Şehrin adı, qal û beladan beri, Cizîrê’dir. Öteki söylemle Cizîra Botan…

Melê Cizîrî’nin ana yurdu, Ehmedê Xanî’nin, William Sheakespeare’in Romeo ve Juliet’i ayarındaki ölümsüz destanı Mem û Zîn’in mekanıdır, Cizîra Botan. Kürdistan’ın tarihi mimarisini nakşeden Birca Belek ve İslam tarihinin en ünlü bilim ile eğitim kurumlardan Medresa Sor’un kalıntıları buradadır. …

Ve Cizîrê, Kürdistan kültürünün değerlerini barındıran bu nitelikleriyle, Kürt halkı nezdinde tavvafgah mertebesinde olan Cizîrê’nin deografisi ilk defa, yıkım ve yangınların ayak sesi olarak Kürdistan ufuklarndan içeriye giren Türklerin sadırısına uğradı.

Oysa Cizîrê, Afganistan’dan kopup gelen Selçuklu talancılar, katil sürüsü Moğolların da istilasına uğramıştı. Onlar, bu mabet şehri talan ettiler, ama tarihte Türk adını taşıyan ilk devlet olan TC’nin yaptığıyla, adına dokunmadılar.

Çünkü bunlar, Moğollardan daha korkunç olarak, ırkçı hastalığına düçardı. Adını çalıp, inkar üzere Cizre yaptılar. Bu satırlar yazılırken, Cizîrê’ye tepeden bakan mahallelerden katran karası dumanlar yükseliyordu. Kan kokusu almış aç köpekler gibi uluma tutturup, "dişime kan değdi" naraları atan vahşilerin bombaladığı Cizîrê yanıyordu.

1940 yılında Paris’i işgal eden Naziler bunu yapmamıştı. Paris'in işgalini yazan Ukraynalı İlga Ehrenburg, "Paris Düşerken" adındaki destanımsı eserinde, Hitler ordularını diri diri insan yaktığını yazmıyor.

Bu satırlar yazılırken, Cizîrê top atışıyla sarsılıyordu. Yangına verilen bir binada 9 kişi yanarak can vermiş, çok sayıda kişi de yaralı kurtulmuştu.

Cizîrê, Selçuklu ve Moğol istilasını yeniden yaşıyor, ancak onları da aşan vahşetle şehir, insan eti yanığı kokuyordu. Bu vahşetin devam eden intikamıydı. Başlangıcı ise 7 Haziran 2015’e rastlıyordu.

AKP 7 Haziran seçimlerinde yenilince, 1 Kasım'da seçimleri yenileme atağına geçmiş, Kürtleri cezalandırma hazırlığı aşamasında, AKP beslemesi olduğu dünyanın dilinde olan IŞİD, Suruç’ta katliamla, hücumun açılışını yapmıştı. AKP rejimi, iki polisin öldürülmesini bahane edip, 24 Temmuz gecesi uçak filolarıyla Kandil dağlarını bombalamaya başlamış, ordu birlikleri de içeride dağlara sürülmüş, bu arada Varto, Kerboran, Cizîrê, Nusaybin, Silopi, Silvan ve Diyarbakır Surlarının içi kuşatılmış, dünya ile bağlantıları kesilmişti.

Kürt gençleri, barikat kurup şehirleri savunmaya geçince de, Irkçı rejim, ordu ve özel savaş birlikleri olan polisleri, deniz komandolarını, korucuları cepheye sürüyor, Genelkurmay Başkanı General Hulusi Akar’ın komutuyla savaş şiddetleniyor, ev, ahır ve kümes hayvanları dahil hareket eden her canlı düşman hedef ilan ediliyordu. Bebek, çocuk, kadın-erkek, ayırımsız katliam yapılıyordu. 

Türk genelkurmayı, katledilmiş sivillerin toplamını, günün zafer rakamı olarak açıklıyordu.

Cizîrê, 14 Aralık 2015 tarihinden beri, polisi ve korucularla takviyeli 100 bin kişilik bir orduyla kuşatılmıştı. Türk medyası, insanların diri diri yakıldığı gün, Cizîrê muhasarasının İkinci Ordu Komutanı General Adem Huduti tarafından yürütüldüğünü haber veriyordu.

Adem Huduti, Kosova’da doğmuş, bir Boşnak'tı. Fransızcasıyla Lejyoner, yani kiralık da denilebilen paralı asker... Vatanı Kosova savaşın yıkımı içinde, dedesinin mezar taşı ayak altındayken, o bu yakada, kendi geleceğini inşa etmek ve para kazanmakla meşgul, Boşnak Orta Asya karışımı bir Türk büyüğüydü.

Adem Paşa, kendince yakıp yıkarak Cizîrê fatihi olmaya çabalarken, bir başka göçmen olan ve "tek millet" diyerek bize Türklük satan Recep Erdoğan da Ekvador parlamentosunda, "yüksek fazilet" konulu konuşmasını yapıyordu. Ancak, o konuşurken bazı Latinliler karşısına dikilip, Kürdistan’daki insanlık katliamı faziletsizliğini hatırlatarak, "katil" diye haykırıyor, korumaları da sağa, sola seğirtip tutuğunu döverek Türk gücünü göstermeye çalışıyorlardı.

Bu sırada, AKP faşizminin kuzu dişli masalcısı Ahmet Davutoğlu, polis ve ordunun oluşturduğu etten kalkan içinde, Mardin Üniversitesi'nde, şehirleri top ve tanklarla harabe edilen, bebekleri, ihtiyar ve çocukları katledilen Kürtlere, "kardeşim" diye yaltaklanıyordu. Yalama olmuş bir yalakalıkla ağa babalarının 1925 yılında uyguladıkları "Şark Islahat Planı"nı, dişlek ağzında "reform" adıyla geveliyor, üstü örtülü tehditler savuruyordu.

Oysa, katledilmiş kadınlarının bedeni çırılçıplak teşhir edilmiş, vurulmuş anaları yere bırakılarak hayvanlara yem edilmiş, vurulmuş bebekleri terörist olarak sunulmuş, insanları topluca yakılmış Kürdistan bir baştan öteki başa, yas eviydi. O da yas evinde katliamdan sorumlu, yani katildi, Kürtler nezdinde.

Ve sokağa adım atmaya cesaret edemediği için, etten kalkan içinde şehre giren...

Oysa, seyahatiyle de taklit ettiği Hitler, daha cesurdu. Hitler, 1940 yılında işgal ettiği Paris'te sokakta yürüyecek, "Eyfel" kulesi dibinde durup fotoğraf çekecek kadar cesurdu.

Davutoğlu, yas evinde utanması olmayan sorumlu ve Kürt halkının tükrük yağmurundan korunmak için, kalkana bürünmüştü.

Söyledikleri ise 1925’ler uygulamasının yeni versiyonu, kardeşlik sözü ise utanmazın, alışılmış kalpazanlık sloganıydı.

Kürtlerin hiç bir zaman bu soy kardeşleri olmadı, asla olmayacak...