
İnsanın inandığı şey tanrısı olmayabilir her zaman. Tanrılaştırmadan inanmak, inancın yaşamın her ayrıntısına yerleşmiş olduğunu gösterir. Kimileri barışa inanır, kimileri savaşa, kimileri aşka inanırken kimileri nefret duygusunun daha etken bir duygu olduğunu ve insanları yönlendirdiğini düşünür. Kimileri iyiliğin her halükarda kazandıracağını düşünürken kimileri karşılıklılık ilkesini esas alır. Kimileri de uzlaşmaya inanır ve yaşamın tamamının bir uzlaşma diyalektiği olduğunu düşünür. Yaşamını inandığı bu değer üzerinden sürdürse de inancı bu tarzda yaşayan insanlar inandıkları şeyleri tanrılaştırmaz, kutsallaştırmazlar. İnandıklarının yaşamın gidişatını şekillendirdiğine, oluşuma yardım ettiğine inanırlar belki de. Tanrılaştırmak ise inancın tekelleşmesidir. Tüm inanç formlarının, tüm inanç odaklarının ve inanılan her şeyin bir tek elde toplanmasıdır tanrılaştırmak.
Toplum yoksa inanç yoktur
Her eylem başka bir eylemin üzerinden gelişir ve şekillenir. İnanmak, bilmekle ilgilidir. İnanç eyleminin gerçekleşmesi, bilme eyleminin gerçekleşmesine bağlıdır. Bilmeyen inanamaz. Bilinç öğesi olmadan inanç olmaz. Yaşamı yaratmak, yaşamı yaratan öğeleri öğrenmek-bilmek, yeni nesillere öğretmek, öğrettiklerinin nasıl etkiler yarattığını ve nasıl sonuçlar aldığını bilmek, inancın temellerini oluşturur. Doğal toplumlar, beslenme ve kendini korumanın nasıl olması gerektiğini yeni nesillere öğretirken birlikte nasıl yaşanacağının kurallarını da öğretmiş olmalılar. Yoksa birlikte yaşayabilmeleri ve toplum olabilmeleri mümkün olmazdı.
Toplumundan kopan insanın iyilik tanımı olamaz. Toplumundan kopan insanın güzellik, doğruluk, hakkaniyet, adalet, vicdan ya da benzer tanımları da olamaz. Çünkü bu tanımlar toplumsal tanımlardır. İnanç, toplumsal bir kavramdır. İnancın oluşması ve yaşanması için toplum olma şartı vardır. Toplum yoksa inanç yoktur. İyilik eyleminin ortaya çıkması için en az iki insan gereklidir. Yine adalet duygusunun ve eyleminin ortaya çıkması için de doğru bir doğa ve toplum bilincinin olması gereklidir. İnsan, toplumsal bir varlık olduğu için ortaya çıkan inancın varolması da insanın toplumsallığından ortaya çıktığı kadar insan toplumsallığını geliştirmekte ve ahlaki bağları oluşturarak bir arada tutmaktadır.
İnanç salt manevi değildir
İnanç, toplumun kendisinin doğa, çevre, anlam dünyası ile yaşama dair her şey arasındaki ilişkisidir. İnsanın her şey ile ilişkisi insanın inancını oluşturur. İnanç toplumsaldır. Yaşamsaldır. Anlam dünyasıyla ilgilidir. Maddi ve manevi boyutu vardır. Salt maddi ya da salt manevi değildir. İnanç, maddi ve manevi kültürün oluşturduğu anlam dünyasıdır.
Yaşamı oluşturan ve sürekliliğini sağlayan yaşam odakları inancı oluşturur demiştik. Ağaçlar yaşamınızı oluşturmanızı sağlıyor ve yaşamınızı süreklileştiriyorsa ağaca inanırsınız. Ağacın anlamı zihniyetinizde yaşamsal bir yer edinir. Ağaçların meyveleri olgunlaşıp insan yaşamının sürekliliğini sağlamak için kendi varoluşlarını tamamlamaları, bu olgunlaşma sürecinde insan bilincinde de olgunlaşmasını getirmektedir. İnsanın kendindeki bu olgunlaşmayı ve yaşam anlamının, anlam dünyasının yaratılmasını görmesi, bilince çıkarması, bu bilince paralel olarak yaşamını örgütlemesi inançla bağlantılıdır. Su sizin için yaşamsalsa, suya inanırsınız. Güneşin yaşam oluşturuculuğu insanın zihniyetinde güneşe dair inanç yaratır.
İnanç, insanın kendisi ile tanrısı arasında olan ilişki değildir. İnanç en başta insanın insanla ilişkisini anlatır. İnsan yaşamının oluşması toplumsallaşmasıyla bağlantılıdır. İnsan yaşamını oluşturan tüm yaşamsal öğeler başka insanların varlığıyla açığa çıkmaktadır. Ortak anlam dünyası demek inancı tanımlamak için yetebilir. Bu tanım, inancın toplumla bağlantısını ortaya koymaktadır. İnsan yaşamını mümkün kılan toplumsallaşmanın yarattığı anlam dünyası inancı oluşturuyorsa, inançsız insan olamaz diyebiliriz. İnançsız olduğunu söyleyen biri varsa, onun da insan tanımına uymadığını belirtebiliriz. Korku, sevgi, iyilik, kötülük, doğruluk, güzellik, çirkinlik, vicdan gibi olguların hiç uğramadığı bir insan düşünmek mümkün değildir. Anlam dünyasını oluşturan, neyin iyi neyin kötü olduğunu ayrıştırmaya yarayan, neyin haklı neyin haksız olduğunu ortaya koymaya yarayan insani güç, insanın inancını da ortaya koymaktadır.
Akışkan ve yaşam canlılığı
İnançsız insan olmayacağı gibi inançsız toplum da olamaz. Toplumsallaşmanın şartlarından biri inanç olgusudur. İnsan yaşamını oluşturan doğa, toplum, düşünce, bilgi, kültür gibi olgular inancı oluşturmaktadır. Bu gerçekliklerin olmadığı bir toplum tasarlayabilmek mümkün değildir. İnsanın inanca dair tüm algılarının ve yaratılan anlam dünyasının görünür olabilmesi için başka insanların varlığının şart olması, inancın toplumsallığını ortaya koymaktadır.
Herhangi bir madde dahi olsa, başka insanlar için bir anlam taşımayan bir nesne dahi olsa, insan ona inandığı için ve onun vesilesiyle bir şeylere ulaştığı için, inanılan, umulan ve anılan şey inancın odağını oluşturur. Araç kılınarak ele alınanların da inanç objesi olarak insan yaşamının odağında olmasından dolayı amaç haline dönüşmesi, akışkan ve yaşam canlılığına denk düşen inanç konusunun giderek katılaşması, akışkanlığını yitirmesi ve canlılığını yitirerek kalıplaşması anlamına gelmektedir. Toplumu oluşturan insanların inanç yoluyla kendi varlığını süreklileştirmesi toplumun temel güvencesidir. Toplum, ortak bir inanç etrafında buluşabiliyorsa, ahlaki ve politik olma özelliğini koruyor demektir. Kök hücreden henüz tam kopmamış demektir. Hala özgürlüğü zirvede yaşama imkanını kaybetmemiş demektir.
Yaşamın oluşumu mekan kadar zamandan da soyutlanamaz. Zaman ve mekanın varlığı ve bir aradalığı oluşu yaratır. Herhangi biri yoksa oluş yoktur. Tarihi salt rakamlardan ibaret görme hatası kadar, yaşamı salt bazı mekanlardaki katılaşmış yaşam kalıpları olarak görme hatası da insanı ve toplumu eksik tanımlamaya götürür.
Yaşam sürekli bir inşadır
Toplum yaşamı sürekli yaratılan, yeni şeyleri kendinde toplayan, eskiyenleri kendi dışına atan, kendini yeniliklere göre yeniden yaratan ve şekillendiren ve yaratılanı değerlendirerek yeniden kendini tanımlayan bir akışkanlıktır. Yaşam sürekli bir inşadır. Sürekli bir yapım, kendini ve yaşamını yapma, inşa etme, kendisini yaratarak toplumsallığın tanımını genişletme ve toplumu inşa etmedir. İnanç da bu inşanın içindedir. İnanç, kendini ve kendi yaşamını inşa eden insan için temel varoluşsal bir olgudur. İnanç olmadan gerçekleşecek bir inşanın sağlam olacağını belirtmek zordur. İnanç toplumun kendince yaratıp benimsediklerine ve tarih içinde varlığının değişmesine oranla oluşup değişmekte ve sürekli inşanın içinde de inşa edilmektedir.
Devlet dışı doğal toplumlarda yaşamı oluşturan öğeler inancı yaratır demiştik. Somutun soyutu yaratmasıdır bu. Varolanların insanların bilincinde yeni varoluşlar yaratmasıdır bu. Bu inanç biçimi, insanın kendi yaşam düzleminden yeni yaşamlar, yeni anlamlar üretmesidir. Çünkü ortaya çıkan algı biçimi yaşamın zenginleştirilmesini ve anlam dünyasında giderek yaşam tanımının derinleşmesini, mevcut renklerin çoğalmasını ve çeşitlenmesini getirir. Semavi dinlerde ise soyut olan somutu yaratır. Soyut tanrı inancı yaşamın her anını belirleyerek somutlaşır. Soyut tanrı, kendini toplumun yaşamında somutlaştırır. Mevcut yaşam, dinin öngördüğü tanrının belirlediği sınırlara göre şekillendirilir. Bu ise yaşamın sınırlarının sabitleştirilmesini getirir.
Doğal inançlara düşmanlık
Hiyerarşik devletçi sistemlerin hızla semavi dinleri geliştirmeleri de bu yolla toplum yaşamına sınırlar koymaları ve sınırları hakim güçler tarafından belirleme istemleriyle ilgilidir. Güncel olarak kapitalist modernitenin semavi dinleri geliştirmekle birlikte bunun karşısında doğal toplum inançlarına karşı düşmanlık derecesinde bir yapılanmayı geliştirdiğini görmekteyiz. İnanç farklılıktır, toplumsal zenginliktir, çoğulculuktur ve çeşitliliktir. Kapitalist sistem tüm bu özelliklerin karşıtlığı üzerinden kendini varetmektedir. Bundan dolayı da kapitalist modernitenin varoluş temelini sarsacak olan tüm zihniyet yapılanmaları reddedilmekte, düşman ilan edilmektedir. Tüm doğal inanç biçimlerinin tek tanrılı dinler tarafından kafir, dinsiz, inançsız ya da düşman ilan edilmeleri de sistemin yarattığı bir zihniyet yapılanması olmaktadır. Amaç, toplumu tek tanrılı dinlerle belirlenmiş zihniyet sınırları içine hapsetmek, dinsel inancın da demokratik yönünü ortadan kaldırarak hegemonyayı sağlamaktır.
Kapitalist modernitenin dinsel metafiziği reddederek bilimcilik üzerinden kendini varetmesi, kapitalizmin maddi temelini gösterdiği kadar zihniyet temelini de göstermektedir. Bilimin dinsel metafiziği reddederken bilime tapmanın gelişmesi, aslında bilimin kapitalizmin yeni dini olduğunu göstermektedir. Bilimin öğretilmesi, nesnel bilgiye ulaşma ve evrensel doğrulara ulaşma adına tüm eğitim sistemlerinin insanlığı tek tip zihniyet yapılanmasına taşımaya çalışması, kapitalist modernitenin zihniyet savaşının bir sonucudur. İnançların geri, basit, küçük ya da gerçekdışı görülmesi ve bunların yerine kapitalist modernitenin gerçek algısı olan somutun, maddenin konulması ve zihniyet olarak bilimciliğin yerleştirilmesi bilginin, maddenin ideolojik hegemonyasını oluşturmaktadır.
Bugün akademik bilgiden en uzak insanın dahi bilimi ve deneysel kanıtlanılırlığı kendi yaşamına dayanak olarak ele alması, kapitalist modernitenin zihniyet hegemonyasını kanıtlamaktadır. Kendi yaşam deneyimlerini, tarihi, toplumun yaşanmışlıklarını ve insana dair her şeyi dayanak yapmaktansa kendi tekilinde hiçbir zemini olmayan bilimsel bilgiyi esas almak demek bilimin iktidarlaştığını gösterir. İktidarlaşmış bilim, kendini tanrının yerine koymuş demektir.
Bireylerin algısında inanç
İktidarlaşmış bilim, inançları reddederken kendini tartışmasız doğrular sistemi olarak konumlandırmaktadır. Tartışmasız kabullenilmesi istenen her şey bir dinsellik barındırır. Bundan dolayı hakim sistemin bilimini son din olarak adlandırmak zor değildir. Bireylerin algısında inancın kanıtlanamazlığı ve bilimsel bilginin kanıtlanırlığı karşılaştırmasını yapmak kapitalist modernitenin icadıdır ve insan sezgiselliği başta olmak üzere tüm insansal özelliklerin reddedilmesini içerir. Bu bilim algısı insanın tüm insansal özelliklerini reddettiği kadar insan bütünlüğünü de parçalamaktadır. İnsanın metafizik yönü reddedilmekle birlikte maddi yönünün de parçalanarak anlamdan düşürüldüğü kapitalist modernite zihniyetini aşmanın temel yöntemi demokratik modernite zihniyetini geliştirmektir.
Demokratik modernite, insana dair olan her şeyin bir kutsallık derecesinde ele alınmasını gerektirir. İnsanın maddi yapılanması olan bedensel bütünlüğü başta olmak üzere tüm metafizik yanları temel toplumsal anlamın temeline yerleşir. İnsan inancıyla insan olur. Sezileriyle, sevileriyle, beğenileriyle, korkularıyla, kabul ve redleriyle insan olur. İnsanı salt bedensel bir olgu saymak insanı diğer varlıklardan ayıran yanları görmemektir. İnanç, insanı diğer varlıklardan ayırmaktadır. İnançsız insan, kendi insan olma gerçeğinden boşalmış insandır. Kapitalist sistemin insanı toplumsal bağlardan kopararak liberalizmi geliştirmesi karşısında toplumsallığı oluşturan karşılıklı bağımlılık ilkesini yaşamın her alanında esas almak temel bir yaşam ilkesi olmaktadır.
DILZAR DÎLOK