Artık gökyüzünden değil
Dağlardan yıldızlar düşüyor / ülkemin ırmaklarına.
Ben de yüreğimi bırakıyorum
O yıldızlardan akan nehirlere
Ey ırmak! Al kalbimi de götür
aktığın masmavi denizine yıldızların.
Selam söyle bir halkın en güzel kadınlarının
ve oğullarının bedeninden o yıldız ırmağına
o mavi denize...


Ruhumuzun bazen ızdıraplar yaşadığı zamanlardan geçiyoruz. Özgür esaslarda bir arada yaşamanın sınırsız çabasında her defasında kanasa da yüreğimiz. Bizi özgür bir geleceğe götüren yaşamın yollarını açmaya çalışıyoruz; „Biz kardeşiz“ diyen zebanilere inat. Özgür ve eşit birliğe dayalı yaşam ve düşlerimizi gerçek kılacak anlamsallığın gücü yaman ürkütüyor. Muktedirlerin yalanlarının topraklarımızda bir geçerliliği yoktur. En önemli çabalarından biri, bizi kendi topraklarımızla sınırlı tutma çabasıdır. Çünkü yalan, manipülasyon ve aldatma halen batıda geçer akçedir. Yalanın ve zorbalığın üstündeki örtüyü kaldırıp tarihsel ve  toplumsal hakikati açığa çıkarma gücümüz „sonsuza kadar“ dedikleri iktidarlarının berhava olduğunu açığa çıkaracak...
Özgür bir gelecek ve aydınlanmış toplumsal gerçekliğe dair en küçük bir meseleyle dahi çılgına dönenler, bırakalım özgür bir yaşama dair düşlerimizin sınırlar aşmasını, kendi toplumumuzda özgür bir yaşam kurma çabamıza bile soykırım tehdidiyle yanıt veriyorlar. Tarihte mezar karanlığına çevrilmiş gökyüzümüzün, bugündeki yıldız aydınlığını yeniden betona çevirmeye çalışıyorlar. Dirilip ayağa kalktığımız o mezar karanlığına muktedirlerin tanrısı bile bizi geri koyamaz.
Anadolu ve Mezopotamya’nın ortak yaşam idealinin yanında; uzun yıllardır dikkatimi çeken ırmaklarımızın bile hep aynı yöne akışıdır. Işığın ülkesinde birçok ırmak gidip Dicle ve Fırat’a karışır. Kuzeye akanların güzergahı farksızdır. Aras ve Kura aynı kaynaktan doğup ters yöne aksalar da, yine de sonuçta buluşup aynı maviye kavuşurlar.
Irmaklarımızın bu yazgısının aksine ortak bir yaşamı kendi çocuklarının bedeninden akan kanlardan bir ırmak yaratarak, Mezopotamya’yı Anadolu ile buluşturmaya çalışıyoruz. Analarımızın dinmeyen gözyaşından ve civan bedenlerimizden akan hayat suyundan bir özgür buluşmanın arayışındayız.  Bunca bedele rağmen muktedirler „hayır, yazgınız ırmaklarınız yazgısıdır, bizim sizinle yaşanacak bir hayatımız olmaz“ diyorlar.
Halkların kardeşliğine dayalı özgür birliğe sultanlar karar veremez elbet. Ama bedenlerimizden akan kan ve gözyaşların gereken karşılığı bulmadığında, bir arada yaşama istencimizde ciddi kırılmalar yarattığını da söylemek gerekir.
Üstü beton ile örtülmüş bir halkın o mezar karanlığında kendine yabancılaşmayı, unutuşu,  bilinç yitimini yaşadığını biliyoruz. Koyu bir mezar karanlığında insan kendini nasıl bilebilir. Karanlığın insan ruhuna sindiği; hakikatin, bilincin örtüldüğü, kendini unutuşun yoğunlaştığı o mezar karanlığında tanrılardan ateşi çalan bir çocuk, kendi ruhunu aydınlatıp o karanlığa bir meşale ile döndü. Karanlıkta yaşayanların ruhuna ve yüreğine dokundu o ilk ışık. Aynı düşü ve yüreği taşıyorlar , omzuna omuz, sevdasına sevda, yüreğine yürek oldular. Her can kendi yüreğinin meşalesini tutuşturup bir ışık denizi oluşturdular. Sonra karanlığın tanrılarına karşı ışığın savaşına giriştiler.
Işığın ve arayışın yolculuğunda her düşen can karanlığın gökyüzünde birer yıldız oldular. Yıldızlaşan her can kendi bedeninden bir baraj oluşturdu, yabancılaşmayı ve yok oluşu durduran... Her ışığa kavuşan, ruh kendi yüreğinin meşalesiyle başka yürekleri tutuşturdu. Kendini bilme-tanıma yolunda aydınlanan bilincin bedeli hep can yitimiydi. Kendine yabancılaşmanın ağır oluşu, kendini yeniden varedip yaratmada hep acı çoğalttı. En fazla ışığı karanlık gökyüzümüzü aydınlatan yıldızlar yarattılar.
Doğal gelişiminden alıkonulan insan, devletçi uygarlıkta reflekslerini önemli oranda yitirdi. Bu yabancılaşma ve kendinden uzaklaşmanın toplumsallığımızdaki yansıması fazlasıyla yoğun...
Yıldızlaşanların yarattığı aydınlanma, kendini bilme ve sahiplenme çok etkin bir tarzda gelişmiyor. Ya da oluşan sahiplenme düzeyi karanlığın tanrısının ABD patentli müminlerinin fırtınalarını erken savurmuyor. Oysa kendini bilmeyi başaranların fiili pratik tavrı, ömrümüze-katlimize ferman düşünenlerin buna cüret etmelerine bile izin vermemelidir.
İnkarımız ve yokoluşumuz üzerine kimse kendi geleceğini-varlığını inşa etmemeli, buna cesaret bile etmemelidir. İlk toplumsallaşmanın anayurdu olan coğrafyamızda özgür bir yaşam hakikate yeniden oluşturuluyorken, karanlığın soysuzlaşmış tanrıları katlimize fetva veriyorlar.
Burada ayrı bir gerçeğe vurgu yapmak gerekiyor. Egemen tayfanın yaşadığı korku salt bir halkın özgür yaşam istemi değildir. Özgür yaşamak isteyenin ortaya koyduğu devletçi uygarlığın alternatif bir sistem inşası ve iddiasıdır. İnkar ve imha siyasetinin sınırları aşıp uluslararası bir nitelik taşımasının ana nedeni bu alternatif olma gerçeğidir.
Yaşadığımız zamanda mezar karanlığına dönüştürülmüş gökyüzümüzün bütün enginliği yıldızlarla donatılmıştır. İlk toplumsallığı yaratan kadim kavmimizin, halkımızın en güzel kızları ve oğullarının yüreklerinden ve ruhlarından oluşmuş yıldızlar pırıl pırıl aydınlatıyor hayatımızı.
Yıldızlar öylesine çoğalmış ve yoğunlaşmışlar ki, artık o ışığın çocuklarının ruhunu ve yüreğini taşıyan yıldızlar birer ırmağa dönüşmüşlerdir. Bir yıldız ırmağına... Canımızdan düşen her can o yıldızlardan oluşmuş ırmağa bırakıyorlar bir şeylerini. Gülümseyişleri, sevdaları,  düşleri ve param parça olmuş bedenleriyle o ırmakta akıyorlar. Ve yıldızlardan ırmağın aktığı her yerde yepyeni bir hayat yeşeriyor. Baharlarımız, dağlarımız ve kır çiçeklerimiz kadar güzel.
Yıldız ırmağının kıyısında sıra sıra dizilmiş analar, kendi kızları ve oğullarının ruhu ve yüreğinden akan o ırmağa ağıt yakıp, gözyaşı bırakıyorlar.
Sadece biz arayışçılar yıldızlaşan her can’ın düşünü, sevdasını, idealini devralmıyoruz. Her ana kendi genç kızının, oğlunun yüreğini alıp kendi yüreğine, sevdasına alıp kendi sevdasına, düşünü alıp kendi düşüne katıyor. Bir ana dipsiz bir uçurumun başında; yüzünü dönerken sabahın şafağına, o hayatın kaynağına; „uğurlar olsun cigera min, yüreğin yüreğimde, düşün düşümde, sevdan bende, gözün arkada kalmasın“ diyor. Binlerce ses katılıyor o sese...
Toplumsallığın ana nehrinin kendi doğal akışından saptırıldığı yerde özgür bir gelecek sevdasını  taşıyan o yıldızlardan oluşmuş özgür yaşam ırmağımız. Doğal toplumsal akışı yeniden kendi mecrasına kavuşturuyor. Ve ilk toplumsal yaşamın yaratıcı gücü Ana’ya kendisinden çalınan itibarını yeniden kendisine iade etmesinin onurlu çabasını yürütüyor.
İnsan doğası -günümüzde çarpıtılmış olsa da - özünde iyi ve güzel olana eğilimlidir. Şimdi bir halk karanlığını aydınlatan, kendisine can ve ruh veren çocuklarının yıldız gerçeğinden yaratılan ırmağı, o görkemli yıldız topluluğunu kendi yüreğine katıp o ana ırmağın yön değiştirdiği zamana götürüyor.
İşte o yıldız ırmağı tarihin tüm zamanlarında yitirdiğimiz her güzelliği kendi akışına katıp bize getiriyor.
Karanlığa mahkum edildiğimiz mezarın betonu paramparça edilmiş. yeniden ışığa kavuşanlar ruhunu-yüreğini aydınlatmış ve hiçbir duvarın önüne baraj olmayacağı bir özgürlüğe akış başlamıştır. ölümün, korkunun yenildiği ve özgür bir yaşam sevdasının aşka dönüştüğü günlerdeyiz.
Tarih artık tekerrür etmeyecektir. Anadolu ve Mezopotamya’da da kazanan barış, özgürlük ve yaşam olacaktır.
Denizli D Tipi Cezaevi