1943 yılının bir şafak sökümü. Seher aydınlığı…
Ve geceden kalma bir yorgunluk. Hoyrat bir günün başlangıcı yani. Sessiz ve serin bir şimal yeli esip duruyor. Tan kızıllığının dağlara düşen şavkıyla alay edercesine.
Sözcüklerin kifayetsizliğine takılır tüm duygular.
Kelamın çaresizliğine.
Lal olmuştur artık tüm kelimeler.
Lakin bakışlar yetişir imdada! Yüklenir tümünü. Ağırlığına aldırış etmeden. Çığlık çığlığa, gürül gürül akan bir ırmak gibi. Durmadan. Soluk soluğa. Zamanla yarışır gibi omuz vererek tüm duygulara.
Dağlar ses verir bakışlara. Ne de olsa dağlar anlar yine dağlı olanı. Almak ister, haramilerden onları. Çünkü “bu dağlar, kardeş dağlar, kadrini bilir. Evvel Allah bu eller utandırmaz adamı.” Vermez ellere.
Fakat ferman nettir. Vurulacaktır ömürler. Tüm hikayeleriyle.
Vakitlerden bir Temmuz sabahı.
Hudut boyları suskun.
Sadece bir yudum soluk vardı geriye. Bir nefeslik ömür...
Buna rağmen kuralı olmayan cümleler döküldü dudaklardan. İmlası bozuk bir Türkçe ile;
Anlam, manasızlık denizinde boğuldu!
Biri çocuktu daha. Biri yaşlı. Biri kadın…
Ve otuz üç can!
Islah etmek içindi tüm bunlar. Şark diyarında asi, hain ve kaçakçıyı! Erkan-ı fermî’ye kafa tutanı. Devlet-i Ali’den olmayanı.
Yani Kürdü!...
Plan yıllar önce yapılmış; dil yasaklanmış, kültür yok sayılmıştı. Ve hakikat bir sır olmuştu, Kaf dağının ardında. Geriye vurmak kalıyordu Kürdü.
Önce kolları bağladılar. Sonra gözleri.
Son sözleri bile olmadı, dudaklardan dökülen duadan hariç. O da duyulma korkusuyla sessiz. Başı kırık, sonu dökük bir Arapça ile. Ne dediğini kendi bile bilmeden.
Ve yargısız bir mitralyöz çalıştı, infaz mührünü uygularken. Son kez edilen dualar dudaklarda dağlandı. Ve kimsesiz kaldı tanrı!
Otuz üç besmele, otuz üç kez vurulurken seher yelinin serinliğinde.
Kurşunlanmış ayetler kalmıştı.
Göğüslere asılı muskalar tılsımını yitirmişti artık. Koruyamamıştı bin yıllık yorgunluğunu içine akıtan anaların duaları.
Ölüm “bağdaş kurmuştu” şimdi yaşamlarına.
Geriye ıslah olmaz cansız bedenler vardı, boylu boyunca.
Biri genç, biri yaşlı, biri kadın…
Ve otuz can!
Hani der ya şair;
“Vurulmuşum
Dağların kuytuluk bir boğazında
Vakitlerden bir sabah namazında
Yatarım
Kanlı, upuzun…”
Bir tek ağıt yakan esen yelin sessizliğiydi. O da tanıktı diye hakikate.
Bir firari gibi yokladı kaçakçının terli tenini. Usul usul; dağ kuytuluklarında ve uçurum boylarında sınanmış tüm bedenleri. Yol yorgunuydu hepsi. Tıraşsız…
Ne dağlar da kekik kokusu vardı artık, ne de patikaların yoldaşlığı. Ölüm aldı tümünü!
Bakışlar beyhude kalmıştı. Dağların doruklarında asi…
Tek tek dolaşıp durdu dağları; otuz üçten birinin bakışları. Her an firari. Her an kaçak. Ovalara küskün. Dağ doruklarını dolaşıp durdu.
Yarenlik etti tüm kaçaklara. Yoldaş oldu göçebe mevsimlere. Bir gün Van’da, bir gün Botan’da. Onlarca kış yaşayıp, bir o kadar yaz gördü. Hep içinde tuttu. İçinde büyüttü intikamını. Kanlıydı hala yüzü.
Fakat ıslah etme, icra ediyordu hükmünü. İlk günün şiddetiyle.
Ne de olsa dağlar hala kaçaktı, kaçakçıydı. Hem “hain” hem de “terörist” idi hala dağlılar. Adları “kard kurd” olanlar. Kendi olmayanlar…
Tarihin yazılı kısmında ihanete uğrayanlar.
Bir gece vaktiydi. Zifiri karanlık bir gece! Mevsimlerden kış. Hangi yana baksan kar. Hangi yana baksan soğuk…
Tespih tanesi gibi dizilmişlerdi. Ayaklar patikanın ezberinde. Açlığı avuçlarına alıp yürüyorlardı. Karanlığa ve soğuğa inat! Umudu, inanca katık etmişlerdi.
Bu defa mitralyöz değildi yüreklerine işleyen. Gecenin karanlığı değil. Soğuk ise hiç değil…
Modern çağın maskesi düşmüş tanrılarıydı ölüm yağdıran. Post modern silahlarıyla…
Ve bir daha öldürülmüştü işte otuz üçten biri. Bu defa biraz daha çocuktu ölümün adı. Biraz daha genç...
Ve biraz daha fazlaydı bu defa “ıslah” olmazlar. Geriye kalan bakışlarda ölmüştü artık.
Ve bir daha karışmıştı anaların zılgıtlarına ağıtlar. Ve bir daha ölüm “bağdaş kurmuştu” yaşamlarına, dağlıların. Kızılca bir kıyamet oturmuştu yüreklerine.
Ve bir kez daha ölmüştü tanrı!
Otuz üç besmele, otuz dört kez vurulurken, karlı bir gecenin açlığında.
Bir seri katliamın anatomisiydi işte doksan yıllık devlet tarihine sığdırılan.
İlhamını Dersim’den, Otuz Kurşun’dan, Zilan’dan;
İlhamını Halepçe’den, Madımak’tan, Maraş’tan alan.
Ve bir yenisi eklenmişti tarihin utanç sayfasına; Roboskî diye!
Tarihin ezberi değil, zalimin zulmüydü kendini tekerrür eden.
Bu defa gece tanıktı olanlara. Bir de belli belirsiz yıldızlar. Ve karanlığa gizlenmiş soğuk yel.
Geriye tamamlanmamış ömürler, yaşanmamış umutlar kalmıştı. Bir de anlatılamamış yaşanmışlıklar… Özlemler, acılar, sevinçler…
Ve bakışlara gizlenmiş çocuksu aşklar…
Yirmisinde bile değildi otuz dörtten biri. Esmer bakışlı, hınzır bir delikanlı. Gençliğin basamaklarını tırmanırken vurulmuştu dağlarda.
Kim bilir ne hayaller kurmuştu yarına dair. Kim bilir, hangi düşle kapamıştı gözlerini geceye…
Kimi çocuktu daha, kimi genç!
Otuz üçten esinlenmiş bir katliama kurban.
“Vurulmuşum
Düşüm, gecelerden kara
Bir hayra yoranım çıkmaz
Canım alırlar ecelsiz
Sığdıramam kitaplara
Şifre buyurmuş bir paşa
Vurulmuşum hiç sorgusuz, yargısız…”
Kimi çocuktu daha, kimi delikanlı...