Kalıplara girememiş kadının öyküsü

Kadın Haberleri —

Üveyş Öcalan

Üveyş Öcalan

  • Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın annesi Üveyş Öcalan, 31 yıl önce yaşama veda etti. Öcalan, ‘Tam bir isyan tufanıydı’ şeklinde tanımladığı annesini şöyle anlatır: “Üveyş ana, kendi toplumsallığını kuramamış, belirlenmiş kalıplarla örülen toplumsallığın içine pek fazla girememiş bir kadın. Kavgacılığı kendi tanrıça kültürünü yaşayamayan kadının huzursuzluğunun yansımasıdır.”

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın kadın mücadelesinde ilham aldığı annesi Üveyş Öcalan’ın yaşamını yitirmesi üzerinden 31 yıl geçti. Öcalan’ın “Tam bir isyan tufanıydı. Kimseye boyun eğmezdi” sözleriyle tanımladığı Üveyş ana, 11 Nisan 1993’te şeker hastalığı sebebiyle yaşamını yitirdi. Xelfetî’de "Komünist köy" olarak anılan Erah (Ortayol) Mahallesi'nden olan anne ve Amaralı (Ömerli) bir babanın kızı olan Üveyş Öcalan, 26 Kasım 1918 tarihinde dünyaya geldi.

75 yıllık yaşamı başkaldırı ve isyanlarla geçen Üveyş ana, henüz çocuk yaşta tanımadığı bir erkekle evlendirildi. Evlendirildiği erkeğin bir kadını katletmesi sonucu girdiği cezaevinde hayatını kaybetmesi ardından bu köyü terk etti. Birkaç yıl geçtikten sonra Ömer Öcalan’la evlendirildi. 

Üveyş ana, bu evliliğinde Nevde, Binnaz, Havva, Eyne, Fatma, Abdullah, Mehmet, Osman, Ali adında 5’i kız olmak üzere 9 çocuk dünyaya getirir. Nevde ve Binnaz henüz birkaç aylıkken, oğlu Ali ise başında çıkan ur sebebiyle 12 yaşında yaşamını yitirdi. Şeker hastalığı sebebiyle Adana’da kaldığı hastanede önce bir ayağı kesilen Üveyş ana ise 11 Nisan 1993’te Adana’da yaşamını yitirdi. Cenazesi doğduğu Amara’ya getirildi ve binlerce kişinin katılımıyla eşi Ömer Öcalan’ın yanına defnedildi.

Üveyş ana, Önderliği eşinin 17 Kasım 1975 tarihinde yaşamını yitirmesinden iki ay sonra geldiği taziyede son kez görür. En büyük dileği Önderliği görmek olsa da bu isteği gerçekleşmeden hayata gözlerini kapatır.

Haksızlığa karşı mücadelenin kavgasıydı

Abdullah Öcalan, annesinin yaşam mücadelesini, "Üveyş ananın hayatı kendi toplumsallığını kuramamış, belirlenmiş kalıplarla örülen toplumsallığın içine de pek fazla girememiş bir kadının öyküsüdür. Kavgacılığı bir yandan haksızlıklar karşısında mücadele etmenin kavgaları olsa da bir yandan da kendi tanrıça kültürünü yaşayamayan kadının huzursuzluğunun yansımasıdır” sözleriyle anlatır.

Analık hakkı nasıl ödenir?

Kitap ve savunmalarında annesinden bahseden Öcalan, haksızlıklara karşı “kavgayı” ondan öğrendiğini söylediği annesini şöyle anlatır: “Analık hakkı ancak yaman bir mücadeleyle ödenebilir. Bir anaya da hakkı aslında böyle veriliyor. Bir kadına nasıl ilgi gösterilebilir? Kadın özgürlük çözümlemesinde gösterdiğimiz tarzda anaya da anlamlı bir karşılık verilebilir. Küçük hediyeler almaya gerek yoktur; bir kadın özgürlük çözümlemesi bence anaya da gösterilebilecek en büyük saygı oluyor. Anamın etkisi olmasaydı, ben kadınlara böyle yaklaşır mıydım? Bu ilişkilerin benim üzerimdeki dolaylı etkileri, kadınlara dikkat etmeme yol açmıştır.

 

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan ve annesi Üveyş Öcalan

 

Bir isyan tufanı

Kavga etmeyi bana erken yaşta öğretti. Hala etkilerini taşıyorum. Anam bana şöyle bir duygu kazandırdı. Bana sığınarak, hep benden destek alarak, yardım görerek, öyle ağlayıp sızlayarak, özellikle böyle davranarak yaşayamazsın, mutlaka bir cevabın olacak. Çok ilkel de olsa, bu bir öç alma veya bir yetişme duygusu gibi oluyor. Annem tam bir isyan tufanıydı. Köyde isyancı olarak namıyla bilinirdi. Kimseye boyun eğmezdi. Kadın-erkek fark etmezdi, üstüne yürür, hesabını sorardı.

Anaları gözlerim yaşararak hatırlarım

Anam için neolitiğin ‘ana tanrıça kültüründen kalma’ sözünü kullanmıştım. Onlar gibi şişmandı. Modernitenin yapay ana inşası ondaki kutsallığı görmemi engellemişti. Hayatımda büyük acılar yaşamama rağmen, hiçbir olaya ciddi olarak ağlamadım. Fakat modernite kalıplarını yıktıktan sonra, başta anam ve onun şahsında tüm bölge (Ortadoğu) analarını hep içim burkularak ve gözlerim yaşararak hatırlarım, bakarım. Anamın zor belâ taşıdığı kuyu satılından (bakracından) daha yarı yoldayken yere indirip yudumladığım suyun anlamına, en seçkin ve yürek burkucu hatırlarım, öyle bakarım. Herkesin yaşadığı ana-baba ilişkilerine, moderniteyi tüm zihin kalıplarında yıktıktan sonra bakmalarını tavsiye ederim. Aynı bakış açılarını tüm neolitikten kalma ‘köyün ilişkilerine’ de yansıtmalarını isterim. Modernitenin en büyük zaferi, şüphesiz on beş bin yıllık inşa edilmiş kültür bakışımızı yıkması ve hiçe indirgemeyi başarmasıdır. Bu kadar yıkılmış ve hiçe indirgenmiş birey ve topluluklardan soylu, özgür bir bakış, direniş ve yaşam tutkusu beklenemeyeceği anlaşılırdır.

Onurunu koru, toplumsallığı kurdu

Anamın büyük uyarılarını, boğma denemelerini ciddiye alsaydım, yaşadığım trajedilerin yolu açılmayabilirdi ama annem bin yılların tanrıça kültünün belki de tükenmekte olan en çözümsüz son kalıntı simgesiydi. Çocuk halimle bu simgeden korkmamak kadar sevgi ihtiyacını da pek duymamakta, kendimi özgür hissetmekten çekinmedim. Fakat yaşamamın tek şartının onun namus ve onuru olduğunu, bunu korumamdan geçtiğini de bir an için de olsa unutmadım. Onurunu koruyacaktım ama kendimce doğru bulduğum biçimde. Bu dersten sonra anam benim için artık yoktu. O tanrıça artığı ilgimden silinirken, benim için ne duyduğunu hiç sorgulama gereğini duymadım. Zalimce bir ayrılış ama bu bir gerçekti. Kehanetleri mi, bedduaları mı desem, söyledikleri ağırlaşan trajik anlarda hep hatırlanır oldu. En değme bilgenin tespit edemeyeceği doğrulardı bunlar. Bir büyük doğrusu, ‘Arkadaşlarına çok güveniyorsun, ama çok yalnız kalacaksın’ biçimindeydi. Fakat benim doğrum da arkadaşlarımla toplumsallığı ben kuracaktım. Yaşam öykümün kuruluşu böyle başlar. İsteseydi de anamın bana vereceği bir toplumu yoktu. Çoktan dağıtılmıştı. Onun yapmak istediği bir yaşam tutamağıydı.”