
Konferans, İnsan Hakları İzleme Örgütü'nden uzman araştırmacı Emma Sinclair Webb'in konuşmasıyla başladı. Webb, Kürdistan'da kaydettiği ve mağdur duruma düşürülmüş Kürtlerle yaptığı röportajlardan oluşan bir videoyu katılımcılarla paylaştı.
Kürtler üzerine uzun yıllardır araştırmalar yapan Webb, Kürdistan'da 3 binden fazla köyün yakılıp yıkılmasından Türk devletinin sorumlu olduğunu savunurken Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin Kürtlere yönelik insan hakları ihalelerine ilişkin sayısız yargı kararına rağmen, suç işleyenler arasında çok az sayıda kişinin ceza aldığını belirtti. 'KCK operasyonları' adı altında yürütülen siyasi soykırım operasyonlarında 9 binden fazla kişinin tutuklu bulunduğunu ifade eden Webb, 'Terörle Mücadele Yasası' değişmediği sürece, Türkiye'ye adaletin gelmeyeceğini vurguladı.
Webb, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan ve Türk Hükümeti arasındaki dialoğu bir insan hakları savunucusu olarak desteklediğini ve barışçıl sonuçların elde edilmesini umduğunu söyledi.
Adil yargılama yok
Webb'in ardından sözü Prof. Françoise Hampson aldı. Hampson, konuşmasında faili meçhuller ve kayıplara ilişkin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne taşınan bazı davalara değindi.
20 senelik zamanaşımı nedeniyle bazı davaların sonuçlanmadan kapatıldığını ve bu durumun çok insafsızca olduğunu açıklayan Hampson, suçlu bulunan Türk yetkililerinse kefaletle serbest bırakılıp görevlerine bile devam edebildiklerini, diğer yandan binlerce Kürt siyasi tutuklunun yargılamalarının ise adilce gerçekleşmediğini savundu. Faili meçhullerin ve kayıpların en çok olduğu 1990'ların başında gözlemci avukat olarak Cizre'de bulunduğu sırada Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi'nin tutuklu bulunduğu hapishanede işkence gördüğünü belirtti.
Hampson'ın ardından Tahir Elçi konuşmasını yaptı. Hakikat Komisyonu'nun 1990'ların başı ile 2001 yılları arasındaki dönemi ele aldığını, bu dönemde de JITEM ve resmi üniformalı Türk yetkililerin faili meçhul cinayetlerde ve köylerin yakılmasında doğrudan rolleri olduğunu belirtti.
1990'larda Türkiye'nin iç hukuk mekanizmasının tamamen etkisiz olduğunu açıklayan Elçi, savcıların mağdurları dinlemeyip onları jandarmaya yönlendirdiklerini kaydetti. Gözaltına alındıktan sonra kaybedilen Abdülvahap Timurtaş adlı kişinin gözaltına alındığını onaylayan belgeyi bizzat kendisinin mahkemeye sunduğunu, ancak dava sonuçlanmadan savcının belgeyi askeri komutana vererek delili yok ettiğini kendi gözleriyle gördüğünü anlatan Elçi, delillerin yok edilmesinin Türkiye'de çok yaygın olduğunu söyledi.
Bir çok dava sebebiyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından Türkiye'nin tazminat ödemeye mahkum bırakılmasına rağmen, suçluların bulunmadığını ve dolayısıyla da adaletin yerini bulmadığını sözlerine ekledi. 1990'lardaki faili meçhul cinayet ve kayıplara ilişkin devam eden davaların akıbeti için önümüzdeki iki senenin çok önemli olduğunu vurgulayan Elçi, zamanaşımı kanunu değiştirilmediği ve savcılar adil bir şekilde davaları takip etmedikleri sürece adaletin yerini bulmayacağını aktardı.
ÖZLEM GALİP / LONDRA