Sabah, yeni bir “Türk tipi yeni bir icat” ile uyandık: General çoğunluklu Milli Güvenlik Kurulu aldığı kararla, Türk devleti resmen korsanlık (haydut) sürecine geçiyordu.

Medyada ilan edilen karara göre, başında, fukara bir Kürdün oğlu olan eski başçavuş Hakan Fidan’ın bulunduğu MİT, Türk devleti adına dünyayı kolaçan edip düşman kişileri tek tek tespit ettikten sonra kaçırıp ülkeye getirecek ve Türk adaletinin demir pençelerine teslim edecekti.

Kısacası, Türkün dindar ve kindar adaletleri, dünya çapında düşman avına çıkıyordu.

Artık yer yüzünde evrenin hukuku değil, korsanın, İhvan (Müslüman Kardeşler) “dindarlık ve kindarlığına uygun” düzende olan kanunları geçerliydi...

Hakan Fidan’ın başkomutasındaki çeteler, kin ve öfke dolu olarak dünyayı, düşmana dar edeceklerdi.

Bizim için, şaşılacak bir durum değil, bu.

100 yıldır, ağırlıklı olarak içerde olmak üzere, zaten yaptıkları budur.

1990’lar, 1920-1938 zaman kesidinin devamıydı. İnsanlar yataklarından alınıp götürülüyordu. Haydutlar yol kesiyordu. Gün ışığında, bakan gözlerin önünde köyler basılıyor, insanlar bir araya toplanıyor, sonra seçilenler alınıp götürülüyordu.

Bunlardan bir kısmının kemiği terk edilmiş su kuyularında bulundu. Bazılarının kemikleri kazı yapılan askeri kışla bahçelerinde, yerden fırladı.

Suç üstü yakalanan devlet, yalan-dolanla, davaları zamana yayarak kendini kurtarmaya çalıştı. Ama baş katiller de, tetikçiler de belliydi, biliniyordu.

Tetikçiler, yani cellatlar, Hakan Fidan gibi Kürtlükle ilgisi, ilintisi olmayan birer Kürttü. Yani Kürtlükten istifa etmiş, ücreti mukabilinde halkına silah çekmiş birer yaratık…

Bunlardan bazıları, daha sonra utançtan terki diyar ettiler. Yüzlerini değiştirdi, bazıları. Kimileri saklandı. Kimileri, Solhanlı Mahmut Yıldırım gibi yaşayıp yaşamadığı da belirsiz birer kayıp.

Ama onları kullananlar, “büyük Türk büyüğü“ mevkilerinde yaşadı, yaşamaya devam ediyorlar. İsmail Metin Temel, bunlardan biriydi. İtirafçıların başında, dağlarda dolaşan bir insan avcısı…

 O şimdi ordu komutanı olarak, Recep Erdoğan’ın gözde  baş muhafızlarındandır. Eski tetikçi arkadaşları da kendi halkının hainleri…

Dönemin insan avcılarından biri de Musa Çitildi. Kendisi tecavüzcülükten sanıktı. Şükran kadın, mahkemede “tü yüzüne„ diyerek yüzüne tükürmüştü. AKP, tükrüğü başarı nişanı saymış, onu general yapmış, bu arada beraat ettirmişti. Kulp köylülerinin katili General Yavuz Ertürk, daha yeni Türk adaleti tarafından yıkanıp aklandı.

Aynı devlet, günü geldiğinde Hakan Fidan’a sahip çıkacak mı bilemiyorum. Ama onu şimdi insan kaçıran çetenin başı olarak kullanıyorlar.  

Yani kötülüğün evladı olarak...

Kötülük ve kötücüllük, uluslararası korsanlık olarak karşımızda.

Dünya bana ne diyecek, nasıl bir tepki gösterecek göreceğiz. Ama, Kürtler bu soy eşkıyalığa alışıktır. Yeni bir durum ve eşkıyalığın ilk örneği değil.

Bunlara karşı insani değerler arayışına giren herkes, Ahmet Kaya’nın sözü ile, sonuca peşinen “eyvallah  gözüm” diyen insanlardır.

Zindanda tutulan Selahattin Demirtaş, İdris Baluken, Gültan Kışanak ve arkadaşları zengin olmak için, öne çıkmadılar. Türk devletinin başlarından aşağıya güller, çiçekler dökeceğini de beklemediler. Zalimin gazabını bilerek, öne çıktılar.

Diasporada olan Osman Baydemir, Hasip Kaplan, Hatip Dicle ve ötekiler de…

Faysal Sarıyıldız, Cizre’de insanları da diri diri yakan katillerin yüzüne ışık tutarken, reislerinin gazabını biliyordu.

Halkının acıları yanında yer alan her Kürt için, bütün dünya parçaları birer mücadele  alanıdır. Urfa eski milletvekili İbrahim Ayhan’ı, ölüm Hêwler’de buldu.

Demem o ki Kürtler, yer yüzüne dağılmış eski Yahudileri andırıyor.

Ancak tek farkla. Yahudilerin hayali uzak, umutları cılızdı. O nedenle, ana yurtları ve özgürlüklerine kavuşmak için binlerce yıl beklediler.

Kürtlerin ise önü, akrası avantalarla dolu. Umut, avuçlarının içinde nefesleniyor. Değişen dünya şartları, onlara, uzanıp dokunulacak kadar yakın geleceği müjdeliyor.

 Kürtlerin özlemleri de öfkeleri de dipdiri…

Kötü adamlar, o yüzden daha çok kötüleşiyor ve insan eti çiğniyip şerbet niyetine, tas tas Kürt kanı içiyor gibi eza, cefa dayatıyorlar. Yıldırmak için, onlara ait yer yüzünü yakmayı,  kendi güvenliklerinin şartı olarak görüyorlar.  

Reisleri insanlık çıkışın kanıtı olarak, okul açılışında, karşısında dizili öğrencilere gül kokulu bir gelecek sunmuş gibi bir övünmeyle, “Cudi dağını, Herekol’u yerle bir ettik“ diyor, körpecik beyinlere insan öldürmenin hazını aşılıyordu.

Bu ırkçılığın kendinden geçmiş haliydi. Haydutlaşma...

Bu yüzden Cudi’yi ateşe veriyorlardı. Eski çağ korsanları ve sömürgeciler de bunu yapıyorlardı. Britanya’nın, Fransa ve İspanyolların yangınları, sayısız romana, sinemaya konu oldu. Hitler de, yangını silah olarak kullanıyordu.

Ama  bu çağda,Türk devleti tek başına bir istisnadır. Doğayı yakan bir başkası yok.

Cudi dağında alevler, ağaçların tepelerinden akarak yayılıyordu. Türk ordusu da, kimse ilişmesin, bir güvercin gagasıyla su taşımasın diye yangına bekçilik ediyordu.

Kötücülüğün evladı olmak, bu demek olmalıydı….