Kentlerde mutsuzluk enerjisi birikiyor. Belli ve sınırlı bir azınlık hariç, kentli insanın büyük bir çoğunluğu, göreceli olarak rahat yaşadığını sanıyor. Parası varsa ihtiyaçlara daha hızlı ulaşabiliyor. Ancak son tahlilde derin bir mutsuzluk yaşıyor.
Buna karşılık, kırsalda yaşayanlar yani köylüler, yaşam koşulları daha zor olmasına rağmen kentliden daha mutludur.
Bu farkı belirleyen birçok neden vardır. Bana göre başat olanları, köylülerin merkezin çekim gücü ve alanının biraz dışında olması, özgür yaşama olan tutkusu, her şeyi metalaştıran kapitalist kültüre olan karşıtlığı ve direncidir.
Türkiye’de kentler, 1930 yılından bu yana seçimlerle iş başına gelen kişi ve partiler tarafından yönetiyor. Bugüne kadar, hiç birisi; ''Ey kentliler, sizi mutsuz edeceğiz, sizin ihtiyaçlarınız bizim için önemli değil, sizi sömüreceğiz, maraba gibi göreceğiz, sizin adınıza bu kenti yönetmeyeceğiz'' demedi. Aksine, bağıra bağıra, söz vere vere, yemin ede ede tersini söylediler. Oy istediler. Biz sizin hizmetkarınız olacağız diyenler de çok oldu.
Bu durumun acı olan bir tarafı da; sınırlı da olsa doğruyu söylemenin dürüstlüğünü göstermediler, dönem sonunda da suçlarını itiraf etmediler, etmiyorlar da. Verili sonuçlara baktığımızda, kocaman bir hayal kırıklığını görüyoruz.
Bugüne kadar, ilk kent oluşumunun mantığını, felsefesini, ideolojisini, politikasını aşan bir yerel yönetim pratiğine daha şahit olamadık. Peki, ilk kentler nasıl oluştu?
Özetle: Dünyada ilk kentsel mekanların oluşumu Mezopotamya’da gerçekleşti. Bu mekanlar güç ve kutsallık üzerinden oluştu. Güçlüler ve kutsallar, sömürdükleri köylülerden korunmak için yerleştikleri mekanların etraflarına, danışman, bugünün ifadesiyle bürokrat ve koruyucu-askerler yerleştirdiler. Artık her şey bu "demir çekirdek” için vardı. Kararlar bunlarla ve bunlar için alınıyordu. Yapılanlardan da en fazla bunlar istifade ederdi.
Bu çekirdeğin başta günlük olmak üzere gereksinim duyduğu ihtiyaçların karşılanması için yeni-farklı bir kitleye ihtiyaç duyuldu. Güçlüler ve kutsallar bu halkanın oluşumunda seçici oldular.
Ardından gücün nimetlerinden istifade etmek isteyen kesimler kentlere yöneldi. Daha sonra, bugün varoş diye tabir edilen "kentli halka”nın ana kaynağını, yönetenlerin ekonomik teröründen dolayı kırdan-köyden göç edip "umut arayanlar” oluşturdu.
Dün olduğu gibi bugün de, imardan sosyal alan faaliyetlerin çeşitlendirilmesi ve genişletilmesine, günlük yaşamı kolaylaştıran alt yapı, yol, su, yeşil alandan temizlik hizmetlerine kadar tüm faaliyetlerde demir çekirdeğin talep, çıkar ve beklentileri esas alınmaktadır.
Personel politikasının doğru, yerinde, kapasite ve liyakatin dikkate alındığına ne kadar şahit olduk, buna dair söylem geliştiren kaç insana rastladık?
Varlıklı olmanın, yönetime yakın olmanın hukuku istihdam politikasında belirleyici oluyor. Demir çekirdeğin pisliğini, çöpünü toplama, kanalizasyonlarını açık tutma işi; diğer kentli kitleye ancak bu iş vardır diyerek yaptırılıyor.
Yerel yönetimin pratik alanında deneyimli, bürokrasisinde uzun yıllar çalışmış bir dostum geçenlerde benimle bir anekdot paylaştı. ”Birçok kararda olduğu gibi sağlık alanı ile ilgili kararlar, doktorun bilimsel açıklamalarına rağmen 'marangoz ustaları' tarafından alınıyor. Çıkan kararlar ya uygulanmıyor ya da uygulandığında facia denilecek sonuçlarla yol açıyor.”
İnanın ki, katılımcılık, açıklık, hesap verebilirlikte; bazen bunu en fazla diline pelesenk edenler çirkinleştiriyor.
Birçok yerel yönetici savunmalarını şöyle formüle ediyor; "binlerce çeper kentlisi art niyetlidir, çıkarcıdır, rant peşinde koşuyor”. Olabilir ve vardır da. Ancak onlara şunu sormaya da hakkımız vardır. Kentin ana çekirdeği en büyük rantçı, sömürücü, takiyeci değil mi? Çeperiniz içinde de böyleleri yok mu? Şirik mi istemiyorsunuz?
Mutsuzluk, bünyesinde büyük bir enerji oluşturur. Bu nedenle; kentler, zembereği boşalmaya hazır saatli bir bombaya dönüşmüştür. Maazallah patlarsa, tahribat ve sonuçları ağır olacaktır.
Cemaatler ve onun total siyasi iradesi olan AKP, ağırlıklı olarak Kürdistan’ın değil diğer kentlerde, demir çekirdeğin dışında kalan kentli kesimi maneviyat değerleri ile buluşturarak bu patlamayı biraz ötelemiş durumda. Ancak bunun kalıcı olduğunu düşünmemek gerekir.
Kürdistani kentlerde bu patlamanın önlenebilir olduğunu ve bu patlamayı önleyebilecek tek gücün de geleceğe ilişkin ütopyası büyük olan ideolojik, politik dinamik olduğuna inanıyorum.