
16 Mart 1988'de Saddam’ın güçleri Halepçe'ye kimyasal saldırı düzenlediler. Bu saldırıda beş bin insan yaşamını yitirdi, onbinlercesi yaralandı. İnsanlar savaş koşullarında da yasaklanmış kimyasal silahlarla katledildiler. Saddam bu saldırıyla Kürtlerden intikam almak istiyordu. İran-Irak savaşında Güneyli güçler Saddam’ı desteklememiş, tersine bu fırsattan yararlanmışlardı. Böyle bir suç kitlesel katliamlar, jenosit dahil cezalandırılmayı hak etmiş oluyordu!
Hatırlanırsa İttihatçılar da Ermenileri soykırıma tabi tuttuklarında aynı gerekçeyi dile getirmişlerdi. Türk egemenleri, ırkçı ve faşist çevreler hala aynı teraneyi tekrarlıyorlar: “Ermeniler, Ruslarla birleşti, bizi arkadan vurdular.“ Tüm bir halk, yaşlılar, çocuklar, kadınlar, Çukurova’dakiler dahil nasıl olmuştu da Ruslarla birleşmişlerdi! Böyle ölümcül bir suç işlemişlerdi!
Aynı dil ve suçlamalar hemen hemen tüm Kürt katliamları için de dile getirilmiş ve savunması öyle yapılmıştı. Şeyh Said yabancı güçlerle işbirliği yapmıştı! Seyid Rıza eşkiyaydı zaten! Nasıl olurdu da Türklere boyun eğmiyor, herhangi bir talepte bulunabiliyorlardı! Kürt halkı adına varolma veya bir talepte bulunma katliamlık bir suçtu. Devlet karar vermişti; herkes Türk olacaktı. Ne hakla ve cüretle buna itiraz edilebilinirdi!
Devleti yönetenler tanrıların bile kendilerine hak görmediğini, bir halkı inkar veya ortadan kaldırmayı rahatlıkla karara bağlayabiliyordu. Bu tanrısal kararlar sorgulanamazdı ve itiraz edilemezdi. İtiraz edildiğinde yer yüzünün en büyük suçu işlenmiş oluyordu. Toplu, kitlesel kıyımlar, sürgünler ve asimilasyon devletin hakkıymış gibi halklara uygulanıyordu. Buna da uygarlaştırma, medeniyet götürme gibi ırkçı ve sömürgeci bir söylemle meşrulaştırma yoluna gidiliyordu.
Aynı söylem ve politika şimdi de hızından ve özünden bir şey yitirmeden Kürtlere uygulanmaya devam ediyor. Kürtler halk olarak varolduklarını savundukları, direndikleri ve haklarını istedikleri için tüm imha yöntemlerine maruz kalıyorlar. Binlerce köyleri yakıldı, boşaltıldı. Onbinlercesi işkence gördü, faili meçhule götürüldü. Newrozları kana bulandı. 1990'ların başında Kürt halkı küllenmiş ve unutturulmuş bayramları olan Newroz'u yeniden ateş ve kan çemberinden geçerek gün yüzüne çıkardılar. İlk defa kitlesel, halk olarak kutlamaya çalıştılar. Cizre'de, Şırnak’ta ve birçok yerde kitleleri tarayarak katliamlarla Nerwozların yıllarca kutlanmasını engellemeye ve yasaklamaya çalıştılar.
Çocukluğumuzda Kürtlerin Newroz diye bir bayramları olduğunu bilmiyorduk. Halk böyle bir bayramı kutlamıyordu. Gündemlerinde ve söylemlerinde yoktu. Okullarda Newroz'a dair bir şey okutulmuyor, Kürtlerden ise hiç sözedilmiyordu. Kürtler Newroz'u siyasal ve ulusal mücadele içinde öğrendiler, sahiplendiler ve toplumsallaştırdılar. En büyük tarihsel çıkış da Mazlum Doğan’ın ihanete ve zulme dur demesiyle can ve ruh buldu. 12 Eylül faşist darbesinin Amed zindanında ihaneti dayatmasına karşı Mazlum, Newroz akşamı yaşamını ortaya koyarak aydınlığın, özgürlüğün ve direnişin bayrağı oldu. Karanlıklar ve ihanet çemberi böyle yarıldı. PKK şahsında Kürt halkını ve direnişini bitirme planı böyle boşa çıkarıldı.
21. yüzyılda Türk devleti ve onu yönetenler Kürt halkını inkar ve imha politikalarından vazgeçmediler. En iyi temsilci ve uygulayıcılarını AKP ve Erdoğan şahsında buldular. 20. yüzyılın başında İttihatçılar, Enver Paşalar bu çizgiyi temsil edip uyguladılar. Şimdi de Erdoğan ve AKP. Zihniyette ve ırkçılıkta, katliamcılıkta değişen bir şey yok. Değişim şimdi imha araçlarının, savaş malzemelerinin daha da zenginleşmesi ve bollaşması yönündedir.
Dünyanın gözü önünde adeta canlı yayında Cizre'de katliamlar yapıldı. Yüzlerde insan kuşatmaya alındı, bodrumlarda yakıldı, topa tutuldu. Suçları büyüktü! Nasıl devlete teslim olmazlar, barikat kurarlar, öz yönetim isterler! Devletin tarihi zengin bir mirası temsil eden Sur'u, Botan’ın kalbi Cizre'yi, Silopi'yi yakıp yıkma hakkı vardı! Binlerce zırhlı aracı, tankı taşıyıp Gever'i, Şırnak’ı, Nusaybin'i kuşatıp yakıp yıkma hakkı vardı! Ama Kürtlerin haklarını, kimliklerini isteme hakları yoktu. Türk ırkçılığı ve inkarcılığı tüm basını da teslim almış, bu nasıl bir yıkım hakkıdır diyen, sorgulayan kalmamış.
Ermeniler katledilmeyi haketmişlerdi! Dersim ve Piran katliam ve yıkımı, göçü haketmişti! Bu kutsal devlet ne yapsa hakkıydı. Süryanileri Hakkari'den silip süpürmesi de doğal hakkıydı. Zaten devleti yöneten ve saf Türk olduklarını söyleyenler bu toprakları Orta Asya'dan sırtlayıp getirmişlerdi. Diğer halklara ve kavimlere yaşam hakkı nasıl verilebilirdi!
Diktatörlüğün, ırkçılık ve faşizmin olduğu yerde her zaman katliamlar yapılır. Soykırımı sadece Naziler veya İttihatçılar yapmadı. Onların ardılları devam ediyorlar. Maraş Katliamı, Sivas Katliam, 1 Mayıs 1977 Taksim Katliamı, Halepçe, Roboskî, Newroz ve Cizre katliamları bir zincirin halkaları gibi ard arda sıralanıp geliyor. Şengal Katliamı, Kobanê'yi ve Rojava'yı katliamlardan geçirme planları özellikle, Kürt halkı üzerinde Erdoğan ve AKP'de temsiliyetini bulan soykırım politikaları tam gaz uygulanıyor.
Soykırım, göç ve sürgün artık Kürtlerin kaderi olamaz. Bu makus talihi değiştirme zamanıdır. Önder Apo şahsında Kürt halkı güçlü bir bilinçlenme, örgütlenme ve direniş birikimi elde etti. Avrupa'dan Türkiye metropollerine, Kürdistan’ın dört parçasında direniş temelinde demokratik bir birlik yaratarak Türk ırkçılığını durdurmak ve katliamlarından hesap sormak görevi öncelikle Kürtlerin görevidir. Türkiye demokrasi güçleriyle de omuz omuza bu faşist saldırganlığa karşı direnişi yaygınlaştırıp derinleştirmek ertelenemez tarihi bir görevdir. Newroz'un ateşi ve aydınlığında karanlıkları ve zulmü yararak tarihi yeniden yaratma ve yazma zamanıdır!