
Mevcut tecrit sistemi yetmiyormuş gibi, AKP Hükümeti döneminde Öcalan’a hücre içinde hücre cezaları verildi. Her biri yirmi gün süren bu cezalar sırasında havalandırmaya çıkması engellendi. Yanında kitap bulundurması yasaklandı. Savunmasını yazdığı sırada kalemine bile el konuldu. ‘Hava muhalefeti’ veya ‘koster bozukluğu’ gerekçe gösterilip aylarca avukatlarıyla görüşmesine izin verilmedi. Gizli olması gereken avukat görüşmelerinde yapılan konuşmaları kaydetmesi için Adalet Bakanlığı adına bir memur görevlendirildi. Böylece Öcalan’ın konuştukları kamuoyuna ulaşmadan önce Erdoğan’ın masasına gitti. Birkaç yıl boyunca bu böyle devam etti. On iki yıldan daha uzun bir süre Öcalan’ın söyledikleri ‘görüşme notları’ adı altında kamuoyuna sunuldu. O zaman bunu ‘İmralı ile Kandil arasında kuryelik yapmak’ biçiminde değerlendirmek AKP savcılarının aklına gelmemişti.
Belli ki AKP’nin iktidarını sağlamlaştırması için daha zamana ihtiyacı vardı. Bunun için de oyalama taktiğine başvuruyordu. Bu çerçevede devlet adına Öcalan’la görüşmeler yapmak üzere Adaya heyetler gönderdi. Bu heyette Başbakanın Danışmanı da yer aldı. Görüşmeler görünürde Öcalan’ın protokoller hazırlamasına kadar ilerledi. PKK yetkilileriyle de benzer görüşmeler Oslo’da devam etti. Öcalan’ın hazırladığı protokoller hem Başbakana hem de Kandil’e gitti. PKK protokolleri onayladığını bir mektupla Öcalan’a bildirdi. Asıl tavrını ortaya koyması gereken Başbakan ise susmayı tercih etti. Anlaşılan bu kadar bir süre savaş hazırlığı için yeterli gelmişti. Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etmek isteyen AKP, bu oyalama taktiği ile başlatacağı bir topyekûn saldırı savaşına hazırlanmak için birkaç yıl kazanmıştı. 27 Temmuz’a gelindiğinde yaşanan gerçeklik buydu.
27 Temmuz 2011 Önder Öcalan’ın avukatlarıyla yaptığı son görüşme günüydü. Öcalan bu görüşmeyi ‘tarihî’ diye niteledi. Bunun nedeni kendisiyle yapılan görüşmelerin sonuçsuz kaldığını görmesi ve AKP’nin Kürt sorununa ilişkin bir çözüm planına sahip olmadığının tamamen netlik kazanmasıydı. Böyle olunca 27 Temmuz tarihi itibariyle aradan çekildiğini açıkladı. Bundan sonra ne yapacaklarına savaş halindeki taraflar karar vereceklerdi. Kuşkusuz Öcalan’ın konumu Kürt sorununun barışçıl demokratik çözümü açısından uygun bir fırsat sunuyordu. İmralı barışın ve demokratik çözümün merkeziydi, rolü esas olarak buydu. Ancak AKP bunu değerlendirmeye yanaşmadı. Aslında AKP’nin oyalamacı bir tavır içinde olduğu daha başından belliydi. Öcalan bunu çok iyi görüyordu. Ama kendisinin bildiğini herkesin görmesi çok daha önemliydi. Türkiye halkları ve sorunun kan dökülmeden çözümünden yana olan herkes AKP’nin savaş dışında bir seçeneğinin olmadığını görebilmeliydi. Bunun için de deyim yerindeyse sonuna kadar gitti; kırıntı kabilinden bir barış fırsatını bile değerlendirmekten kaçınmadı.
AKP’nin gerçek yüzünün bu temelde açığa çıkarılması Kürt halkı ve özgürlük mücadelesinin en büyük kazanımı oldu. Kürt halkının düşmanları ve artniyetli bazı çevreler dışında hiç kimse Kürt tarafının şiddette direttiğini artık iddia edemezdi. AKP Türkiye’nin demokratikleşmesinin kilidi olan bu sorunu çözme iddiasıyla iktidar olmuştu. Ne var ki, üçüncü iktidar dönemi bu iddiaların da sonu oldu. Aslolan Yeşil Türkçü faşizmin kendi iktidarını sağlamlaştırmasıydı. Klasik tenkil ve tedip harekatlarının bu iktidar döneminde de süreceği açıkça ortadaydı. Kürt halkını çok zor günlerin beklediği belliydi. Ancak AKP de kaybetmiş, ‘demokratik açılım’ sahtekarlığının deşifre edilmesi AKP’nin yenilgisi olmuştu.
Bu kaybedişin belirtileri sayılamayacak kadar çoktur. Son seçimden sonraki icraatlarıyla AKP’nin bir korku imparatorluğu inşa etmeye çalıştığı herkesin ortak kanısıdır. Tutuklama furyası hız kaybetmeksizin devam etmektedir. Öcalan’ın avukatlarının topluca tutuklanması tutuklamaların vardığı boyutların görülmesi açısından yeterlidir. Basın susturulmuş, geride iktidarın borazanı haline gelmiş bir medya kalmıştır. Türkiye gazeteciler için bir cehennem haline getirilmiş, tutuklu gazeteci sayısı yüzü geçmiştir. Halkın bu faşist rejime karşı her tür direnişini bastırmak için yapılan yasal düzenlemeleri askeri darbe dönemlerinde görmek bile mümkün değildir. Kürt Halk Önderi’nin avukatlarıyla görüşmesine getirilen yasaklama altıncı ayını geride bırakmıştır. Her türlü hukuksuz uygulamaya başvurmak, ardından bu uygulamalara yasal kılıf hazırlamak AKP iktidarının pratiğini özetlemektedir. En son gerçekleşen Roboskî katliamı, ‘ne pahasına olursa olsun’ AKP Hükümetinin Kürt halkına ve özgürlük mücadelesine karşı soykırım yöntemlerine başvurmaktan çekinmeyeceğini kanıtlamaktadır.
AKP faşizmine karşı direnişin merkezi İmralı’dır. İmralı barışçıl demokratik çözümün adresidir. Önder Öcalan demokratik bir çözüm için yapılması gerekenleri yapmış, atılması gerekli bütün adımları ortaya atmıştır. Sadece bu durum bile savaşta ısrar eden AKP iktidarının İmralı’ya savaş açmasına yetmiştir. AKP yeni iktidar döneminde ilkin İmralı’yı hedef almış, İmralı’yı susturmak suretiyle demokratik çözüm seçeneğini yok etmeye çalışmıştır. Bazılarının iddia ettiği gibi Öcalan’la görüşmelerin kesilmesine yol açan Silvan eylemi değildir. Bu iddianın AKP’nin soykırımcı uygulamalarına verilen desteğin üstünü örtmeye çalışmak dışında bir anlamı yoktur. Bunlar utangaç AKP destekçileridir, Kürt soykırımına gizli ya da dolaylı destek sunanlardır.
İmralı’ya giden ziyaretçilerin görüşme yapmadan geri dönmeleri ancak bu çerçeveden bakıldığında anlaşılabilir. Her şeyden önce altı aydır devam eden bir tecrit varken, avukatlarıyla görüşemezken ve tüm avukatları tutuklanmışken, Öcalan bunu dikkate almayıp görüşe çıkmayı doğru bulmamış; böylece AKP iktidarına karşı tavrını açıkça ortaya koymuştur. İmralı hakkında daha da ağırlaştırılmış yeni yasal düzenlemelere karşı tavır almış, AKP’nin bir psikolojik savaş yöntemi olan durumun yeniden normale döndüğü aldatmacasıyla toplumu kandırmasına izin vermemiştir. Bu duruş Kürt halkına ve AKP faşizmine karşı olan tüm demokratik güçlere yapılmış direniş çizgisinde sonuna kadar ısrar çağrısıdır. Gerçekten de bir gece yarısı aileleri arayıp İmralı’ya ziyarete çağırmak hem AKP iktidarının ne denli sıkıştığına delalet etmekte, hem de onun bu sıkışıklığı aşmak için en kirli oyunlara başvurmaktan kaçınmayacağını göstermektedir. Ancak oyun tutmamış, tersine Öcalan’ın büyük direnişçi duruşu AKP’yi iyice köşeye sıkıştırmıştır.
Önder Öcalan’ın koşulları beynin ve yüreğin insanın yegane silahlar olduğu, bu silahlara dayanarak en soylu direnişin sergilendiği koşullardır, örneğine ender rastlanan ağır tecrit koşullarıdır. Bu direniş bir halk adına direniştir, halkın onuruna sahip çıkma ve onu savunma direnişidir. Müthiş anlam yüklü ve sonuna kadar ilkelidir. Öcalan’ın bu direnişini paylaşmak onunla aynı duruşu sergilemekle mümkündür. Uygulanmakta olan soykırımı durdurmak ve özgür yaşamı kazanmak için bu duruşu esas almak ve faşist sömürgeciliğe karşı mücadele etmek dışında başka bir yol yoktur. Yeşil Türkçü faşizmin despotizmine karşı mücadele etmek için de haysiyetli olmak yeterlidir.