- Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ni değerlendiren sanatçı Nur Sürer: “Herkes bilsin ki korkmadan, cesurca barışa yürümek bu toplumun direnci olacaktır! Bu direnç bizi barışa ve kardeşliğe götürecektir.”
Tiyatro ve sinema sanatçısı Nur Sürer, barışın “ama”sı ve “fakat”ı olamayacağını vurgulayarak, aydınlara cesurca sorumluluk düştüğünü, çerçeve yasanın kapsayıcı olması gerektiğini ve kayyum uygulamalarının barışla çeliştiğini belirtti.
Türkiye’nin cumhuriyet tarihinin başından beri en hassas meselelerinden biri olan Kürt meselesinde yeni bir sürece girilirken, usta oyuncu Nur Sürer, Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nden çerçeve yasaya, aydınların sorumluluğundan kendi hayat hikayesindeki Kürt gerçeğiyle karşılaşma anlarına kadar pek çok konuyu PİRHA’dan Fırat Altıntaş’a değerlendirdi.
Nur Sürer, “Barış sadece tarihsel olgular açısından Kürt-Türk halklarının arasında değil, devlet erki ile özgürlük ve adalet mücadelesi veren her bir insanımız için temel kriter haline gelmelidir. Herkes bilsin ki korkmadan, cesurca barışa yürümek bu toplumun direnci olacaktır! Bu direnç bizi barışa ve kardeşliğe götürecektir” dedi.
“Barışın ‘ama’sı, ‘fakat’ı olmaz”
Nur Sürer, sürecin olumlu olduğunu ancak geçmiş hataların tekrarlanmaması gerektiğini söyleyerek, “Yaşanan onca acı süreçten sonra bu toprakların geleceğe Nazım’ın dizelerindeki gibi “bir orman gibi hür ve bir ağaç gibi kardeşcesine” yaşamın kapısını açması açısından da oldukça olumlu bulduğumu belirtmek isterim. Barışmak gibi bu toprakların mayasında ve kendi özünde olduğu halde çeşitli politik ve siyasi nedenlerle düşülen hatalara düşülmemesi önemlidir. Bu sürece bir iktidar mücadelesinin safhası olarak yüzeyselleştirmemekle beraber, geçmişte düşülen hatalara düşülmemesi için üzerine titreyerek ilerletilmesi gerektiğinin bilincinde olmalıyız. Barışın “ama”sı, fakat’ı olmaz, olmamalıdır” dedi.
‘Kimse kendisini dışarıda hissetmemeli’
Sürecin toplumsal ayağının yeterince güçlü olmadığı yönündeki tartışmalara da değinen Nur Sürer, eleştirilere açık yüreklilikle yaklaşılması gerektiğini vurguladı. Halklar arasında sürecin yeterince içselleştirilemediği noktalarda çaba gösterilmesi gerektiğini belirten sanatçı, “Adı üzerinde bu süreç bir ‘Barış Sürecidir.’ O nedenle kimsenin kendini dışarıda hissetmemesi gerekir. Türkiye halkında Cumhuriyet’e geçiş sürecinde yaşanan ötekileştirme-tekleştirme hatasına düşüldüğü an, Turgut Uyar’ın o hüzünlü dizeleri gibi “Gülünün solduğu akşamdır.” Bu defa barış çiçeğini soldurmayalım” diye ekledi.
‘Aydınlar toplumların gerisine düşmemeli’
Sanatçı ve aydınların rolüne dikkat çeken Nur Sürer, toplum biliminin hiçbir noktasında aydınların geride kalmaması gerektiğini söyledi. Sanatçıların katalizör görevi gördüğünü belirten Nur Sürer, Yılmaz Güney’i örnek göstererek şöyle konuştu:“Sanatçı ise çığır açan katalizör görevi gören yani süreçleri hızlandıran, reaksiyon yaratan bir sınıftır. Yılmaz abiye (Yılmaz Güney) bakın, halkların yaşadığı sorunları anlatmak konusuna zaman-mekan-izleyici triosunun çok ötesine taşımıştır. Onu farklılaştıran 1000 yıllık sorunu bugün yaşanırcasına topluma yansıtabilmesidir. Bunu yapamayan sanatçının toplumsal ve şu anda bulunduğumuz noktada tarihsel görevini yerine getirebilmesi ne yazık ki mümkün olmaz.Sanatçı bu aksiyonunu özgünlüğü ile birleştirdiği cesaretinden alır. Cesaret olmadan bu sürece katkı sunulmaz. (...) Kısacası aydınlara bu süreci cesurca kitleselleştirmek ve anlatmak düşüyor. Korkmasınlar bu toplum kendisine yapılan iyiliği asla unutmaz.”
‘Cesaret olmadan katkı sunulmaz’
“Cesaret olmadan bu sürece katkı sunulmaz” diyen sanatçı, “Kendi gibi düşünmediği için aman dokunmayayım, prodüksiyonun dışında kalırım ses etmeyeyim davranışı hem halkları üzer hem sanatı değersizleştiren bir yaklaşım olur. Bu hataya, son dönemde gelinen en somut barış dönemecinde düşülmemelidir. Kısacası aydınlara bu süreci cesurca kitleselleştirmek ve anlatmak düşüyor. Korkmasınlar bu toplum kendisine yapılan iyiliği asla unutmaz günü gelince sanatçının o kıymetli tavrını yerine koymasını bilir” diye konuştu.
Önder Apo’nun fedakarlığına işaret etti
Sürecin en somut adımlarından biri olan çerçeve yasaya ilişkin eleştirilere de değinen Nur Sürer, barış ve kardeşliğin siyasetçilerin dar çerçevesine sığmayacağını ifade etti. Önder Apo’nun “Meseleleri tümsek yapmayın beni de bahane etmeyin, barışa yürüyün” sözlerini bir fedakarlık olarak ifade eden sanatçı halklara verilenlerin taksit taksit düşünülmemesi gerektiğini söyledi. Nur Sürer, “Sanatçı konusunda “cesur olmalıyız” diye öne çıkış yaptıysam, siyasetçi için de toplum sözleşmesinin gereğini insanca, hakça, kardeşçe yaşama iradesine yakışır biçimde ortaya koyması gerekiyor” diye ekledi.
Kayyum yanlışından dönülmeli
Özellikle kayyum uygulamalarına sert eleştiri getiren Nur Sürer şunları kaydetti:“Bir yandan yüz yıllık savaşı (savaş kelimesini de kullanmak istemiyorum aslında) küskünlüğü ortadan kaldırmak iddiası ile ortaya çıkarken, bir yandan da bir halkın tertemiz iradesini teslim ettiği belediye başkanlarına kayyum atamak akla bilime vicdana ne derseniz deyin terstir. Bu yanlıştan bir an önce dönülmesi gerekmektedir. Barış sadece tarihsel olgular açısından Kürt-Türk halklarının arasında değil, devlet erki ile özgürlük ve adalet mücadelesi veren her bir insanımız için temel kriter haline gelmelidir.”
‘Kürt sorunu’ değil ‘Kürt gerçeği’
Nur Sürer, “Kürt sorunu” ifadesini kullanmayı tercih etmediğini, bunun yerine “Kürt Gerçeği” denmesi gerektiğini vurguladı.
0 yıl sonra bu yakıcı toplumsal olayın anlaşıldığını belirten sanatçı, “Dile kolay tam 50 seneden sonra dünyanın en yakıcı toplumsal olaylarından birisi ile karşılaştığımızın birilerince anlaşılmış olması kıymetlidir. Demek ki üstüne basıp geçmek ile, halının altına süpürmek ile sorunlar çözülmüyor, bu anlaşıldı” dedi. PİRHA
***
‘Kürt kadınlarının direnç hali beni çarptı’
Bir sanatçı olarak kendisinin de bu gerçeklikle çok yalın ve çıplak bir şekilde karşılaştığını ifade eden Nur Sürer, tanıklığını şu sözlerle ifade etti: “Senaryosunu Ahmet Soner’in yazdığı, yönetmenliğini Şerif Gören’in yaptığı Tarık Akan, Hülya Koçyiğit ve Talat Bulut ile beraber 1983 yılında çektiğimiz “Derman” filmi vardır izleyenler hatırlayacaktır.
Film çekimleri için bölgeye gitmek için hazırlık aşamasında mevsim ve bölge şartlarını düşünerek öyle bir hazırlık yapmıştım. Bir gün kat kat kışlık giysiler içerisinde sette dururken bizi izleyen o narin Kürt kadınları ile karşılaştım, üzerlerinde incecik basma fistanlar, yelekler, ayaklarda lastik pabuçlar ve kocaman gözlerle bize bakıyorlardı. Kar kıyamet değil de güzelim Kürt kadınlarının bölgenin kara kışına hiç aldırış etmeden Fikret Otyam tablosundan çıkmışçasına dirençli halleri çarptı beni. Ben de çıkarttım attım üstümdekileri tıpkı onlarmışcasına. Baktım bir süre sonra soğuk vurmuyor insana alışıyorsun. Direnç belki de insanın korkularının üzerine gitmesidir.”
‘Barışsızlığın acısını hissettim’
Bu karşılaşmanın kendisini Kürt halkının ve özellikle kadınlarının yanına çektiğini belirten Nur Sürer konuşmasını şu sözlerle tamamladı: “Kendim de çocukluğumdan beri öyle inatçı öyle dirençli bir kadın olmuşumdur hep. Belki de bu beni aldı çekti ve koydu Kürt halkının ve özellikle kadınlarının yanına. Savaşın, kayıpların ve acıların bile yıkamadığı bir halkı ve yaşadığı o ağır süreci benim hikayeme ekleyen enstantene budur. O günden bu zamana Cumartesi Anneleri başta olmak üzere barışsızlığın ne kadar acı olduğunu her zaman yüreğimin en derininde hissetmişimdir.
Son söz olarak; herkes bilsin ki korkmadan cesurca barışa yürümek bu toplumun direnci olacaktır! Bu direnç bizi barışa ve kardeşliğe götürecektir.”