Küçük Sedat Pekerler türetiliyor

Yılmaz Hun
- Milletvekilleriyle birlikte Maraş'a gittik, cenazelere katıldık, aileleri ziyaret ettik. Günler geçti, Maraş da Siverek de unutuldu. Aileler acılarıyla baş başa kaldı. Sabah okula gönderdikleri çocuklarının cenazelerini aldılar. Sorumlu yalnızca suça sürüklenen o çocuk değil, devlettir, iktidardır, toplumdur.
- Her yerde küçük Sedat Pekerler görüyoruz. Adalet duygusunun zedelendiği, eşitsizliğin arttığı, cezasızlığın olduğu bir ortamda itibar görenler, kendi hukukunu uyguluyor, çeteleşiyor. Eğitimden, adalete her şeyin terazisi bozuldu. Normalleşen çeteleşmedir, mafyadır. Sonuçlarını da bugün yaşıyoruz.
AZİZ ORUÇ
Siverek’te başlayıp Maraş’ta devam eden okullardaki silahlı saldırılar, Türkiye’de eğitim ortamlarında uzun süredir biriken şiddet sorununu yeniden görünür kıldı. Halk, bu tür olayların tekil ve rastlantısal olmadığını; aksine yıllardır ihmal edilen yapısal problemlerin bir sonucu olarak ortaya çıktığını daha yüksek sesle dile getiriyor. Özellikle sosyal medya açısından şiddetin daha hızlı yayılması ve kimi zaman sıradanlaşması tartışma konusu olurken, eğitim alanında cemaat ve tarikatların artan etkisi de eleştirilerin merkezinde yer alıyor. Bunun yanı sıra, farklı kültürel kimliklerin eğitim içinde yeterince korunamaması ve zaman zaman gündeme gelen asimilasyon tartışmaları, sorunun yalnızca güvenlik meselesi değil, aynı zamanda daha geniş bir toplumsal ve politik çerçevede ele alınması gerektiğini gösteriyor.
Maraş saldırısı sonrasında DEM Parti heyetiyle birlikte kente ilk gidenlerden biri olan Eğitim Kültür Gençlik ve Spor Komisyonu üyesi DEM Parti Iğdır Milletvekili Yılmaz Hun, Türkiye’deki eğitim sistemine, mafya kültürüne, iktidarın politikalarına ve sonrasında yaşananlara ilişkin gazetemizin sorularını yanıtladı.
Siverek ve Maraş’ta yaşanan silahlı saldırılar hakkında ne düşünüyorsunuz? Bu saldırılar kaynağını nereden alıyor?
Yaşananlar toplumsal çürümenin dışavurumudur. Toplumsal arka planını okuduğumuzda da tarihsel bir geçmişle alakalı olduğunu görebiliyoruz. Türkiye’nin eğitim ve siyasal sistemiyle direkt alakalıdır. Cumhuriyet tarihi boyunca nasıl bir eğitim sistemi, nasıl bir toplum yaratırız diye düşünüldü. Türkiye Cumhuriyeti devleti asimilasyoncu politikalarla Sünni ve Türk vatandaşlar yaratmak istedi. Türkiye çok kültürlü, çok dinli, çok inançlı bir ülkedir. Bütün bunları birbirine benzeştirme, herkesi Türk yapma, Türk kimliği etrafında toparlama düşüncesi vardı. Bu da beraberinde zora dayalı, bilimsel olmayan eğitim sistemini getirdi. Bunun için de kimi aparatlara ihtiyaç vardı. İlk olarak baskı politikası yani askeri yöntemlerle bir eğitim sistemi düzenlemeye çalıştılar. Sonra da buna camiler, karakollar, dernekler, tarikatlar, cemaatler dahil edildi.
Bu argümanlarla ‘nasıl itaatkar bir toplum yaratabilirim’ denildi. Cemaatlerin ve tarikatların önü açıldı; yeni eğitim sistemi yaratmak için politikalar yürüttüler. Düşünemeyen itaat eden bir toplum yarattılar. Türkiye eğitim sistemi dünya eğitim sistemlerinden çok kopuk, bilimsellikten, eşitlikten, özgürlükten, sorgulamaktan çok uzak. Baskı politikalarıyla çocuklar okula yabancı hale getirildi, zorla karakola götürülür gibi okula gönderildi. Okullar bilim, araştırma üretmiyor, sevgi üretmiyor. Çocuklar okullarda geleceğini inşa edemiyor. Özgürlükler, eşitlik, insan hakları kısıtlandı, törpülendi. Üniversitelerde akademisyenler ihraç edildi, yerine iktidara yakın isimler atandı. Sorgulayan değil, itaat eden bir üniversite yaratıldı. Eğitime büyük bir darbe yapıldı. Dolayısıyla bu olayları yalnızca bugün üzerinden okuyamayız. Dışa vurulan şiddet, işkence, ölüm zora dayalı yaratılmak istenen eğitimin sonucudur.
Bu tür saldırılar bireysel patlamalar mı, toplumsal bir bunalımın sonucu mu?
Türkiye’deki patlamanın birçok boyutu var. Türkiye'deki güvenlikçi politikalar, gençliğin geleceksizleştirilmesi, güvencesizlik şiddetin normalleşmesine etki ediyor. BİM'de, A101'de emeği sömürülen binlerce üniversite mezunu var. Hayalini kurduğu mesleği icra eden değil, asgari ücretle çalışmak zorunda bırakılan bir gençlik var. Dolayısıyla bu büyük bir patlama ve geleceksiz bir toplum yarattı. Bunun da iki yönü var. Bir tanesi ötekiler, bir tanesi de berikiler. Berikiler kimlerden oluşuyor? İktidara yakın ailelerin çocukları torpillerle işlere giriyorlar, geleceğini görebiliyor. Bir de ötekiler var, kim bunlar? Türkiye'de toplumun yarısından fazlası olan ötekiler, muhalifler toptancı bir mantıkla sistem dışına itiliyor. Dolayısıyla bu insanlarda bir bunalım yaratıyor. İnsanlar ya ülkelerini bırakıp, yurt dışına kaçmak ya da itaat etmek zorunda kalıyor. Bu da toplumda bir birikim, bir enerji oluşturuyor ve bir yerde büyük bir patlamayla sonuçlanıyor. Bugün Maraş’ta, Siverek’te yarın başka bir yerde. Bu düzen dikiş tutmuyor; değişmesi, eşitliğin sağlanması gerekiyor. Eşitlerin olmadığı bir ülkede böyle sorunların ortaya çıkması muhtemeldir.
Siyasi yozlaşma toplumun genel ahlakını nasıl etkiliyor?
AKP iktidarıyla birlikte bir yandaşlık kültürü oluşturuldu. Öncesine dayanan bir cemaatin devlete hakim olması ile başlayan bir yozlaşma vardı. Sınavlarda soru çalmalar, kadroların satılması gibi birçok sorun yaşandı. Devletin kamusunun yozlaştığı zamanlar yaşadık. O kültür AKP iktidarına da aktarıldı. Süleyman Soylu'nun İçişleri Bakanı olduğu dönemde kadın cinayetleri arttı, devlet yapısı çeteleşti, siyasi yozlaşma her alana yayıldı. Büyük bir çeteleşme ve mafyalaşma yaşandı. Son 10 yılda toplum üzerinde norm-dışı, kanun dışı birçok yozlaşma meydana geldi. Devletin içine yerleşen kimi kesimler, devletin de gücünü arkasına alarak kamu imkanlarıyla onlarca suç işledi. Yaşananlar kadın cinayetlerinde, yolsuzluklarda, yozlaşmalarda ortaya çıkıyor. Bunun bir yansıması da eğitimdir. Toplumu, ahlakını, kültürünü etkiliyor.
Eğitim sistemi nasıl bir toplum inşa etmeye çalışıyor? Özel okullardan YİBO'lara kadar uzanan eğitim alanlarının ne tür etkileri var?
Geçmişin YİBO’ları, bugünün ÇEDES’i (Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum), MESEM’i (Mesleki Eğitim Merkezi) olarak devam ediyor. YİBO’larda Kürt çocukları dillerinden, kültüründen uzaklaştırıldı. Bugün farklı uygulamalarla Türkiye’de milyonlarca çocuk itaatkar ve düşmanlaştırıcı politikalarıyla kendi varlığından uzaklaştırılıyor. Bu da çok katmanlı bir sorun.
Cumhuriyet tarihi boyunca devleti yönetenler asker kafalı, sorgulamayan, rahat yönetebilecekleri bir toplum yaratmak istedi. Yöntem olarak da eğitimi kullandılar. Anaokullarından üniversiteye kadar bu militarist, düşmanlaştırıcı politika işlettikler. YİBO’larda bunun en önemli parçasıydı. Kürt çocuklarını düşürmek istediler. YİBO’lar gitti ama yeri hiç boş kalmadı; cemaat okulları, tarikatlar geldi. Öyle güçlendiler ki devletten bağımsız bir şekilde hareket etmeye başladılar. Bu dönemde ise ÇEDES uygulamaları ortaya çıktı. ÇEDES'lerle eğitimde, okulda imamları, vaizleri, tarikatçıları görmeye başladık. Türk-Sünni eksenli bir eğitim verilmeye başlandı. Alevi, Kürt çocukları okullarda, yurtlarda milli eğitimin eliyle ÇEDES programlarıyla asimile edilmek istendi.
Bir de MESEM var. MESEM’ler çocukları bir şekilde eğitimden uzaklaştıran, ucuz iş gücü olarak çalıştıran bir mekanizma. Çocuklar çalışmaması gereken, tehlikeli iş gruplarında çalıştırılıyor, okuldan uzaklaştırılıyor. Geçen yıl MESEM’lerde 16 çocuğu kaybettik.
Bu iki program eğitimin kangrenleşmiş halidir. MESEM’le çocuk fiziki olarak toplumdan uzaklaştırılıp, kaybedilirken, ÇEDES ile zihni ve fikri olarak kaybettiriliyor. Bu yöntemlerle Türkiye’de bir nesil yok ediliyor, katlediliyor. Yansıması da toplumda görülüyor.
Gelişen mafya kültürü ile şiddetin yaygınlaşması arasında nasıl bir ilişki görüyorsunuz?
Mafya kültürü yaygın olduğu kadar normalleşti de. Şiddet kültürü, erkek odaklı zihniyet, yok edici, saldırgan yaklaşımlarla çokça karşı karşıya kalıyoruz. Toplumu yozlaştıran, susturan, uyuşturan bir anlayış var. Kadını yok sayan, şiddeti normalleştiren, erkek odaklı bir kültür oluşturulmaya çalışılıyor. Kurtar Vadisi bunun en önemli örneklerinden biri. Bunlar da aslında topluma zarar vererek kutuplaştırıyor; cezasızlık politikasıyla şiddete dayalı bir kültür oluşturmaya çalışıyorlar. Şimdi de somut olarak örneklerini görüyoruz. Her gün dizilerde izlediğimiz mafyatik karakterleri bu kez toplumun içinde görüyoruz. Kürdistan'da da aşiretçilik adı altında ortaya çıkıyor. Dizide izlediğimiz her şey toplumda normalleşiyor. Sonuçları ise çok ağır oluyor.
Sedat Peker gibi figürlerin dijital dünyada birer “idol” haline gelmesi, mafyatik davranışların bir yaşam tarzına dönüşmesine nasıl zemin hazırlıyor?
Her yerde küçük Sedat Pekerler görüyoruz. Sedat Peker'in kullandığı kelimeler üzerine kendini tarifleyen, o jargon üzerinden kendini var eden kişiliklerle karşılaşıyoruz. Adalet duygusunun zedelendiği, eşitsizliğin arttığı, cezasızlığın olduğu bir ortamda itibar görenler, kendi hukukunu uyguluyor, çeteleşiyor. “Sedat Peker'e güveniyoruz” diyen kişiler, kesimler var. Çünkü iktidara, hukuka, adalete güvenmiyor; güçlüye, çeteye, kısa yoldan sorunu çözene inanıyor, güveniyor. Gençler de Sedat Peker gibi davranıyor, sorun olduğunda onun gibi çözmek istiyor: sözle olmayınca silahla. Sedat Peker yapabiliyorsa ben de yaparım diyorlar. Sonuç ise ülkedeki suç oranı oluyor. 400 bini aşkın suçlu cezaevlerinde. Eğitimden, adalete kadar her şeyin terazisi bozuldu. Normalleşen çeteleşmedir, mafyadır, kendi hukukunu uygulamaktır. Sonuçlarını ise bugün yaşıyoruz.
Bozulan sadece toplumun ahlakı mı, yoksa çocuktan katil yaratan bu devletin siyaseti mi?
Toplumda yaratılan çürüme de devlet kültürünün bir sonucudur. Hrant Dink’i bir çocuğa katlettirenler toplumda binlerce yeni çocuk katil yarattı. Maraş’ta bir çocuk beş silahla, 7 şarjörle 10 kişiyi katletti. Tek suçlu çocuk mu yoksa katil yaratan bu sistem mi? Suçlu toplumdur, sistemdir. Emniyet müdürünün evinde bunca silah neden var? Türkiye'de 30-40 milyon silah var. Bunun yalnızca yüzde 15’i kayıtlı. Bugüne kadar Türkiye'de işlenen suçların yüzde 85'i bu kayıtsız silahlarla işlendi. Ülkede iki kişiden birinde silah var. Bu silah sevdası, bu silahlanma oranları korkunç bir sonuç da doğurdu, doğuracak.
Saldırı sonrasında DEM Parti heyetiyle bölgeye gidenlerden biriydiniz. Neler gözlemlediniz? Maraş’ta, Siverek’te nasıl bir psikolojiyle karşılaştınız?
Milletvekilleriyle birlikte Maraş'a gittik, cenazelere katıldık, mezarlığa da gittik. Siverek'e de gittik, aileleri ziyaret ettik. Ailelerin tümü şaşkındı. İktidardan umutlarını kesmişlerdi. Toplum da iktidarla bu sorunların çözülmeyeceğini görüyor. Umudunu yitirmiş aslında. 10 kişinin öldüğü, 35 kişinin yaralandığı bir yerde, dünyanın neresinde olursa olsun sorumlular istifa eder, iktidar halka hesap verir. Ama AKP iktidarında öyle bir şey görülmüyor. Günler geçti, Maraş da Siverek de unutuldu. Aileler acılarıyla baş başa kaldı.
Aileler, “Depremi yaşadık, deprem bu kadar bizi etkilemedi, psikolojimizi bozmadı, yıpratmadı” dediler. “Gençlerimizin birbirini öldürmesi, katliam yapması korkunç bir olay” dediler. Küçücük çocuklar, çocukları katletti. Aileler, “Bu acı başka bir acıdır. Bu iktidar döneminde deprem yaşadık, yakınlarımızı kaybettik; şimdi de çocuklarımızı kaybettik” diyorlardı. Aileler öfkeliydi, kabul etmiyorlardı. Sabah okula gönderdikleri çocuklarının cenazelerini aldılar. Sorumluların hesap vermesini istiyorlar. Sorumlu yalnızca suça sürüklenen o çocuk değil, devlettir, iktidardır, toplumdur.







