Sol da kendi tarihiyle yüzleşmeli

1 Mayıs

1 Mayıs

1 Mayıs 1977 katliamının üzerinden 49 yıl geçti. Taksim Meydanı şimdi de işçi ve emekçilere yasaklı

  • 1 Mayıs Katliamı tanıklarından tarihçi Erdoğan Aydın, yalnızca devletin rolüne değil, solun kendi tarihine de eleştirel bakılması gerektiğini belirterek,“Sol da kendi tarihiyle yüzleşmeli” dedi.

ERDOĞAN ALAYUMAT/İSTANBUL

1 Mayıs 1977 katliamına tanıklık eden tarihçi Erdoğan Aydın, yükselen işçi hareketini bastırmaya yönelik planlı bir operasyon yapıldığını vurgulayarak, aradan geçen on yıllara rağmen katliamın hala aydınlatılmadığının altını çizdi.

Tarihçi Erdoğan Aydın ile hem katliamın arka planını hem de günümüze uzanan etkilerini konuştuk.

Dönemin siyasal atmosferi açısından o günü nasıl değerlendiriyorsunuz?

1977 1 Mayıs’ı, sınıf eksenli kitle hareketinin en geniş katılımlı ve en yüksek moral gücüne ulaştığı etkinlikti. Bu yönü çok belirleyiciydi. Mitingin ilerleyen saatlerinde Sular İdaresi binası ve o zamanki adıyla Intercontinental Oteli (Marmara) üzerinden kalabalığa ateş açılmasının arka planında bu yatıyordu. Çünkü sınıf mücadelesi, sosyalist ve sendikal örgütlenme ciddi bir tehdit olarak görülmeye başlandı. Emek ve sosyalizm hareketinin artık durdurulamaz hale geldiği düşüncesi, büyük bir panik yarattı ve bu nedenle sınıf hareketinin önünü kesmeye yönelik bir saldırı gerçekleşti. 1 Mayıs’taki müdahale de bu çerçevede ortaya çıktı.

Kuşkusuz şunu da belirtmek gerekir: O dönemde sol hareketler arasında ciddi bir gerilim vardı. Özellikle TKP çizgisindeki yapılar ile Sovyetler’e “sosyal emperyalist” diyen gruplar arasındaki ayrışma, kendi yayın organlarına da yansıyacak kadar sertleşmişti. Devlet de bu gerilimli ortamı iyi değerlendirdi. DİSK’in kürsüyü kontrol etmesi ve bazı sol grupların alana alınmaması yönündeki ısrarı ile diğer sosyalist çevrelerin buna karşı meydana girmeyi bir tür kimlik meselesi haline getirmesi, ortamı daha da gerginleştirdi. Bu karşılıklı sertleşme, devlet ya da kontrgerilla açısından provokasyonu kolaylaştıran bir zemin yarattı.

Asıl sorun, o dönemde kitle hareketinin olağanüstü biçimde yükselmesi ve neredeyse durdurulamaz hale gelmesiydi. Bu nedenle müdahalenin arkasındaki temel nedenin kontrgerilla olduğunu söylemek gerekir.

Bu noktada hem sol içi hataları görmek hem de asıl sorumluluğun kontrgerilla olduğunu unutmamak gerekir. Olayın önceden planlandığı da görülüyor. Ateş açılmasının ardından oluşan panik ortamında panzerlerin alanda kaçışan insanları ezmesi ve sirenlerle bu panik halinin daha da büyütülmesi, yaşananların sistematik bir müdahale olduğunu gösteriyor.

Ne yazık ki 77 katliamından sonraki süreçte, kontrgerillanın amacına ulaştığını gösteren çok net veriler var. Nitekim bu tarih kitle hareketinin sendelemesi ve giderek gerilemesinin de tarihi. Bu noktada 1977’de alanları dolduranlar, Türkiye’de gerçek anlamda sivil toplumu ifade ediyordu. Bu, devletin ve sermayenin baskın olduğu düzene karşı; yurttaşlık hakkını, eşitliği ve özgürlüğü temsil eden geniş bir toplumsal hareketti.

Burada sadece iç dinamiklerden söz etmek de yeterli değil. Bu süreçte uluslararası güç dengeleri ve özellikle NATO’nun doğrudan etkisi vardı. İstanbul’daki 1 Mayıs, Maraş ve Çorum gibi katliamlar, sadece yerel değil, daha geniş bağlantıları olan bir güç ve denge içinde değerlendirilmelidir.

Silah sesleri duyulduğunda meydanda nasıl bir tablo oluştu?

Orada yaşamını yitirenler ağırlıklı olarak kendini koruma refleksi daha zayıf olan insanlardı ama olay sırasında bazı kritik durumlar da yaşandı. Örneğin Kazancı Yokuşu’nda bir kamyonun bulunması, kaçışın mümkün olduğu bir hattı kapattı. Bu nedenle insanlar o noktada sıkıştı, devrilenlerin ve üstünden geçilenlerin etkisiyle nefessiz kalmalar oldu ve ölüm sayısı ciddi biçimde arttı. Atatürk Heykeli ile Kazancı Yokuşu arasındaki bölgede çok sayıda kişi kurşunlarla hayatını kaybetti. Bir süre sonra panzerlerin devreye girmesiyle ezilerek ölenler de oldu. Bu tablo, güvenlik güçlerinin kitleyi korumaktan çok, yaralıların hastaneye taşınmasını bile zorlaştıran bir tutum içinde olduğunu da gösterdi.

Aradan geçen 49 yıla rağmen tam anlamıyla aydınlatılamadı. Bu, ‘cezasızlık’ tartışmalarının neresinde duruyor?

Tam ortasında duran bir mesele. Türkiye’de ne bu katliam ne de benzeri olaylar gerçekten aydınlatılabildi. 6-7 Eylül’den Rumlara ve Ermenilere yönelik saldırılara, Alevilere, Kürtlere, öğrencilere ve işçi hareketlerine kadar uzanan birçok olay var ve bunların ortak noktası, insanların “ben yurttaşım, ben işçiyim, ben Kürt’üm, ben Aleviyim, haklarım var” diyebilme özgüvenini kırmaya yönelik olmaları. Bazen tetikçiler yakalanmak durumunda kaldıysa da onları yönlendiren yapılar hiç sorgulanmadı.

Bu durum sadece cezasızlık meselesi değil, aynı zamanda geçmişten ders çıkarma sorunu. 1 Mayıs 1977 de bu anlamda hem devletin müdahale biçimini hem de toplumun ve solun yüzleşmesi gereken yönleri gösteren önemli bir deneyim. Bugün bile çoğu zaman bu yüzleşme tam anlamıyla yapılmıyor ve sorumluluklar eksik değerlendiriliyor.

Yüzleşme meselesinde neden solun da sorumluluk alması gerektiğini düşünüyorsunuz?

Bu konuda “yüzleşme” meselesi yanlış bir yerden ele alınıyor. Sola yabancılaşan çevrelerde, sorumluluk çoğu zaman solun kendisine ya da karşıt sol gruplara yükleniyor. Bu, büyük bir yanlışlık. Asıl yüzleşilmesi ve bunun bilincinin yaygınlaştırılması gereken yer, hak mücadelesine tahammülsüz rejimin kendisi ve onun etkisi altındaki toplumsal alandır. Kitleler, rejimin olayları anlatma biçiminin ve tarihi yorumlayışının etkisi altında kaldıkça, bunun sonuçlarını doğrudan yaşıyor. Ekonomik olarak payları azalıyor, emekli maaşları düşüyor, iş cinayetleri ve benzeri katliamlar da azalmadan devam ediyor. 10 Ekim ve Suruç katliamları bu durumun en ağır örneklerinden bazılarıdır.

Solda ise daha sorumlu bir siyaset anlayışı gerektiği de açık. Örneğin mitingin resmi organizatörleri, istemedikleri farklı sol grupların alana girişini engellemeye yönelmemeliydi, çünkü provokasyonlara açık bir zemin yaratır. Bu da egemenlerin kullanabileceği bir imkana dönüşür. Bu yüzden sol tarihin de bu tür deneyimlerle yüzleşmesi gerekir. Sorun sadece 1 Mayıs değil; benzer çok sayıda örnek vardır. Siyaset kurarken, egemenlerin provokasyon üretme kapasitesi, medya gücü ve toplumu yönlendirme imkanları mutlaka hesaba katılmalı. Rejimi değiştirmeyi ve demokratikleşmeyi hedefleyen siyasetlerin bu gerçekleri dikkate alması gerekir.

Bu yönün bulanıklaştırılmasına asla izin vermemek gerekir. Temel sorun, demokrasiyi kendi varlığı için bir tehdit olarak gören, iktidarını sürdüremeyeceği bir durum olarak değerlendiren bir rejim anlayışıdır. Bu tür rejimler, hedeflerine ulaşmak için farklı araçlar kullanabilir. Bazen DAİŞ gibi yapılar, bazen faşist ya da İslamcı militanlar, bazen de doğrudan kendileri devreye girer. Hatta zaman zaman bazı sol çevreleri de kullanabildikleri durumlar olabilir. Yöntemler değişse de esas gerçek değişmez. Sorun, halkların haklarını kabul etmeyen, adil ve demokratik bir düzene tahammül edemeyen bu rejim anlayışının kendisidir. Demokrasiyi bir yük olarak gören ve bunu ortadan kaldırmaya çalışan temel refleks burada belirleyicidir.

Katliamdan sonra yıllarca Taksim Meydanı, işçilere kapatıldı. Bugün de kapalı. 1977 ile bugün arasında nasıl bir süreklilik ya da kopuş var?

Meydan aslında şehrin demokratik aklıdır. Rant için ya da vitrin oluşturmak için değil, insanların toplanıp egemene karşı söz söylediği, haksızlığa uğrayan kesimlerin kendini ifade ettiği yerdir. Bu nedenle meydanların nasıl kullanıldığı, bir ülkenin ya da şehrin ne kadar demokratik olduğunu gösteren temel ölçütlerden biridir. Eğer meydanlar yasaklanıyorsa orada demokratik bir yapıdan söz etmek zorlaşır.

Sendikaların ve 1 Mayıs’a katılanların o meydanı talep etmesi, aslında bir demokrasi mücadelesidir. Taksim Meydanı’na çıkma çabası da sadece bir eylem değil, ülkenin tamamını demokratikleştirme mücadelesinin gereğidir. Bu yüzden bu talep meşrudur ve emeğin siyasete müdahil olmasının gereğidir. Esasen Anayasa Mahkemesi kararlarıyla da bu hak kabul edilmiştir. Buna rağmen yasaklanması, sadece bugünün değil, Türkiye’deki daha geniş antidemokratik geleneğin bir devamıdır. Bu durum farklı iktidarlar döneminde de değişmedi.

Sol içinde de bir değerlendirme yapılması gerektiğini düşünüyorum. Bazen kimi sol grupların, diğerlerinden “daha devrimci” görünme çabasıyla yaptığı çıkışlar ile sendikaların ve geniş toplumsal yapıların ortak mücadelesi aynı sonuçları üretmiyor. Sosyalist bir eylemin ölçüsü, gerçekten toplumsal karşılık üretip üretmediğidir. Eğer toplumun kazanılmasına, alanın açılmasından yana bir toplumsal destek elde edilmesine hizmet etmiyorsa alanda bayrak sallamaya yönelik çıkışlar, sadece bir rüşt gösterisine dönüşür.

Türkiye’de emek mücadelesi ve demokratik haklar açısından bakıldığında, geçmişin hafızası bugünün mücadelelerine nasıl bir yön verebilir?

Solun bu açıdan da kendi tarihiyle yüzleşmesi ve egemen sınıfların yöntemlerini daha iyi anlaması gerek. Bu sağlanırsa zamanla kitlelerde daha güçlü bir demokratik bilinç gelişir; insanlar provokasyonlara gelmeden, oyuna düşmeden ama aynı zamanda hak mücadelesini büyüterek ilerleyebilir. Bu nedenle solun geçmişten ders çıkarması şart. Kitlelerin ve solun ortak çıkarlarını, bireysel ya da dar grup çıkarlarının üstünde tutan bir anlayışın oluşması gerekir. Bu yaklaşım, geçmiş deneyimlerden daha sağlıklı sonuçlar çıkarmayı da mümkün kılar. Solun siyasetini sadece kendi iç dengelerine değil, demokrasi, sosyalizm ve ezilenlerin ortak çıkarlarına göre kurması gerek.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2026 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.