Türkiye hukuk devleti olma durumuna hiçbir dönem erişemedi. Hukuk, guguklu saatler gibi arada bir kuralları hatırlattı sadece. Ve elbet devletin yiğitleri(!) bu hatırlatmalara dahi kulaklarını tıkayarak, yoğurdu bildikleri gibi yediler her daim.
Ancak, İstanbul’da görülen 3. KCK gazeteciler davasının bu konuda yeni bir milat yarattığını inkar etmek olmaz. Yoğurdu sadece bildikleri gibi değil, oralarına buralarına sürerek yemek konusunda fark yarattıklarına dünya şahitlik etti bu kez…
Bir mahkemede miydik, bir yargılama mı yapılıyordu, mahkeme başkanı ya da heyet sahiden hakimlerden mi oluşuyordu? Bu soruların zihinlerde dans ettiği iki buçuk günün ardından, bir ara zamanda duruşmanın 12 Kasım’a ertelenivermiş olduğunu, elimize tutuşturulan duruşma zabıtlarından öğreniverdik.
Avukatların itiraz ve eleştirilerine, anadilde savunma taleplerine getirilen engellemelere karşılık ağızlarına siyah bantlar takarak mahkemeyi protesto eden gazetecilere tahammül edemeyen mahkeme, hiçbir yasayı tanımadan yürüttüğü oyunu, aynı şekilde sonlandırmış oldu.
Tutsak gazetecilerin kimlik tespitleri bile yapılamamış, tahliye talepleri alınamamış ne dert. Başbakanını kendisine örnek almış Ali kıran baş kesen bir mahkeme başkanını oturt koltuğa gerisini seyret, o da izin verirse tabi. Zira ikinci günün sonunda izleyicilere yasak kararı alınmıştı bile.
Bu manzara, Türkiye’de düşünce özgürlüğü yada basın özgürlüğünü tartışmanın çok çok gerisinde bir yerde olduğumuza en iyi kanıt bu gün. Dün öldürerek engellemeye çalıştıkları Kürt gazeteciliğini, bu gün aynı hak- hukuk tanımazlıkla tutsak aldıklarını görmeyen göze, sağır kulağa ilan ettiler bu dava ile.
Ve bu oyun, büyük oyunun sadece bir parçası olmaktan öte bir anlam taşımıyor üstelik. Yoğunlaşan askeri ve siyasi operasyonlar, iktidarın pek çok konuda halkın beklentilerine cevap olmayışını sivil faşizmi körükleyerek aşma çabaları da bu oyunun araçları arasında değil mi? İktidarın Kürtlerin öncülerini dağa sürerek orada yok etmeyi ve halkı bu yolla taleplerinden vazgeçirmeyi planladığını da, savaşı uzatarak silah tekellerini zengin etmenin ve bu arada iktidarını güçlendirmenin hesabı içinde olduğunu da kim reddedebilir? Elbet muhalefet eden herkes nasibini alacaktı bu hesaptan. Siyasetçiler, akademisyenler, hukukçular, derken gazetecilerdeydi sıra, hepsi o kadar…
Asıl önemlisi; başbakanın Kürt milletvekillerine “terör odağı” dediği Kandil yolunu ısrarla dayatması ve Kürtlerin vekillerini meclis dışına atmanın hesaplarının yapıldığı bu gün, pek çok konu teferruat haline gelmiş oldu. Bu ortamda hak ve özgürlüklerin sağlanması, 12 Eylül darbesinin yargılanması ve hatta talepleri karşılayan yeni bir anayasa yapılabilir mi sahiden?