- Küresel yeşil dönüşüm şu: Yerli veya azınlık toprakları, “kurban bölge” olarak belirleniyor. Mantık acımasız ama basit: Elektrikli araba ve maden ihracatı için gereken nadir toprak elementler bir yerden gelmek zorunda…
- Tarihte “çitleme” denen şeyin günümüzdeki karşılığı şu: Bir zamanlar İngiltere’de ortak otlaklar, yün ticareti uğruna özel mülke kapatılmıştı. Şimdi ise Samilerin binlerce yıllık göç yolları, elektrikli araba bataryaları için grafit ve nadir toprak elementleri uğruna “stratejik proje” adı altında çitleniyor.
Derleme ve çeviri: Rewşan Deniz
3 Mayıs’ta Sami (Lapon) aktivist Willamona Siekas sosyal medya platformlarında kısa bir video yayınladı. Videoda şöyle diyordu: “Herkes şu an Sápmi [Samilerin, yani Laponların anayurdu, İskandinavya’nın kuzeyindeki Sami/Lapon toprakları] ile dayanışma içinde olmalı. Şu anda İsveç’te çok tehlikeli bir şey oluyor ve dünyanın buna dikkat kesilmesi gerek.”
Peki Willamona’nın bahsettiği “tehlikeli şey” ne? Ve bu uyarı neden tüm dünyayı ilgilendiriyor?
Willamona Siekas’ın bu videosu, tek bir maden projesine verilmiş sıradan bir tepki değil; gelmekte olan sistemli bir çökertmeye dair bir uyarı. Bahsettiği “tehlikeli şey”, iki büyük gücün çarpışması: Avrupa Birliği’nin (AB) “yeşil” minerallere duyduğu çaresiz ihtiyaç ve İsveç’te yüzyıllardır süregelen, Sami (Lapon) halkının kendine özgü toprak haklarına sahip bir halk olarak asla tam anlamıyla tanımamış sömürgeci yapı.
Bu anı çok kritik kılan şey, doğrudan sömürgecilikten (zorla asimilasyon, toprak hırsızlığı) daha sinsi bir “yeşil sömürgeciliğe” geçiş olması. Bu yeni sömürgecilikte, “iklimi kurtarma” dili, Yerli halkların yaşam kaynaklarının yok edilmesini meşrulaştırmak için kullanılıyor.
Tehdit: Yeni bir “Yeşil” madencilik dalgası
Willamona’nın videosu, Avrupa’nın kritik minerallere olan ihtiyacıyla körüklenen, Sápmi’de hızla yoğunlaşan madencilik patlamasına işaret ediyor. Mayıs 2026 itibarıyla durum, birikimli olarak araziyi harap eden birçok büyük çatışmayı içeriyor.
Per Geijer (Kiruna yakınları): Bu, İsveç devlet maden şirketi LKAB’nin projesi ve elektrikli araçlar ile rüzgâr türbinleri için hayati önem taşıyan, Avrupa’nın en büyük nadir toprak elementi yataklarından biri. Nisan 2026’da Stockholm Çevre Enstitüsü (SEI) tarafından yayınlanan bir rapor, bu projenin, özellikle BM’nin Medeni ve Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesi kapsamında “Samilerin yerli haklarını ihlal riski taşıdığını” ortaya koydu. Gabna Sami köyü, madenin son göç yolunu keseceğini söylüyor. Köy muhtarına göre bu proje, topluluk için “tabuttaki son çivi” olabilir.
Nunasvaara South: Avustralyalı Talga Group şirketi tarafından işletilen bu grafit madeni, AB tarafından “stratejik proje” olarak belirlenmiş ve bir diğer önemli çatışma noktası. Şubat 2026’da İsveç Yüksek Mahkemesi, Sami topluluklarının yaptığı son itirazları reddederek madenin yolunu açtı. Sami liderler, danışma sürecinin bir aldatmacadan ibaret olduğunu ve 149 hektarlık madenin kış otlaklarını paramparça ederek geleneksel ren geyiği gütmeyi imkânsız hale getireceğini savunuyor.
Birikimli kriz
Bunlar birbirinden bağımsız olaylar değil. Uzun bir rüzgâr çiftliği, hidroelektrik santral, ormancılık ve diğer madenler listesine ekleniyorlar. 30 Nisan 2026’da yayınlanan büyük bir bilimsel çalışma, madencilik ve rüzgâr enerjisinden kaynaklanan birikimli etkilerin ren geyiği yaşam alanı ve hareketinde önemli değişikliklere neden olduğunu kanıtladı. Bu bulgu, Sami ren geyiği besicilerinin yıllardır anlattığı bir gerçek. Basitçe söylemek gerekirse: Tek bir proje tüm araziyi yok etmese bile, hepsinin birikimli etkisi ne ren geyiklerine ne de onlarla birlikte yaşayan Sami halkına gidecek bir yer bırakıyor.
“Sömürgemiz yok” efsanesi!
Pek çok kişi, toplumsal adalet ve çevrecilik denince akla gelen ilk ülkelerden İsveç’in, Yerli hakları konusunda mükemmel bir sicile sahip olduğunu düşünebilir. Akademik araştırmalar ve sahada belgelenen gerçeklik ise şok edici ölçüde farklı.
Komşusu Norveç’e kıyasla İsveç, kendisini uzun zamandır homojen (tek tip) bir ulus-devlet olarak görme imajını beslemiştir. Uppsala Üniversitesi’nde yapılan öncü bir 2015 tezi (Markus Nyström, “Invisible Histories and Stories of Progress”), İsveç’teki karar alma mekanizmalarında şu yönde “tutarlı bir eğilim” buldu: “Sami halkını, onların toprak ve su haklarını ve İsveç’in onlara karşı sömürgeci tarihini görünmez, yanlış anlaşılır ya da küçümsenir kılmak.” Bu ulusal anlatıda, Sápmi, sömürgeleştirilmiş bir toprak değil, yalnızca İsveç’in kaynak zengini “kuzeyi”dir. Madencilik ise “dünyayı daha iyi bir yer haline getiren” kahramanca, hayati bir endüstri olarak sunulur.
Yasal boşluk: Toprak hakkı yok, rıza yok
İşte en kritik nokta. Uluslararası hukukta Yerli hakları için temel standart, Özgür, Önceden ve Bilgilendirilmiş Rıza’dır (FPIC). Bu ilke, BM Yerli Halkların Hakları Bildirgesi’nde (UNDRIP) açıkça yer alır.
Yasal boşluk şu: İsveç, “Özgür, Önceden ve Bilgilendirilmiş Rıza” standardını kendi iç hukukuna hiçbir zaman dahil etmedi. Bu ülkede tek yasal gereklilik, çok daha zayıf bir standart olan “danışma”. Türkiye’de, Sápmi’deki "danışma" (consultation) sürecinin en yakın karşılığı ÇED (Çevresel Etki Değerlendirmesi) sürecindeki “Halk Katılımı” toplantıları. Devlet bir Sami köyüne “danışır”, endişelerini dinler ve ardından o köyün kültürünü yok edecek bir maden projesini yasal olarak ilerletebilir.
Bunun sonucu ise şu oluyor: Önemli bir savunma grubu olan Saami Council (Sami Konseyi), Nunasvaara madenine karşı mücadelelerinde şu çarpıcı ifadeyi kullandı: “AB bu maden projelerini hızlandırarak, özgür, önceden ve bilgilendirilmiş rızamız yönündeki temel haklarımızın üzerinde kaynak çıkarımını önceliklendiriyor.”
Bu durum AB’yi yasal olarak tutarsız bir konuma sokuyor. Per Geijer madeni, AB fonu alan bir “stratejik proje”. Oysa onay süreci, AB’nin desteklediğini iddia ettiği diğer uluslararası sözleşmeleri (örneğin BM İnsan Hakları Sözleşmeleri) ihlal ediyor. Uzmanlar buna “Yeşil Mutabakat paradoksu” adını veriyor.
Yeşil sömürgecilik ve yeşil çitleme ile el ele ilerliyor
Bu süreç, tarihte “çitleme” (enclosure) denen şeyin günümüzdeki karşılığı. Bir zamanlar İngiltere’de ortak otlaklar, yün ticareti uğruna özel mülke kapatılmıştı. Şimdi ise Samilerin binlerce yıllık göç yolları, elektrikli araba bataryaları için grafit ve nadir toprak elementleri uğruna “stratejik proje” adı altında çitleniyor. Ama fark şu: Bugün bunu yaparken ellerinde çok daha güçlü bir meşrulaştırma aracı var: “yeşil dönüşüm”. Ve çok daha vahimi: İnsanlığın İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra inşa ettiği tüm yerli hakları hukuku (BM bildirgeleri, özgür rıza ilkesi, kültürel yaşam hakkı) sessiz sedasız işlevsizleştiriliyor. Yani sadece topraklar değil, insanlığın ortak hukuki kazanımları da geri alınıyor. İsveç, imzaladığı uluslararası sözleşmeleri hiçe sayarak, Samilere “danışıyor” ve sonra “hayır” deseler bile madeni onaylıyor.
Amazon’da, Kongo’da, Endonezya’da benzer hikâyeler
Bu sadece bir Sami ya da İsveç hikâyesi değil. Bu, küresel yeşil dönüşümün hikâyesi. Dünyanın dört bir yanında, Amazon’dan Kongo Havzası’na, Türkiye’den Endonezya’ya, Kürdistan’dan Chiapas’a kadar Yerli veya azınlık toprakları, ya da bütün bir bölge, “kurban bölge” olarak belirleniyor. Mantık acımasız ama basit: Elektrikli araba bataryalarımız veya döviz getirecek kritik maden ihracatımız için gerekli metaller (lityum, kobalt, nikel, grafit) ve rüzgâr türbinlerimiz için gereken nadir toprak elementleri bir yerden gelmek zorunda. Ve bunlar genellikle, direnmek için en az yasal ve siyasi güce sahip halkların ve toplulukların topraklarının altında bulunuyor.
Kasım 2025’te Küresel Bölgesel Topluluklar İttifakı tarafından yayınlanan bir rapor, madencilik gibi ekstraksiyon/çıkarım endüstrilerinin hedef aldığı alanların, dünya çapında milyonlarca hektar yerli toprağıyla örtüştüğünü ortaya koydu. Sadece Amazon’da 31 milyon hektar Yerli toprağı petrol ve gaz bloklarıyla kaplı. Raporun yazarları “extraction/çıkarımdan regeneration/yeniden üretime” (yani “doğadan al, kullan, tüket, çöpe at” yerine “doğayı onar, yenile, döngüsel yaşa” modeline) geçiş çağrısı yaparak şunun altını çiziyor: Yerli toprak haklarını güvence altına almak, mevcut en etkili iklim çözümü. Bu gerçek, Yerli yönetimindeki toprakların çok daha düşük ormansızlaşma oranlarına sahip olduğunu gösteren bilimsel verilerle de desteklenmektedir.
Dolayısıyla Willamona “dünyanın dikkat kesilmesi gerekiyor” dediğinde, bu sistemin şiddetinin küresel olduğunu işaret ediyor. Sápmi mücadelesi, Amazon’un, Kongo’nun ve bazıları için yeşil bir gelecek arayışının diğerlerinin kültürel olarak yok edilmesi üzerine inşa edildiği her yerin mücadelesi. İsveç’te olan “tehlikeli” şey, işte bu “kültür-yok-oluşu” karşılığında “yeşil-dönüşüm” takasının normalleştirilmesidir.