Diyarbekir ağzı dediğimiz Türkçe’nin kendine has farklı bir ifade şeklidir. Kürtçedeki gırtlaktan vurgusu olan kimi harflerin içinde yer etmesiyle oluşmuş bir ağız. Bu ağzı konuşanların çoğunlukla Kürtçeyi de bilmeleri nedeniyle cümle kuruluşu, ifade tarzı itibarıyla zengin ve keyifli bir yerel ağız diyelim. Ahmed Arif bu ağzın konuşma ve yer yer şiirine yedirme anlamında ustası diyebilirim.

‘Olancası bir tutam can

Kazasına belasına sunduğum

Bir ben bileceğim

Oysa

Ne afat sevdim

Bir de ağzı var dili yok

Diyarbekir kalesi…‘

                           Ahmed Arif

   

FİLİZ DENİZ / FRANKFURT

Şeyhmus Diken Diyarbekir’le özdeşleşmiş bir yazar. Kentin kadim tarihi, kültürleri, yerleri ve bunların toplamı olan özlemleriyle ilgili kitaplarıyla Diyarbekir’i dünyaya açmaya çalışan bir yazar. İletişim Yayınları’ndan çıkan “Ahmed Arif Abisi Olmak Halkının” kitabıyla, kadim kentin unutulmaz şairi Ahmed Arif’i anlatılıyor. ‘Hepimiz içimizdeki Diyarbekir’i bir yerlerde insa edip, yaşıyoruz. Mehmed Uzun İsveç’te nasıl bir Diyarbekir kurduğunu bana anlattı’ diyor Diken. Eski yeni halli Diyarbekir, binbir beşikli masallar ülkesi. Ahmed Arif’in dizelerinde ise kûçelerinde her daim, her çağda dolaşacağınız bir ruha dönüşüyor. ‘Bir de buradan dinleyin’ diyor Şeyhmus Diken kitabında. Bir de ondan dinliyoruz.

Ahmed Arif’i anlatıyor olmanın duygusundan söz eder misiniz?

“Beş etkinlik yaptık Ahmed Arif’in 90. yaşgünü olan 2017 yılı içinde, Adana, Antep ve İstanbul TÜYAP kitap fuarlarında ve Ankara Mülkiyeliler Birliği Genel Merkezi ile İstanbul şubesinde. Tabi bu programları yapmamı Ahmed Arif’in tek kitabı ‘Hasretinden Prangalar Eskittim’’in yayıncısı Metis Yayıncılık istemişti. Şairi yaşıyorken tanımış olmam, hemşehrisi olmam ve tabi yazar kimliğimin olması bu tercihte rol oynamıştı. Takdir edersiniz ki, Ahmed Arif Kürt bir şair. Böyle şairler de her zaman var olamıyor. Şiirlerini yazdığı salt ellili yıllarda değil, kitabının yayınlandığı altmışlı yıllar ve bizim kuşağımızla buluştuğu yetmişli yıllar ve dahi bugün dillere destan olmuş şiirlerin şairi. Sohbetlerde dizelerinin cümlelerinizin arasına kendi malınız gibi nüfuz ettiği bir şair. İşte bu ruh hâli içinde ve tabi o olanca duygusallıkla konuşmuş, anlatmış oldum Ahmed Arif’i…

Ankara’da Siyasal Bilgiler Fakültesinde öğrenci olduğum yetmişli yılların ortalarında tanıdım Ahmed Arif ağabeyi. Tabi şiirlerini ve şiir kitabını zaten biliyordum. Bizim kuşağın edebiyata duyarlı olanları zaten biliyorduk Ahmed ağabeyi. Yüz yüze görüşünce, sonra kitabını da imzalayıp verince, bir de üstüne üstlük birkaç kez sohbet edince, hayli yıllar sonra hafızayı geriye doğru sardığınızda tabii ki işin duygusal ritmi epeyce öne çıkıyor. O ana kadar bilinçaltınızda kalmış kimi anlık yaşanmışlıklar ‘ben buradayım’ diyor. Mesela şimdi size bu röportajı verirken hatırlıyorum ki, benim yazarından ilk imzalı kitabım Ahmed Arif’in kitabıymış. Şimdi hatırlıyorum ve o zaman da kitabın imzalandığı yine böyle bir Kasım ayının 1977 yılı ve o günkü sohbetimiz benim için çok anlamlı ve değerli oluyor. O günü kitapta yazdım zaten.

Ahmed Arif’in hayatına girmiş dostlarından ulaşamadığınız kişiler ya da anlatamadığınızı düşündüğünüz şaire dair anılar var mı?

Yazmadığım, anlatamadığım ya da teğet geçtiklerim tabii ki var. Bazı şeyler vardır ki, yazılmaz yaşanır ve yaşanıldığı haliyle kalır. Ahmed Arif konuştuğunda kelimenin tam anlamıyla lafı gediğine oturtan bir adamdı. Mesela ‘medetsiz munzur’ derken kim bilir ne okkalı, gün görmemiş küfür geçmiştir aklından. İşte o küfürlü bölümleri biraz süzdüm. Bazı anıları biraz yumuşattım. Kimilerini paylaşmadım. Leyla’ya olan ve kitap olarak yayınlanmış mektuplara gelince zaten şair kelamını mektuplarda dile getirmiş. Leyla Erbil’in mektupları ortada yok. Nerde olduğunu kimse bilmiyor. Kitapta anılarını paylaştığım dostlarından bilgi sahibi olanların olduğunu biliyorum. Belki günü geldiğinde yazar, paylaşırlar. Ama bir başka yönüyle Leyla Erbil, iki kitabında ‘Mektup Aşkları’ ve ‘Eski Sevgili’’de bundan zaten söz ediyor. Doğrudan Ahmed Arif’in adı geçmiyor tabi! Ama ‘Ahmed Arif’ten Leyla Erbil’e Mektuplar’ kitabını okuduğumuzda bunu zaten fark ediyoruz.’

   

Ahmed Arif’in şiirlerinde Diyarbakır’a özgü dil ağır basıyor. Kitabınızda ‘Türkçe’nin Diyarbekir ağzını onun kadar güzel ve yerinde kullanan çok az insan bilirim’ diyorsunuz. Önce, ‘Türkçenin Diyarbekir ağzı’ nedir, nasıl bir şeydir?

Diyarbekir ağzı dediğimiz Türkçe’nin kendine has farklı bir ifade şeklidir. Kürtçedeki gırtlaktan vurgusu olan kimi harflerin içinde yer etmesiyle oluşmuş bir ağız. Bu ağzı konuşanların çoğunlukla Kürtçeyi de bilmeleri nedeniyle cümle kuruluşu, ifade tarzı itibarıyla zengin ve keyifli bir yerel ağız diyelim. Ahmed Arif bu ağzın konuşma ve yer yer şiirine yedirme anlamında ustası diyebilirim. Öylesine ustaca yapmış ki bu işi, hiç bu ağızla tanışmamış biri bile okuduğunda sırıtmıyor, ‘bu da ne şimdi” diyemiyor. Yerelden Evrensele uzanmış bir edebi dil zenginliği ve zarafeti diyelim isterseniz.

Sadece Leyla’ya mektuplarında değil, yakın zamanda yeni basımı çıkan Cemo’ya ‘Cemal Süreya’ya Mektuplar’ kitabında yer alan yazışmalarına mektuplarına baktığımızda orda da aynısını görmek mümkün. Hatta daha da fazla… Söz konusu Ahmed Arif olunca soru olarak sorduğunuz ‘o dil’ olmayınca olmuyor maalesef.

Diyarbekir kişiliği ruhunda var. Ahmed Arif konuştuğu gibi yazan, yazdığı gibi de konuşan bir adam. Onu tanıyan herkes onu böyle biliyor ve kabulleniyor. Belki kimilerine göre uçuk bir ifade olacak ama bu aynı zamanda Ahmed Arif’e mal olan üslubunun bir parçası. Cinsiyetten azade olarak da onun dizelerini ya da ‘argo’ ile yoğrulu mektuplarını okuduğunuzda bu sırıtmıyor. Hatta o ifadelere maruz kalanlara o sözleri etmede bazen eksik kalmış keşke daha ağırını etseydi/deseydi diyesiniz gelir. Aslında bu biraz da Diyarbekir kişiliğinin ruhunda var. Dünyanın neresine gitseniz bunu yanınızda içinizde taşıyorsunuz. Mesela Ahmed Arif 64 yıllık ömrünün en çok on yılını Diyarbekir’de geçirmiş. Bunun da ilk altı yılı çocukluk. Ama konuştuğunda ya da şehre dair dizelerine şiirlerine baktığınızda sanırsınız ki hiç şehrin kapılarından dışarı çıkmamış. O denli de içerden yazmış. Ee zaten Ahmed Arif’i Ahmed Arif yapan da biraz bu… ‘

Kitabınızda, Ahmed Arif’in kitabının 17. baskısını imzalarken, kitabının 5 liradan 6 liraya çıkmasına verdiği tepkiyi anlatmışsınız. Bu dönemle kıyaslandığında şairlerin-yazarların taşıdığı kaygılar ile Ahmed Arif’in taşıdığı kaygıyı kıyaslarsanız neler söylersiniz?

Bu soru takdir edersiniz ki açık uçlu bir soru. Şairinden şairine, yazarından yazarına değişir yanıtı. Hoş o zamanlar da öyleydi. Günü kurtarmak, popüler olmak, günceli yakalamak için yazanın hikâyesi başkadır. Yazdığında her kelimesi kantarla tartılıp en ince elekle süzüleninki başkadır. Düşünün Ahmed Arif’in yaşadığı ve yazdığı yıllarda edebiyatın şeceresinden kaç şair geçti. Yüzlerce kitap çıktı. Bugün kaçı kaldı geriye. Sanırım bu ayrıntıyı gözardı etmemek gerek. Hem bugün de öyle değil mi? Güncelin peşine takılıp her yıl bir kitap yayınlatmak derdinde olanların, birkaç yıl önce yayınlanmış herhangi bir kitabından aklınızda ne kalmış! Şöyle bir düşünün.

‘Kalbim Dinamit Kuyusu’ beklenen ikinci kitap değil edebi derinliği ne kadar! Edebiyat tarihi açısından üzerinde konuşulacak, yazılacak ve geleceğe kalacak nesi var? Popülarite ile edebi derinlik arasında Ahmed Arif’in kelamıyla “derin uçurumlar” var. Kimileri Ahmed Arif gibi, o uçurumun başında en sert esen rüzgâra karşı dimdik durur. Kimileri de ki sayıları hayli çoktur; o uçurumun dibinde bağırıp çağırıp durur, tek satırı tek dizesi akıllarda kalmaz.

Herkesin sorduğu, ’Nasıl olur da böylesi bir şairin tek bir kitabı olur’ sorusuna siz kitabınızda cevap vermişsiniz aslında. Gerçi ‘Kalbim Dinamit Kuyusu’ adında bir şiir kitabı daha yayımlandı ama ondan pek söz edilmez. Üstelik ünlü ‘Rüstemo’ şiiri de o kitaptadır. Sizce ‘Kalbim Dinamit Kuyusu’ndan neden pek söz edilmiyor? Ve bu tek kitap meselesini bir de bu açıdan değerlendirirseniz neler söylersiniz?

Şöyle bir ayrıntı var. ‘Hasretinden Prangalar Eskittim’ şairin sağlığında yayınlanan ve içinde 19 şiirinin yer aldığı kitabı. ‘Kalbim Dinamit Kuyusu’ ise ölümünden sonra ailesinin izniyle ve oluruyla yayınlanmış Ahmed Arif’in dergilerde kalan ve kendi kararıyla kitaba koymadığı şiirlerinden oluşan bir kitap. Yani bu ikinci kitap aslında Ahmed Arif’ten beklenen ikinci kitap değil. Nitekim metis yayınlarında yayınlanan son yıllardaki ‘Hasretinden Prangalar Eskittim’in baskılarında artık ikisi bir arada.

Acaba bilinmeyen şiirleri bir gün karşımıza çıkar mı?

Maalesef yok. Çünkü defalarca ailesine, oğluna, eşine sorulmuş bir soru. Evinde kitapları arasında başka bir şey yok, bulunmamış. Keşke olsaydı…

Diyarbekîr sevdasını sürgünde yaşayan birçok aydın, şair, sanatçı var. Örneğin Nedim Dağdeviren gibi şairlerimiz var. Öldükten sonra toprağına dönen veya hiç dönemeyen, vasiyeti olmasına rağmen Diyarbekir’e gömülemeyen Aram Tigran var. Bu konuda neler diyeceksiniz?

Hüzünle vurgulamak gerekir ki bu eski ve derinlerdeki bir yara. Belki de 1800’lü yıllardan bu yana süregelen uzak sürgünlüğün kanayan yarası. Hem sadece Kürtlere ait de değil! Dünyanın kimi coğrafyalarında ülkelerinde yaşanan büyük felaketlerden sonra Avrupa’yı mesken tutanların hikâyeleri! Ben bunu kısmen ‘Amidalılar-Sürgündeki Diyarbekirliler’ kitabımda anlattım. Sözünü ettiğiniz Nedim Dağdeviren de var o kitapta. ‘Sürgün, her yerde yalnızdır’ der Nureddin Zaza. Bunun ne korkunç bir yitiş olduğunu rahmetli Mehmed Uzun İsveç’te Stockholm’de ‘Tû-Sen’ romanını yazdığı mekânları bana gösterirken nasıl ‘kendi Diyarbekir’ini oralarda kurduğunu paylaşmış anlatmıştı.

Diyarbekir’i hiç terk etmeyen bir aydın olarak değişen ve dönüşen ne var Ahmed Arif’in Diyarbekir’inden şimdiki Diyarbekir’de?

Bu daha büyük bir trajedi aslında… Birileri kopup gidiyor, dönemiyor. Uzun yıllar sonra dönebilenler artık başka bir dünya ile yüzleşiyor. Giderken ardında bıraktıklarının hayali gerçekliği ile uzakta ve sürgünde geçen günler geceler. Sonra, dönünce artık yerinde yellerin estiği farklı bir hâl. Yetmezmiş gibi hafızanın da neredeyse silinmiş ruh hâli. Bellek yitiminin önüne geçmek için yazdım. Tabi bir de kalanların cephesi var. Kalanların gözlerinin önünde an be an, gün be gün yitiş, kayboluş hem de geri dönüşsüz! Kentin mekânsal manada tarihsel kültürel mirası bir yanda. Öbür yanda kimi korkular nedeniyle anlatılamamış, yazılamamış ve hep ‘bir gün …‘ deyip hep ertelenmiş belleklerde kalan yaşanmış gerçekliklerin ölümle öte yakaya göçüşü. Bu inanın daha büyük acı. Ben her şeye rağmen kalarak Azrail’in ağzından kelimeleri söküp alarak, kimi sözlü tarih çalışmalarını bellek yitiminin önüne geçerek yaptım. Başka şehirlerde başkaları da yaptı. Kimi kurumlar da daha sonra yaptı.

Doğduğunuz Sur’dan yıktırılan Sur’dan geriye neler kaldığını ve bu yıkımın sizde ne tür duygular bıraktığını anlatır mısınız?

‘Ahım Var Diyarbakır’ kitabımın girizgâhında yazmıştım. Geride kalan kırık bir kalp! Sanki camdanmış gibi kırılmış, sonra en güçlü yapıştırıcıyla kırık parçalarını birbirine monte ettiğinizde yapıştırıldığı yerlerinden hüznünü efkârını kusan bir camdan kalp bizimkisi. Kime mi bu küskünlük, kırgınlık? diye sorulabilir. Muktedir olmak üzerinden iktidar olan her kuruma herkese. Size ait olanın ellerinizin arasından kayıp gittiğini görüp hiçbir şey yapamadan acınızı içinize gömerek bağırmak! Ama sonra sesinizin dahi çıkmadığını fark etmek! Hepsi bu.

‘Ahmed Arif Abisi Olmak Halkının’ kitabınız okur nezdinde hak ettiği ilgiyi gördü mü?

Tabii ki gördü. Üç baskı yaptı şimdiye kadar. Ahmed Arif üzerine farklı bir algı yarattı. Herkesin kimi metinlerden ve şiirlerinden bildiği Ahmed Arif’in bir de Şeyhmus Diken’in Ahmed Arif’i diyelim…’

Avrupa’da yaşayan okurlara ne söylemek istersiniz?

Ahmed Arif konuşsun biz susalım en iyisi: ‘Olancası bir tutam can / Kazasına belasına sunduğum / Bir ben bileceğim / Oysa / Ne afat sevdim / Bir de ağzı var dili yok / Diyarbekir kalesi…’