ABD başkanı Trump’ın ABD elçiliğini Kudüs’e taşıma kararını açıklamasıyla birlikte, Filistin halkının mücadelesini iç siyaset malzemesi yapan güçler, ana gündemlerini Kudüs haline getirmeye başladılar. Bu güçlerin başında da Türkiye ve onun faşist diktatörü Erdoğan geliyor. Erdoğan iktidarıyla birlikte Türkiye’de her şeyden önce toplumsal sorunlar ağırlaşmış, şiddet, baskı ve katliam haberleri dışında başka bir haber okumaz olduk. ‘Güçlü lider’ imajını Kürtleri soykırım cenderesi altında tutarak, kendi toplumuna akıl almaz baskılar uygulayarak, Erdoğan karşıtlığı yapan insanları cezalandırarak korumaya çalışıyor. 

“Kadın demeden, çocuk demeden gereği yapılacaktır” diyen Erdoğan’ın bu sözlerinin ardından sokak ortasında Erdoğan tetikçileri tarafından katledilen Kürt çocukları, anaları ve yıkılan kent manzaralarıyla karşılaştık. Bir kâbus ve karabasan gibi Türkiye halklarının ve toplumunun üzerine çöken, uykularını bölen, gelecek umutlarını karartan böyle bir liderin Filistin halkının mücadelesini ve Kudüs’ü bu kadar savunuyor görüntüsü vermesi sizce de gülünç değil mi?

Bu kadar gündemken, malum son günlerde bir bardak suda kıyamet koparılan ‘Kudüs’ meselesi ve Filistinli Naci El Ali’nin İsrail işgali altındaki Filistin’in dramını çizdiği “Hanzala” karakterini düşünmeden edemedim. İsrail’in işgali ardından 1948’de ülkesinden sürgün edilen ve Lübnan’daki Einal Hilweh mülteci kampında yaşamak zorunda bırakılan Ali, Hanzala karakterini anlatırken şu sözlere yer veriyordu: “Hanzala 10 yaşında doğdu ve her zaman 10 yaşında olacak. Vatanına döndüğünde de 10 yaşında olup büyümeye başlayacak…”

Hanzala’yı düşünürken birkaç kez gidip ziyaret ettiğim Maxmur mülteci kampı ve mülteci konumuna düşürülen bu insanların trajedileri bir kez daha içimi ürpertti. Hangi evin kapısını çalsanız bir trajediye tanıklık edersiniz. Onların içine çöreklenen ve bir türlü kendilerinden uzaklaştıramadıkları acılarına siz de ortak olursunuz. Ruhlarına işlenen, bakışlarına yerleşen bu acılardan kaçmak ne onlar için ne de onlara selam verenler için mümkün. İnsanım diyen herkesin yakasından tutuyor acıları anlayacağınız. İşin en tuhaf ve insana umut veren yanı ise acıya ve zulme karşı eğilmemeleri. Dimdik, gururlu ve direnmekten vazgeçmeyen insan hikayeleriyle dolu Maxmur. Akreplerin, yılanların, çıyanların yaşayabildiği bir çölün ortasına düşmüş bir halkın, çölü nasıl çiçeklendirdiğini, nasıl yeşillendirdiğini ve nasıl yeni bir yaşamı inşa ettiğini Maxmur’u gidip görenler bilir. Gıptayla bakıyor insan. 

Faşist Türk devletinin onlara çizmiş olduğu kadere, topraklarını terk etmek zorunda kalarak sadece bir kere boyun eğdiler. Ama onun için de hep bir kavgaları oldu. İnadına yaşam yaratarak, kendilerine ait bir sistem kurarak, kendi kendilerini yöneterek, savunarak, kendi anadillerinde eğitim sistemi oluşturarak… Kendi topraklarına geri dönme umudunu hiç yitirmediler. Yedisinden yetmişine kime sorsanız “bir gün mutlaka terk etmek zorunda bırakıldığımız topraklarımıza geri döneceğiz” derler. Umudun kendisi olan bu halk, ülkesine dönme umudunu gerçeğe dönüştürmenin peşini bırakmamış…  

Maxmur’un da hiç büyümeyen topraklarına döndükten sonra büyümeye başlayacak olan Hanzalaları çok. 2014 yılında DAİŞ çetelerinin Maxmur’a saldırısında, son nefesini verirken bile halkının sesi olmayı sürdüren gazeteci Deniz Fırat’ı, Maxmur’da doğan, büyüyen ve Kürt özgürlük gerillası olmayı seçen ve Dersim dağlarında bir özgürlük gerillasıyken Türk ordusuyla girdiği bir çatışmada yaşamını yitiren Hindistan Penaber’i var. Zulmün ve faşizmin yarattığı hikayeler birbirine çok benzer. Irkı, dini, dili değişse de, yaşananlar ve yaşatılanlar birbirinin tekrarı. Direnme biçimi de öyle. Küçücük avuçlarına aldıkları taşlarla panzerlerden, zırhlı araçlardan yapılan yayılım ateşlerine karşı kendisini savunan Filistinli ve Kürt çocukları hep aynı karelerde çıktı karşımıza. 

Newroz bayramını kutlamak için geldiği Amed’de Türk polisinin hedef gözeterek ateş açması sonucu çıplak bedenindeki acıyla gözlerimizin önünde yaşamını yitiren gencecik fidan Kemal Kurkut, İsrail askerlerinin gözlerini bağlayarak gözaltına aldığı Filistinli 14 yaşındaki Fevzi El-Junidi’nin de hikayesi aynı ve benzer karelerde çıktı karşımıza.  

‘Kudüs’ üzerinden, Filistin halkının özgürlük mücadelesini, kendisi için iç siyaset malzemesi yapan Recep Tayip Erdoğan, Kürt halkına çektirdiği zulmü meşrulaştırmaktan vazgeçmiyor. Ne büyük çelişki değil mi? Hindistan Penaberî katledenler Filistinli mülteci Hanzala’nın mücadelesini savunuyor. Şimdi katliler söz düellosuna girişmiş. Kim daha çok katil hesabını soruyorlar birbirlerinden. Kürt halkı Erdoğan’ı, Filistin halkı da Netanyahu’yu çok iyi bilir. Bu yüzden bitirirken Netanyahu’dan Erdoğan’a olan şu paragrafı da yazmadan edemedim: “Kendi ülkesinde Kürt köylerini bombalayan, gazetecileri hapse atan, İran’ın uluslararası yaptırımları delmesine yardım eden ve Gazze dahil teröristlerin masum insanları öldürmesine yardım eden bir liderden ahlâk dersi alacak değilim.”