• 21 Haziran’da Kolombiya’da cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turu gerçekleştirildi. Seçim günü sonunda aşırı sağ, zafer kazandı. Böylece Kolombiya kısa süren ilerici dönemini geride bırakarak ABD’nin bölgeye dayattığı planlara güçlü biçimde dahil oldu.
  • Kullandıkları dayatma yöntemleri ya güç kullanımıdır; bunu 3 Ocak’ta Venezuela’da gördüğümüz gibi, ya da seçim mekanizmasıdır. Seçimler kendi çıkarlarına uygun sonuç vermediğinde ise Honduras’ta Nasry Asfura örneğinde olduğu gibi, bunu zorla dayatırlar.
  • Kendisini bir iş insanı, siyasi olarak bağımsız ve yemek, içki, sanat ve kültür konusunda sıra dışı zevklere sahip biri olarak tanıtmaktadır. Ancak gerçekte, sınıfçı ve antikomünist, kadınlara karşı kaba üslup kullanan bir kişidir. Servetini uyuşturucu kaçakçılarının, paramiliterlerin ve dolandırıcıların hukuki savunmasını üstlenerek kazanmıştır.

 

OLEGARİO SÁNCHEZ*

Geçtiğimiz 21 Haziran’da Kolombiya’da cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turu gerçekleştirildi. Solun adayı Iván Cepeda ile aşırı sağcı Abelardo de la Espriella karşı karşıya geldi. Seçim günü sonunda aşırı sağ zafer kazandı. Böylece Kolombiya kısa süren ilerici dönemini geride bırakarak, devam etmekte olan Üçüncü Dünya Savaşı bağlamında ABD’nin bölgeye dayattığı planlara güçlü biçimde dahil oldu. Aşırı sağın zaferi ile ilerici projenin devam etme ihtimali arasında yalnızca 250 bin oy fark vardı. Dört yıl (2022-2026) süren bu ilerici dönem, Kolombiya tarihinde sol karakterli ilk hükümeti temsil ediyordu. Yoğun bir seçim kampanyasının ardından 21 Haziran Pazar günü ülke tarihinin en yüksek katılımlı seçimi gerçekleşti; 26 milyon kişi sandık başına gitti (seçmenlerin yüzde 63,6’sı). Sonuçların bu kadar yakın olması, kısa ve orta vadede siyasi mücadelenin süreceğine işaret ediyor. Aşırı sağ, açık biçimde bölünmüş bir ülkeyle karşı karşıya kalacak ve neoliberal gündemi uygulama çabaları güçlü bir muhalefetle karşılaşacak.

Kolombiya ve sistem politikası

Bu seçim tesadüf değil. Bunu, ABD’nin Latin Amerika’da yürüttüğü yeniden yapılanma süreci çerçevesinde değerlendirmek gerekir. ABD, devam etmekte olan Üçüncü Dünya Savaşı bağlamında Çin ile kapitalizm içi rekabetini sürdürürken bölgesel hakimiyetini korumaya çalışmaktadır. Bugün Asya devi Çin’in kıtanın en büyük ticaret ortağı olduğu bilinen bir gerçektir ve bu durum, ABD’nin tarihsel ekonomik ağırlığının giderek zayıflamasına yol açmaktadır. Bu durum ABD’yi, Latin Amerika ve Karayipler’deki çeşitli ülkeleri kendi çıkarları ve siyasi-askeri çizgisi doğrultusunda tek safta toplamaya yöneltmiştir. Ekonomik açıdan ise Trump yönetimi ile Pentagon’un, rakibini bölgeden uzaklaştırabilecek somut bir alternatif sunamadığı ifade edilmektedir. Artık “Donroe Doktrini” olarak adlandırılan bu kıtasal yeniden yapılanma anlayışı, Latin Amerika ve Karayipler’i ABD’nin stratejik ve güvenlik uzantıları olarak görmektedir. Bu yaklaşıma göre bölge ülkelerinin egemenliği zayıflatılmak istenmekte; gümrük tarifeleri, ekonomik yaptırımlar ve askeri konuşlandırmalar kullanılarak farklı düşünen hükümetler cezalandırılırken koşulsuz müttefikler ödüllendirilmektedir. Bu yeni düzenin yeni hizmetkarları, faşist, neoliberal ve şirket yanlısı aşırı sağ aracılığıyla iktidara yerleştirilmektedir. Bu yönetimler, bir av köpeği gibi başlarını eğerek Washington’dan veya iş dünyasından gelen talimatları yerine getireceklerdir.

Yeniden yapılandırma farklı yüzler ve yöntemlerle uygulanmaktadır. Bunlar arasında; Panama Kanalı gibi stratejik ticaret yollarının kontrol altına alınması, kıtada yeni askeri üslerin kurulması ve mevcut üslerin güçlendirilmesi, uyuşturucuyla mücadele bahanesiyle toplumun askerileştirilmesi, petrol, lityum, su ve altın gibi stratejik maden ve enerji kaynaklarının denetim altına alınması, ilerici ve sol düşüncelere karşı sürekli ideolojik mücadele yürütülmesi ve her ulus devletin kamu varlıklarının özelleştirilmesi öne çıkmaktadır.

Demokrasiden söz edenler!

Bölgedeki her ülkede bugün, sürekli “özgürlük” ve “demokrasi”den söz eden, ülkelerinin lüks malikanelerinden ve büyük ekonomik imparatorluklarından gelen “yeni” siyasetçilerin ortaya çıktığını görüyoruz. Kıta çapındaki istikrarsızlaştırma stratejileri giderek daha ince biçimde örgütlenmektedir. “Amerikalar Kalkanı” adı altında yeni askeri cephe güçlendirilirken (Trump’ın Batı Yarımküre’de güvenlik ve savunma girişimi olup yaklaşık on iki Latin Amerika ülkesinin katıldığı bir oluşumdur), “Hondurasgate” olayında ortaya çıkarılan ağlar da belirmektedir. Bu ağlarda, kıtadaki sol hükümetlere yönelik istikrarsızlaştırma planları, siyasi şiddet ve dezenformasyon kampanyaları gözler önüne serilmektedir. Bu, toplumun geneli karşısında silikleşmeye ve görünmez hale gelmeye çalışan emperyalist bir stratejidir. İlerici rejimlerin ortadan kaldırılması ve yerlerine yeni aşırı sağ hükümetlerin getirilmesi, ABD’nin mevcut dönemde ihtiyaç duyduğu yolu belirlemektedir. Devletin küçültülmesi, mega hapishanelerin inşası, uyuşturucuyla mücadele ve güvenliği yeniden sağlamak için militarizm, aşırı sağın topluma sunduğu önerilerdir. Kullandıkları dayatma yöntemleri ya güç kullanımıdır; bunu 3 Ocak’ta Venezuela’da gördüğümüz gibi, ya da seçim mekanizmasıdır. Seçimler kendi çıkarlarına uygun sonuç vermediğinde ise Honduras’ta Nasry Asfura örneğinde olduğu gibi bunu zorla dayatırlar.

Meksika’ya yönelik planlar...

Böylece aşırı sağ cumhurbaşkanlarının listesi giderek uzamaktadır: El Salvador’da Bukele, Arjantin’de Milei, Şili’de José Antonio Kast, Bolivya’da Rodrigo Paz, Ekvador’da Daniel Noboa, Paraguay’da Santiago Peña, Kosta Rika’da Laura Fernández Delgado, Peru’da Keiko Fujimori, Kolombiya’da Abelardo de la Espriella ve birkaç ay içinde muhtemelen Brezilya’da Flavio Bolsonaro iktidara gelecektir. Meksika’ya yönelik planlar ise hâlâ şekillenmektedir. Latin Amerika ve Karayipler’de, 1975’ten itibaren bölgedeki diktatörlükler tarafından uygulanan Plan Condor‘un devamı olarak görülebilecek bir baskı döneminden geçiyoruz. Bu nedenle, kısa vadede Küba’ya, Nikaragua’ya ve gerçek sosyalizmin her türlü izine yönelik planlar hayata geçirilecek; böylece bu zaferin sembolik, siyasi, ideolojik ve askeri açıdan derin etkileri olacaktır. Bu nedenle Kolombiya seçimleri, küresel ölçekte etkileri bulunan bu bölgesel jeopolitik çerçeve içinde değerlendirilmelidir.

Kolombiya’nın yeni cumhurbaşkanı kim?

Kendisini bir iş insanı, siyasi olarak bağımsız ve yemek, içki, sanat ve kültür konusunda sıra dışı zevklere sahip biri olarak tanıtmaktadır. Bu durum onu kendisini bir opera sanatçısı olarak görmeye ve bazı albümler kaydetmeye kadar götürmüştür. Ancak gerçekte, sınıfçı ve antikomünist, maço ve kadınlara karşı kaba üslup kullanan bir kişidir.

Mafya özentisi, geleneksel bir ataerkildir. Abelardo de la Espriella, çocukluğundan beri acımasızlığın içinde yetişmiş karanlık bir karakterdir. Kedileri eğlenmek için öldürdüğünü itiraf eden, bugün avukat ve cumhurbaşkanı olan bu kişi, paramilitarizmin bağrında büyümüştür. Çocukluğundan beri komşuları ve hayran olduğu kişiler arasında suç örgütü liderleri ve Salvatore Mancuso gibi paramiliter komutanlar bulunuyordu. Mancuso’nun da gençliklerinden beri arkadaş olduklarını söylemektedir. Ailesi büyük ekonomik güç odaklarından gelmemektedir.

Servetini uyuşturucu kaçakçılarının, paramiliterlerin ve dolandırıcıların hukuki savunmasını üstlenerek kazanmıştır. 2004 yılında Fundación Iniciativas para la Paz (FIPAZ) adlı sivil toplum kuruluşunu kurdu. Bu kuruluş, Kolombiya’daki paramiliterlerin siyasi olarak tanınmasını amaçlıyordu. Paramiliterler, hukuki temsilciliklerini üstlenmesi karşılığında kendisine büyük miktarlarda para ödüyordu. De la Espriella Lawyers Enterprise adlı hukuk bürosu sayesinde uluslararası bağlantılara sahip bir milyoner haline geldi. Uluslararası davaları arasında, Nicolás Maduro rejiminin yasadışı para hareketleri ve kara para aklama suçlarından mahkum edilen Alex Saab’ın avukatlığını yapması da bulunmaktadır.

Trump’ın açık adayıydı

Zamanla uluslararası çevrelerde yükseldikten sonra önce İtalya’ya, ardından Amerika Birleşik Devletleri’ne taşındı. Burada ABD vatandaşı oldu ve bu ülkeye tam bağlılık yemini etti. Bu nedenle De la Espriella’nın başkanlık seçimlerinde Trump’ın açık adayı haline gelmesi şaşırtıcı değildir. Kampanyası, imparatorluğun onayını almasının yanı sıra geleneksel siyasi çevreler, büyük iş çevreleri ve milliyetçilik bayrağını yükselten kurumsal medya tarafından da desteklendi. Ayrıca Kolombiya Hayvancılar Federasyonu (Fedegán), paramilitarizmin tanınmış finansörleri ve uyuşturucu kaçakçılığı ağlarıyla bağlantılı çevreler de kampanyasına destek verdi. Aynı şekilde Kolombiya’nın faşist aşırı sağ grupları da, kıtasal faşist enternasyonalin temsilcisi siyasetçi María Fernanda Cabal gibi isimlerin öncülüğünde kampanyasına güç kattı. Ülkede giderek daha etkili hale gelen Evanjelik kiliseler de destek verdi.

Abelardo de la Espriella/foto:AFP

Ülkede fracking uygulayacak

Abelardo de la Espriella’nın Kolombiya için önerdiği model, Milei-Bukele-Noboa modelinin bir birleşimi olarak görülebilir: Trump’ın gündemine tam bağlılık; devletin küçültülmesi ve sosyal bakanlıkların kapatılması; suçla mücadele için mega hapishanelerin kurulması; büyük ulusal ve uluslararası sermayeye ekonomik açılım. Göreve resmen 7 Ağustos’ta başlayacak olmasına rağmen, yeni cumhurbaşkanı şimdiden İsrail Devleti ile ilişkileri yeniden kuracağını ve daha da geliştireceğini açıkladı. Aynı şekilde Kolombiya, “Amerikalar Kalkanı”na katılacaktır. Bunun yanı sıra ekonomik projesi madencilik ve enerji kaynaklarının çıkarılmasına dayanacak ve bu nedenle ülkede fracking (hidrolik kırma) yöntemini uygulayacaktır. Ayrıca politikası “narko-terörizmle mücadele” etrafında şekillenecek; bu kavramın sol muhalefetin bazı kesimlerine de uygulanacağı kesindir. Kendisi bu kesimlerin “göbeğini deşmeye” söz vermiştir.

Işık ve umut yolları

Başta da söylediğimiz gibi, aşırı sağ iktidara çok küçük bir oy farkıyla geldi. Bu durum muhtemelen Kolombiya’daki toplumsal hareketler, yerel topluluklar ve siyasi örgütler açısından yeni bir mücadele ve direniş döneminin başlangıcı olacaktır. Kıtanın gerçekliği bunu göstermektedir. Toplumsal onura saldırılan ülkelerde kitlesel gösteriler yeniden güçlü biçimde sokaklara dönmektedir. Arjantin ve Bolivya bunun örnekleridir. Halklar, ölüm politikalarının ilerleyişi karşısında pasif değildir. Bu tablo bugün her ülkedeki toplumsal hareketler ve örgütler için yeni meydan okumalar ortaya çıkarmaktadır. Bir yol ayrımındayız. Siyasi dinamik, kırılması mümkün olmayan bir sarkaç döngüsü içinde ilerlemektedir. Seferberlikler, ilerici hükümetlerin zaferi, sağ hükümetlerin zaferi ve ardından yeniden başlayan seferberlikler döngüsünden nasıl çıkılabilir? Bu, aşılabilmesi için hayal gücü ve kolektif alternatiflerin inşasını gerektiren bir gerçektir. Yeni yüzyıl için paradigma değişimi ve yeni siyasi perspektifler gerekli ve acildir. Bu dönem, halkların birbirini daha derinden tanımasının ve yaşama yönelik saldırılara karşı halkların enternasyonalizmini inşa etmesinin zamanıdır. İçinden geçtiğimiz dönem, uygarlık düzeyinde tarihsel bir kırılma dönemidir. Bu sistemik kaosun ya da “kaos aralığı”nın ortasında aynı zamanda büyük fırsatlar da doğmaktadır. Halkların ve toplulukların yüreğinde ortak umudun ışıkları yanmaktadır. Örgütlenme, toplumun hayatta kalmasına yardımcı olacak tek savunma mekanizmasıdır. Bu dönem; hayal gücünün, kolektif inşanın ve derin, gündelik, toplumsal örgütlenme yoluyla kendimizi korumanın zamanıdır. Kolay zamanlar olmayacak; hatta ezilmemiz de mümkündür. Ancak yarın, özgürlük için mücadele eden halkların olacaktır.

* Kolombiyalı sosyolog ve gazeteci olan Olegario Sánchez, bu yazıyı Yeni Özgür Politika Gazetesi için kaleme aldı.