sarsıntının yaratıcısı olabilirler. Hrant Dink bir Ermeni gazeteci ve aydın olarak altı delik ayakkabısıyla büyük bir çınarın devrilişi gibi kaldırıma yuvarlandığında bir deprem etkisi yarattı. Kimsenin beklemediği ve tahmin edemediği bir anda yüzbinler ayağa kalkarak sokaklara döküldü. Hrant Dink’i katledenler ölümün bu kadar etkili olacağını bilselerdi yine onu katlederler miydi, bilinmez? Ancak bilinen tek bir şey vardır; Bazı “sıradan” yaşamlar sonlandığında depremden daha etkili sarsıntılar yaratabilir.

Kimileri yaşarken kimileri de bu dünyadan göçüp giderken okunacak, yazılacak ve yapılacak değerli şeyleri arkalarından bırakırlar. Büyük komutan Kemal Pir, Nubar Ozanyan, Ulaş Bayraktaroğlu, kadın özgürlük öncüsü Sakine Cansız, soykırım acılarının direngen yazarı Hrant Dink… Onlar ve daha niceleri bu türden insanlardır.

Irkçılık arkasında kanlı anılar, soluğu kesen mazlum nefesler bırakırken özgürlük ise yenilmez düşler ve bitmeyen stranlar bırakır.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2020 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.