Dicle Haber Ajansı (DİHA), Jin Haber Ajansı (JINHA), Azadiya Welat gazetesi, Evrensel Kültür ve Tîroj dergileri ile Yüksekova Haber gibi internet sitelerinin de aralarında olduğu 15 medya kuruluşunun kapatılmasını, aralarında bin 267 akademisyenin de olduğu kamu görevlilerinin ihracını, üniversitelerdeki rektörlük seçimlerinin kaldırılarak yetkinin tümden cumhurbaşkanına devredilmesini de içeren son KHK ardından ‘mağdurlardan’ yükselen ilk tepkilerin çoğu, hiç de ‘mağdur’ değildi. 

DİHA editörlerinden Sedat Yılmaz’ın ilk tweet’i, şöyle oldu mesela: “DİHA’nın Angola şubesini kurarız, yine de Kürtleri habersiz bırakmayız. Bu da size dert olsun!”

Memleketin KHK ile kapatılan ilk edebiyat dergisi olma ‘onuruna’ erişen Evrensel Kültür’ün genel yayın yönetmeni Aydın Çubukçu’nun ise kamuya açık ilk cümlesi şuydu: “Evrensel Kültür 25. yaşını kapatılarak kutluyor. Şan olsun. KHK kararıyla kapatılan ilk kültür sanat dergisi. Altın harflerle yaz tarih baba!”

Dünyanın ilk ve tek kadın haber ajansı JINHA, çok kısa bir süre içinde yayınladığı açıklamasında, kararlılıkla sesleniyordu: “Erkek devletin, erkek hükümetin karar verdiği hükümlere boyun eğmeyecek JINHA, kadınların ve kadın mücadelesinin sesi olmaya devam edecek.”

Hedef alınan akademisyenlerden biri olan Erhan Keleşoğlu, daha ilk anda şunları yazıyordu: “Bu akşamki KHK ile üniversiteden atıldım. İstanbul Üniversitesi’nde benimle birlikte atılan herkes Eğitim-Sen’li, muhalif, solcu arkadaşlarım. Rütbe der, takarız.”

Twitter’daki ‘Tililyus Hendekligil’ takma adlı kullanıcı ise, galiba hepimizin duygusunu anlatmıştı mesajıyla: “Kimliklerimizi de iptal edin aşağılık herifler, önce bu kimliği istemiyoruz!”

***

Başka türlü mesajlar da vardı elbette. Mesela, mahallesinin duvarına belli ki hiç ‘Duanla mı yaşıyorum ki bedduanla öleyim’ bile yazılmamış birileri, ‘üç mesleğin (avukatlık, gazetecilik, akademisyenlik) KHK’lar eliyle öldürüldüğünü’ ilan ediyordu. Başka birileri, zulmü ‘hatalı bir yaklaşım’ gibi normatif tanımlarla anlatmaya çalışmakta ısrar ederken, aralarında ‘diktatoryal yöntemlerin uygulanmasından endişe edenler’ bile vardı! Bir başkasının feryadı, arşa yükseliyordu; ama bu nasıl olabilirdi, zulmün bu kadarına da pesti doğrusu!

***

Eski Ahit diyor ki, “Yaşayan her şeye katılan kişi için vardır umut.”

Erich Fromm ise umudu tanımlamaya giriştiği kitabında, edilgenliğe dikkat çekiyor. Diyor ki özetle, oturmuş bekliyorsan, üretmiyorsan, “Ah bir olaydı, ne de güzel olurdu!” demekten gayrısını yapmıyorsan, sana umutlu demenin imkanı yoktur; olsa olsa tembel ve inançsız bir meczup denilebilir.

İktidarın şiddeti, işte tam da buna yöneliktir. Yok edilmek istenen, birer birer kurumlar veya ‘bir yaklaşım’, politik yönelim değil; bilcümle ‘politik özne’dir. Hedefledikleri, her birimizi edilgenleştirmek, seyirci koltuğuna gömmek, belki en fazla ‘adımıza gol atanlara’ ürkekçe kulak verir hale getirmek ve -giderek- inançsızlığımızı güce yozlaşmış bir imâna dönüştürmektir. (Foucault'nun betimlediği 'idam seremonisinde' af mektubunu getirecek haberciden başka oyunu bozacak kimse yoktur ve bu durum iktidarı 'cezalandıran' olmaktan çok 'affeden' olarak güçlü kılar.)

‘Katılım’ mekanizmaları ortadan kalktıkça, müdahale olanaksız görünmeye başladıkça, ‘dürtükleyen’ hakikat de erişilmez kılındıkça özgüvenimizi daha fazla yitirmemiz ve -bağıra bağıra gelen- daha büyük saldırılar karşısında dahi ne mecal ne cesaret bulabilir hale gelmemiz… İşte niyet bu.

***

“İyi de, ne yapabiliriz ki?”

İşte mesela, KHK karşısında ‘kuyruğu dik tutan’ bu tavrı yaygınlaştırabiliriz. ‘Yediğimiz dayaktan’ daha az, attığımızdan daha çok bahsetmekle başlayabiliriz işe; öyle ya, hakikat de zaten bunu gerektirir. Ayrıca mahallede racon kesen abi bile bilir, sürekli yediği dayakla gündem olduğunda, sonunda kestiği raconun iki para etmeyeceğini, kimsenin ondan ‘hayır’ beklemeyeceğini…

***

Şimdi ek olarak, attığımız dayağı anlatmak için daha yaratıcı olmak gereğinin günleri...

Rusya’da, 1900 yılı başında, Lenin öncülüğünde Iskra gazetesi çıkarılmak istendiğinde, bunu yasal yollarla yapabilmenin hiçbir olanağı yoktu. Gazete, Leipzig, Cenevre ve Londra gibi kentlerde çok ince kağıtlara basılıp gizlice ülkeye sokuldu. Binbir yaratıcılıkla Rusya’da dağıtılan balyalarca Iskra, tam da Lenin'in ona yüklediği misyonu oynadı, Sovyet Devrimi fikrini örgütledi.

Bugün artık, gazetelerin balyalarla trenlere yüklendiği devirde yaşamıyoruz. Hatta basılı gazetenin etki gücü kadar ömrünün de tartışılır hale geldiği bir dönem bu. Fakat medyanın manipülatif gücü, her zamankinden fazla… Bizim yaratıcılığımız, adaptasyonumuz ise çoğu zaman sayfa tasarımlarımız kadar eski. Oysa tam şimdi, sansüre karşı ‘mağdur’ değil ‘mağrur’ olabilmek için bugünün yaratıcı yöntemlerini bir an önce öğrenme ve uygulama dönemi. 

1900’lerin başında trenlerdeki gizli bölmelere incecik kağıda basılmış Iskra’yı yüklemek ne idiyse, 90’lı yılların Kürdistan’ında ceketlerin iç cepleri arasında gazete aktarımında uzmanlaşmak ne idiyse, bugün de interneti ve görsel tasarımdaki yenilikleri bilmek ve uygulamak, odur. Üstelik olanak var: Dileyen herkes bir ucundan görev alabilir!