Mıhemed’dı adı. Türklerin nüfus kaydıyla, Mehmet Tunç olmuş Mıhemed, Cizîrê Halk Meclisi Eşbaşkanı ve Türklerin, iki aydan beri tank ile top muhasarası altında aç, sussuz nefeslenen şehrin barbarlığa direnen avazı, Kürdistan’ın vicdan arayışında, uzayarak "erş û ezman" yayılan "hewar" sesiydi.

Kürt televizyonlarından taşan o ses kulaklardadır:

"Cizre halkı, 60 gündür soğuğa rağmen, açlığa rağmen, susuzluğa rağmen diz çökmedi. Bize diz çöktüreyemeceklerdir."

Mıhemed, Kürdistan’ın yüz yıllık özgürlük direnişinin son sembollerinden biriydi. Onun da aralarında bulunduğu tank, top taralısı 37 Cizirê’li bir aydan beri, Cudi mahallesinde bir bodrum katında mahsurdu. Böylesi namertliğe savaşlarda, haydut çeteleri çatışmalarında bile görülmedi ama, "mertlikte dünya eşsizi" Türk güçleri, almaya gelen yakınlarını ve ambulansları tank ateşiyle püskürtüyor, yaralılar tek tek ölüyorlardı.

Bu vahşinin hükümranlığıydı. Mıhemed, insanlığın yardımıyla onu durdurtmak için, sesiyle Avrupa Birliği'ne uzanıyor ve Brüksel'de düzenlenen "Avrupa Birliği, Türkiye, Ortadoğu ve Kürtler" konulu konferansta, Cizirê’deki barbarlığı anlatıyordu:

"Cizirê’de büyük bir katliam yaşanıyor. Bütün evler bombalanmış. Halk zorla göç ettirilmek isteniyor. Bir bodrumda mahsuruz. Su yok. Su almaya çıkıyoruz keskin nişancılar tarafından vuruluyoruz. Bodrumunda bulunduğumuz 4 katlı bina havan topları ile tamamen yıkılmıştır. Oradaki dostlarımıza söylüyorum. Lütfen bu vahşeti durdurun. Cizre’de bu katliamı durduracak güçtesiniz. AKP Hükümetini uyarıp, Cizre üzerindeki bu ablukayı kaldıracak güçtesiniz. Bombalanıyoruz. Şu an duman içeri dolmuş durumda ve ateş de deliklerden içeri girmeye başladı. Ayakları kopuk insanlar var, çocuklar var, ağır yaralılar var. Cayır cayır yanacaklar. Bunun tüm Türkiye'nin, tüm insanlığın, Birleşmiş Milletlerin bir ayıbı olarak tarihe geçeceğinden hiç kuşkum yok. Şu an 37'ye yakın kişi buradayız ve ölümü bekliyoruz. Bu binanın çökmesiyle insanlık da bu bodrumun altında kalacak. Yarın öbür gün bunun hesabını tarihe nasıl vereceklerini de onlar hesap etsin.

Kürt halkına sesleniyorum. Bu bir mücadeledir. Herkesin moralini iyi tutması lazım. Arkadaşlara selamlarımı iletiyorum. Bu bodrumda insanlar yaşamını yitiriyorsa eğer, özgürlük mücadelesi bitecek anlamına gelmiyor. Hiç kimsenin şüphesi olmasın, mücadeleye devam edecektir. Cizre halkı var gücüyle bedenini siper etti tanka, topa, lav silahına, roket atarlara bedenini siper etti. Onun için kalan insanların bizimle gurur duyması lazım.

Biliyorum, yaklaşıyorlar. Yavaş yavaş infaz etme riski de var.  Dün de geldi ve 'Teslim olun yoksa hepinizi yakacağız dediler. Hepinizi içerde boğduracağız' tehditleri yaptılar. AKP Hükümetinin niyetini, valiliğin niyetini bilmiyorum. Ama diz çökmeyeceğiz…"

Onun, destanımsı "kılamını" söyleyecek dengbêjlere sözümdür:

Mıhemedin, son hewar cümleleridir, bunlar. Gerisini siz iletin gelecek kuşaklara…

Onun sesi kesik, artık. O yok. Onu da, bodrumdaki yaralılarla birlikte katlettiler. Katledilenlerin hepsi sivil ve silahsızdı.

Benim en çok zoruma giden bu. Katiller, kendilerinde beklenen ve yakışanla onların kişiliğinde insanlığımızı katlettiler.

O katilleri tanıyor, sülalelerini biliyoruz. Yüz yıldan beri bunlar, Kürt bebeklerini, yeni yeni emeklemeye başlayan "derguşları", yatalak ihtiyarları katlediyor, genç kız ve kadınları diri diri yakıyor, ölüleri soyuyor, çalamadıkları yapıları, tarihin izlerini, köyleri yakıyor, tarihin içinden fırlayarak gelen, bu kan karası maskeli bu hortlak katiller...

Bugünkü sözü bitirmeden, Kürdistan'daki direniş, "özerklik savunması" değildir. Bakmayın siz, Kürt çocuklarının, onları iyice delirtmek için "özerklik" demelerine. İşgal altında özerkliğin olmayacağını onlar da biliyorlar.

O ana hızla yaklaşılıyor, ama günümüzde olanlar, sadece insan hayatının savunmasıdır.

AKP rejimi yerleştikten hemen sonra, 2006’yılında, Recep Tayyip’in "kadın da olsa, çocuk da olsa gözünün yaşına bakmayın" komutuyla şehirlerde başlayan devlet terörü, cinayetler, katliam, sokak, cadde ve meydanlarda uygulanan işkencelerin ardından toplu tutuklamalarla yayılmış buna rağmen, Kürtler savunmaya bile geçmemişlerdi.

Ancak, askeri yığınaklardan sonra, 24 Temmuz 2015 tarihinde şehirler kuşatılmaya başlayınca, 1990’larda köyleri yakılmış Kürt gençleri, yeni kırım ihtimaline karşı, mevziler kazıp barikatlar kurarak savunmaya geçtiler.

Cizirê, Kosovalı Adem Generalin komutasında, yüz bin kişilik orduyla kuşatılmıştı. Diyarbakır Surlarının içi ise, Türk mahkemelerinde bile 13 köylünün katili ve Şükran Aydın’ın tecavüzcüsü suçlamasıyla yargılanmış, AKP Generali Musa Çitil’in komuta ettiği güçler saldırıyorlardı.

Bu arada, gençlerin savunma mevzilerinin yararları görülmeye başlamıştı. Direniş, katliamları önlüyordu. Buna rağmen, şehirleri uzaktan keyiflerince bombalıyor, Mafya yöntemiyle damlara yerleştirilmiş nişancılar, evlerin eşiğinde, pencere önlerinde görülen, sokağa adım atan çocukları, kadınları, kucaktaki bebekleri vuruyor, Cumhurbaşkanı Recep de, cinayet işleyen Türk güçlerini, "vurulanlar terörist değilse, sokağa çıkma yasağında ne işleri var dışarda" diye savunuyordu.

Bu durumda, emrine itaatsizlik eden her Kürt teröristti. Seçimler, emrine ittatsizlik eden Kürt sayısını, oy hesabıyla 6 milyon olarak gösteriyordu. Çocuklarla birlikte en az 18, en çok 24 milyon terörist demekti...

Ve Recep’in rejimi, rönensansını yaşayarak uyanmış, özgürlük uğruna her biri ayrı ayrı Mıhemed (Mehmet Tunç) kesilmiş Kürtleri öldüre öldüre bitireceğini sanıyor, bu heyecanla saldırıyordu.

Hitler aynı hesapla Yahudilere, Recep’in "ecdadımız" dediği İttihatçı çete ve ardılı Kemalistler de Ermenilere, Kürtler, Yahudiler, Rumlara aynı histeriyle saldırmış, sonunda umudu kırık, eli boş kalmışlardı...