- İsviçre’de aşırı sağcı SVP, ülke nüfusunun 2050 yılına kadar 10 milyonu geçmesini kesin olarak yasaklayan teklifi 14 Haziran’da sandığa taşıyor. Teklifin sandıktan geçmesi binlerce göçmen ve mülteciyi doğrudan etkileyecek.
ROJDA OĞUZ ÖZBEKLİ
İsviçre, dünya kamuoyunun zihninde Alplerin eteklerinde otlayan inekleri, meşhur peynirleri, çikolataları ve saat gibi işleyen düzeniyle adeta kusursuz bir kartpostaldır. Ancak bu pastoral cennet imajının arkasında, tarihsel olarak her kriz anında nükseden derin bir "içine kapanma" ve "kendini koruma" refleksi yatar. Tıpkı İkinci Dünya Savaşı’nın o karanlık yıllarında, etrafı tamamen faşizmle sarılmışken dağların içine tüneller kazıp askeri bir sığınak (Reduit) stratejisiyle dünyadan yalıtılmış bir kale gibi arada kalmayı seçtiği günlerdeki gibi... İsviçre, bugün o tarihi psikolojinin modern bir versiyonuyla karşı karşıya.
10 Milyonluk İsviçre’ye hayır!
Bugünlerde ülkenin kent sokaklarında kırmızı, parlak bir otobüs dolaşıyor: "10-Millionen-Stopp-Bus". Üzerinde "Vatanımızı koruyalım" sloganları yazılı bu propaganda aracı, ülkenin en büyük siyasi gücü olan sağ popülist İsviçre Halk Partisi’nin (SVP) son kozu. İsviçre, 14 Haziran Pazar günü yakın tarihinin en kritik yol ayrımlarından birinde sandık başına gidiyor. Kamuoyunda "10 Milyonluk İsviçre’ye Hayır" adıyla bilinen bu anayasal inisiyatif, ülkenin kalıcı yerleşik nüfusunun 2050 yılına kadar 10 milyonu geçmesini kesin olarak yasaklamayı teklif ediyor. SVP ve bu inisiyatifi destekleyen sağcı seçmenler sandıkta "EVET" (Ja) oyu verecek.
Basit bir nüfus planlaması değil
Bu topraklarda yaşayan, çalışan ve vergisini ödeyen bir göçmen yazar olarak süreci içeriden izlediğimde gördüğüm şey; bunun basit bir nüfus planlaması ya da altyapı düzenlemesi olmadığıdır. Karşımızda, İsviçre’yi İsviçre yapan dinamikleri ve doğrudan demokrasiyi kendi bindiği dalı kesmek için kullanan bir sağ popülizm paradoksu duruyor.
Sağa göre demokratik fren
Veriler, İsviçre nüfusunun 2025 sonu itibarıyla 9,1 milyon sınırına dayandığını gösteriyor. Özellikle 2002 yılında Avrupa Birliği (AB) ile imzalanan "Kişilerin Serbest Dolaşımı Anlaşması"ndan bu yana nüfus yaklaşık 1,7 milyon arttı. SVP Parti Başkan Yardımcısı Céline Amaudruz ve ekibi, trenlerdeki kalabalığı, otoyollardaki bitmeyen kuyrukları ve tırmanan ev kiralarını bu artışa bağlayarak "Bu bir kaos değil, demokratik bir fren mekanizmasıdır" argümanına sığınıyor. Popülist sağın sesi olan Weltwoche dergisi de bu ateşe odun taşıyarak Federal Hükümet'i gerçekleri saklamakla suçluyor ve İsviçre'nin "korunaklı bir vaha" olarak kalması gerektiğini savunuyor. Bulvar basınının amiral gemisi Blick ise halkın nabzını tuttuğu manşetlerinde gerilimi tırmandırıyor: "Anketlerde halkın yüzde 52'si şimdiden 'Evet' diyor. Bu bir öfke patlaması mı yoksa yer darlığı endişesi mi?"
Göçmenler yük mü omurga mı?
Oysa madalyonun diğer yüzü, popülizmin tamamen karartmaya çalıştığı rasyonel gerçeklerle dolu. İsviçre’deki toplam iş gücünün yaklaşık yüzde 30’u yabancı pasaport taşıyor. Ülkenin ekonomi devi UBS’in ekonomistleri, göçün bu denli sert bir şekilde durdurulmasının İsviçre Gayri Safi Yurt İçi Hasılası’nda (GSYH) yıllık yüzde 0,7’lik devasa bir kayba yol açacağını açıkça ilan etti. İsviçre yaşlanıyor; bugün emekli olanların sayısı işe başlayan gençlerden yılda 20 bin kişi daha fazla. Küresel ilaç ve finans devlerinin yanı sıra bugün muayene olduğumuz hastanelerdeki hemşirelerin üçte biri, bakım evlerindeki görevliler, turizm ve konaklama sektörü tamamen göçmen emeğiyle ayakta duruyor. Daha da çarpıcı olanı, İsviçre yaşlılık ve maluliyet sigortası olan AHV fonuna ödenen primlerin tam üçte biri göçmenler tarafından karşılanıyor. Ancak göçmenler bu fonun sadece beşte birini tüketiyor. Yani göçmenler İsviçre’ye yük olmak bir yana, İsviçre emeklisinin maaşını ödeyen yegane kolon konumunda.
‘Giyotin’ tehlikesi ve sosyal çelişkiler
Ülkenin burjuva ve ekonomik elitinin en prestijli yayın organı Neue Zürcher Zeitung (NZZ), liberal FDP ve Merkez Parti’nin (Die Mitte) de paylaştığı şu haklı korkuyu manşetlerine taşıyor: "Nüfusa hayali bir tavan koymak İsviçre’yi bir 'müze ülkeye' dönüştürebilir." Çünkü inisiyatif yasal olarak kabul edilir ve 10 milyon sınırına dayanılırsa, İsviçre AB ile olan serbest dolaşım anlaşmasını tek taraflı feshetmek zorunda kalacak. Bu durum, AB ile İsviçre arasındaki tüm ticari, bilimsel ve araştırma anlaşmalarını otomatik olarak çöpe atacak olan meşhur ‘Giyotin Maddesi’ni (Guillotine-Klausel) tetikleyecek. İhracatının yüzde 60'ını Avrupa'ya yapan bir ülke için bu, kelimenin tam anlamıyla ekonomik bir intihardır.
Fatura göçmenlere kesiliyor
Sol cephede ise Sosyal Demokratlar (SP) ve Yeşiller, faturanın göçmenlere kesilmesine haklı olarak isyan ediyor. Sol partilere göre, konut krizinin ve fahiş kiraların sebebi göçmenler değil, denetimsiz konut piyasası, emlak spekülatörleri ve zenginlere yönelik vergi ayrıcalıklarıdır. Merkez sol çizgideki Tages-Anzeiger gazetesinin de altını çizdiği gibi, altyapı yetersizliği yapısal bir devlet planlaması hatasıdır, ülkeye değer katan insan kaynağının suçu değil.
İnsan hakları askıda mı?
Yazının tam bu noktasında, meselenin insan hakları ve evrensel hukuk boyutuna mercek tutmak gerekiyor. İnisiyatif yasalaşırsa, nüfus 9,5 milyon eşiğine ulaştığı an "aile birleşimi" haklarının kısıtlanması ve iltica süreçlerinin tamamen askıya alınması planlanıyor. Bu, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ile doğrudan çelişen, aile bütünlüğü hakkını ve sığınma hakkını ayaklar altına alan bir vizyonsuzluktur. Bu belirsizlik, İsviçre'de yaşayan binlerce Türkiye kökenli göçmeni, mülteciyi ve her gün İtalya, Fransa gibi sınır ülkelerinden çalışmaya gelen "frontaliers"ı (sınır ötesi işçileri) doğrudan tehdit ediyor. İsviçre, göçmenlerin emeğini son damlasına kadar sömürmek isteyen ama onların çocuklarını, eşlerini, insani haklarını bu ülkeye sığdıramayan ikiyüzlü bir "kutu"ya dönüşme riskiyle karşı karşıya.
İsviçre geleceğini oylayacak
14 Haziran’da İsviçre halkı sadece bir sayı oylamayacak, kendi vicdanını ve geleceğini oylayacak. Sandıktan çıkacak sonuç, İsviçre’nin o kartpostallardaki gibi dünyaya ilham veren, rasyonel ve küresel bir "metropol" mü kalacağını, yoksa İkinci Dünya Savaşı'nın o eski korkularına sığınıp refahının kaynağını kurutan, etrafına beton duvarlar örmüş ırkçı bir "kale sığınak" mı olacağını belirleyecek. Umalım ki sağduyu, bu ülkeyi evi bilen milyonlarca göçmenin emeğine ve insanlığına sahip çıksın.