Onbeş gün boyunca Diyarbakır’dayım. Med Nuçe Televizyonunda sürdürdüğüm SANAT VE HAYAT programı için çekimler yapacağım. Bu kadîm kentte, binlerce yıllık bir kültürün küllerinden yeniden doğuşunu izliyorum. Yazıma nereden, nasıl başlayacağımı bilemiyorum. Ancak, şunu ifade edeyim, salt güneş değil, kültür de doğudan doğuyor. Bilemiyorum, çünkü onbeş günde o kadar çok şey gördüm ve yaşadım ki...
En iyisi son günden, beni en çok etkileyen Mem û Zîn oyunundan başlamak.
 
Mem û Zîn ve mekan

Ehmedê Xanî’nin 1600’lü yıllarda yazdığı bu Kürt destanını anlatmayacağım size. Bu kadim destanı birçok insan biliyordur. Bilmeyenler de Google amcaya sorup öğrenebilirler. Bir aşk öyküsü olmasına rağmen, bir yanıyla da zulme karşı isyanın bir öyküsü bu oyun.
Birçok Kürtçe sanat eserine ilişkin çekim yaptım Amed’de, ama en çok Mem û Zîn oyununda Kürtçe bilmediğime yandım, desem yeridir. Aslında bu sanat eserine bir ad koymakta zorlanıyorum. Müzikal- Tiyatro-Opera-Operet karışımı bir oyundu seyrettiğim.
Oyun yüz-yüzelli yıllık bir geçmişi olan Cemil Paşa Konağı’nda sahneleniyor. Konak daha yeni restore edilmiş. Gördüğüm eski konaklar, eski Amed evleri içinde diyebilirim ki, en büyüğü ve görkemlisi. Büyük ortasında havuzu olan bir avlu ve çevresi iki katlı odalarla çevrili bir konak burası. Elbette her eski konak, her eski ev gibi burası da siyah bazalt taşları ve aralarında beyaz taşlar konularak yapılmış.
Mem û Zîn bu konağın tüm odaları, damı, bahçesiyle tüm mekan kullanılarak sahneleniyor. Sadece avlunun ortasındaki havuzun üstün kapatılmış ve kimi sahneler ve danslar burada icra ediliyor. Oyunu özgün kılan bence bu mekan olmuş.
Sur içinin daracık sokaklarından geçerek konağa geliyoruz. Ve insanın üstüne yıkılacakmış gibi duran yığma evler, kimi yerleri çok pis olan sokaklardan sonra konağa oranla küçük olan bir kapıdan konağa girdikten sonra adeta başka bir çağa, başka bir ülkeye adım atmış gibi hissediyorsunuz. Konağa haremlik kısmından giriliyor. Ve seyirciler burada sıraya girip, yine dar bir kapıdan oyunun sahnelendiği selamlık kısmına geçiliyor. Kimileri yerlerde oturuyor, kimileri de havuzun hemen yanına konulmuş sandalyelere oturuyor. Ben “torpilliyim” en önde bir sandalye ayrılmış benim için.

Ehmedê Xanî anlatıyor!

Oyunun başlaması için ezan sesinin bitmesini bekliyoruz. Açık bir mekan olduğu için, ezan sesinin oyunu bölmemesi düşüncesiyle oyunun başlama saati böyle ayarlanmış.
Oyun hava karardıktan sonra oynanıyor. Bir köşede önündeki kalın bir kitaba destanı yazan ve anlatan Ehmedê Xanî oturuyor. Bir başka köşede küçük bir orkestra.
Ve konağın farklı kapılarından, girip çıkan oyuncular. Tümünün giysileri 1600’lü yıllarda kullanılan giysiler. Gerek erkeklerin, gerek kadınların giysileri son derece titizlikle hazırlanmış, hepsi de rengarenk. Müthiş güzel, müziğiyle, giysileriyle çoşkulu bir Newroz kutlanıyor. Gerek Mem, gerekse Zîn oyunun akışına göre kimi zaman coşkulu, kimi zaman tüylerimi diken diken eden hüzünlü ezgiler (klamlar-stranlar) söylüyorlar.
Mekan o kadar güzel kullanılmış ki, nereden kimin çıkacağı, nerede bir oyun oynanacağını ancak o köşede, o balkonda, o avluda, o pencerede yanan spot ışıklarından anlıyabiliyorsunuz. Işıklar yanmadığı zaman büyük bir merakla nereden kim çıkacak, oyun nerede başlayacak diye gözlerimle sürekli mekanı tarıyorum.

Müthiş güzel bir görsel şölen

Oyunu ilginç kılan en önemli yan ise geleneksel olanla, modern olanın birleştirilmesi olmuş. Mem ve Zîn birbirlerini delice sevmelerine rağmen destanda kavuşup hasret giderememektedirler. Ama izlediğim oyunda bembeyaz giysiler içinde ikisi de son derece usta olan iki dansçı, yaptıkları modern dansla (baleleyle de diyebilirsiniz) bu hasreti iki sevdalının rüyalarında gerçekleştiriyor.
Bir kaç kez “biz buradayız...” dercesine gökyüzünden jetler geçiyor, ama oyunun coşkusunu bastırmaları olanaksız. Beni en çok etkileyen, Kürtçe bilmediğim halde, çok iyi anladığım ve tüylerimi diken diken eden, ağlamamak için kendimi zor tuttuğum oyunun kapanış sahnesi oldu.
Mir’in kızını vermediği Mem zindanda ölmüştür. Dostları cenazesini kaldırmaktadır. Zîn ise bir spot ışığı altında insanın yüreğini delik deşik eden bir ezgi söylemektedir. Işıklar söner, tüm konağın damında çepeçevre içinden ışık çıkan erbaneler Zîn’in ezgisine ritm tutmaktadır. Elbet böyle bir sahneyi, hatta böyle bir oyunu anlatmak/anlatabilmek olanaksız, ben dilimin döndüğünce anlatmaya çalıştım. Ama şunu belirteyim ki, sadece bu müthiş güzel görsel şöleni görmek için bile Diyarbakır’a gitmeye değer.
Artık ertesi gün İstanbul’a gideceğim, otele gitmeden önce son bir kez meşhur çiğer kebabından yemek için, otele yakın bir ciğerciye gidiyorum. Hoş bir sürpriz. Daha önce kendileriyle Televizyon için söyleşi yaptığım oyuncu arkadaşlar da karınlarını doyurmak için geliyorlar. Teker teker ve birlikte çok güzel olan kadın, erkek oyuncu arkadaşları tebrik ediyorum.


Diyarbakır Şehir Tiyatrosu
Madem Mem û Zîn ile başladık; geriye dönüp bir kaç gün önce Şehir Tiyatrosunun sahnesinde yaptığım söyleşi ile devam edeyim. Sahnede bir çocuk oyununun dekoru var. Söyleşiyi tiyatronun sanat yönetmeni Rüknettin Gün ile yapıyoruz. Gün incecik bir adam. İnsanda “üflesen yıkılacakmış“ gibi bir his bırakıyor. Son derece mütevazi birisi. Konuşmaya başlayınca derin tiyatro bilgisine hayran oluyorum.
Şehir Tiyatrosunun kuruluş tarihi oldukça eski. 1995’te Refah Partisi’nin adayı Ahmet Bilgin seçimi kazanınca tiyatronun statüsü kaldırılıyor ve sanatçılar başka işlerde, bazıları da temizlik işçisi olarak görevlendiriliyor.
1999’da belediye seçimlerini HADEP kazanınca tiyatro yeniden faaliyete geçiyor. Ve 2000 yılında da tiyatro aleyhine ilk ceza davası açılıyor. Her alanda olduğu gibi tiyatroda da ırkçı düşünen yöneticilerle kavga sürüyor.
Bugüne değin onlarca oyun oynanmış. Elbet hepsi Kürtçe. Her söyleşide söylenen aynı oldu. Rüknettin Gün de belirtiyor: “Kürt Özgürlük Hareketinin yükselişine paralel olarak, tüm sanat dallarında olduğu gibi Tiyatroda da büyük bir sıçrama oldu.”
2001 yılında Dicle Üniversitesinde eğitime başlayan Gün, 2003 yılında tiyatrocu olmaya karar verip Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesinde eğitimine devam ediyor. Mezuniyetten sonra Şehir Tiyatrosunda dramaturg olarak, 2009’dan sonra da sanat yönetmeni olarak çalışıyor. Başlangıçta Kürtçe metin bulmakta zorlanmışlar. Ama bir yarışma açılmış ve birçok Kürtçe metin ortaya çıkmış.
En çok HAMLET’i anlatıyor. “Çok zevkli bir çalışma oldu ve seyircilerin de büyük ilgisini çekti” diyor. “Kürtçe de Hamlet mi olur,” diye gülümseyenleri görür gibiyim.
Kürtçe, bu kadim dil ve kültür şimdi dizginlerinden boşanmış bir tay gibi. Bunu tüm sanat dallarında izlemek mümkün. Duvarlarda oynanan oyunların afişleri var. Ömer Polat dostumun Kürtçe oynanmış olan Aladağlı Miho’nun afişi dikkatimi çekiyor.

Cegerxwîn, Deniz, Mahir...

Bu satırları sabah erken, hava daha çok fazla ısınmamışken geldiğim “tarihi” Hasan Paşa Hanı’nın avlusunda çay içerek yazıyorum. (Tarihi sözcüğünü tırnak içine aldım. Çünkü Sur içindeki yapıların hemen tümü tarihi...) Ne varki, kentin tepesinde ‘pata-pata’ dönüp duran helikopterler henüz “tarih” olmamış. Bakalım bu jetler, tomalar, zırhlı polis araçları miladını ne zaman dolduracak. Üstlerine ne zaman “son kullanma tarihi geçmiştir” diye yazılacak.
Han artık “turistik” hale dönüşmüş. Başka kentlerden gelen turistler kahvaltı yapıyor. Tam karşımda hediyelik eşyalar satan bir dükkan var. Önüne halı tablolar asılmış. Kimlerin resimleri var üstünde? Ehmedê Xanî’nin, Şeyh Sait’in, Cegerxwîn’in, ve elbet her yerde olduğu gibi, Deniz’in, Mahir’in, Kaypakkaya’nın. Her Diyarbakır’a gelişte duvarlarda, dükkanlarda bu tür resimleri gördüğümde içim burkulur. Burkulur çünkü, “Batı”da, hele de İzmir ve çevresinde Deniz, Mahir resimlerine, rozetlerine çok sık raastlarım ama bir kez, bir tek kez bile Kürt yazarlarının, Kürt devrimcilerinin resimlerine rastlamamışımdır. O çook, çok laik, “demokrat”, “cumhuriyetçi” insanlar onların adlarını bile bilmez. Neyse ben yine Kültür ve sanat çalışmalarına döneyim.
 
Aram Tigran Konservatuarı

Televizyon için yaptığım çekimler sonrasında fırsat buldukça Amed’de çok yoğun olan kültür faaliyetlerine katıldım. Bir kaç gün önce katıldığım etkinlik de çok güzeldi. Aram Tigran Konservatuarı’nın müzik bölümünün mezuniyet konseriydi izlediğim etkinlik. Konser Amed Belediyesinin tiyatro salonundaydı ve tıklık tıklım doluydu.
O sokaklarda, dizginlerinden boşanmış taylar gibi durmadan koşan çocuklar bile, kendileri için ön sırada ayrılmış sıralara oturup sessizce konseri izlediler. Konseri kırk elli kişilik bir topluluktan sunuyordu. Orkestrada Çellolar, kemanlar, ut, bağlama, kopuz ve vurmalı çalgı olarak da, o çılgın ritmi sağlayan erbanalar vardı.
En arkada hepsi tek tek ve birlikte çok güzel, esmer, sarışın Kürt kadınlardan oluşan bir koro vardı. Eflatun ve kırmızı renkli giysileri de çok güzeldi. Erkeklerin ise abartısız siyah giysileri vardı. Sadece bellerinde kadınlarınkiyle aynı renk kırmızı kuşaklar. Giysiler modernize edilmişti. Bir tek orkestra şefi Kürt ulusal giysilerini giymişti.
Solo parçalar, düetler ve daha çok koronun söylediği modernize edilmiş Kürt şarkılar ve ezgileri ile sürdü konser. Elbet tüm konser, kimileri için hala “bilinmeyen bir dilde” söyleniyordu. Kürtçe bilmediğim için söylenen şarkıların, ezgilerin sözlerini anlamadım. Ama benim için bunun pek önemi yoktu. Müzik insanın kulaklarını, giysiler ise gözlerimi bayram ettirecek kadar güzeldi çünkü.
Aram Tigran Kent Konservatuarında Med Nuçe için iki çekim yaptık. Sırası gelmişken bunlardan da bahsedeyim. Konservatuarda (akademi olarak da anılıyor) birçok alanda eğitim veriliyor. Başlıcaları sinema, müzik, tiyatro, resim, keramik.
İlk çekimi Zeynel Doğan’la yaptık. Doğan sinema bölümünde eğitmen olarak çalışıyor. Eskişehir İletişim Fakültesini bitirdikten sonra önce Amed’in yerel TV kanalı GÜN Tv’de çalışmış, 2006’da Kentin Sinama Atölyesinin koordinatörlüğünü, yapmış. Birçok belgesel çevirmiş olan Doğan, “Babamın Sesi” isimli belgeseliyle Uluslararası Altın Koza Film Festivali’nde en iyi film ödülünü kazanmış.
Doğan akademide iki yıllık bir sinema eğitimi verildiğini ve çok fazla gencin bu eğitimi almak için başvurduğunu belirtti. Zeynel Doğan da bir ok Kürt sanatçısı gibi, Kürt Özgürlük Hareketinin yükselişine parelel olarak Kürt sinemasında da bir sıçrama olduğunu anlatıyor.
Akademide ikinci çekimi bahçede yapıyoruz. Çevremizde cıvıl, cıvıl onlarca çocuk. Uslu dururlarsa onları da çekeceğimizi belirtince, çimenlere oturup sessizce çekimi izlemeye başlıyorlar. Bu kez üç konuğum var: Hezal Arslan, kadın yönetici. Ozan Ünal Müzik eğitmeni ve Mustafa Yaşar sinema öğrencisi. Akademideki eğitimi anlatıyorlar. Çok fazla başvuru olduğu için, sınav yapmasalar da, atölye çalışmalarıyla yeteneklerini tesbit ettikleri öğrencileri kabul ettiklerini belirtiyorlar.

Dengbêj Evi

Dengbêjlik ve Dengbêjler en çok merak ettiğim konulardan birisi. Bundan dolayı da görmek istediğim yerlerden biri de Dengbêj Evi’dir. Amed Dengbêj Evi yine restore edilmiş bir eski konak. Konuğum, Dengbêjlik ve Kürt kültürüne ilişkin on kadar kitabı olan, kendisi de bir Dengbêj olan Hilmi Akyol. Biz konağın avlusunda oturup çekim yaparken arkamızda oturan çoğu yaşlı denbêjlerde bizi izliyor. Kimi zaman sohbete ara veriyoruz ve Dengbêjler kısa klamlar, strandlar söylüyor.
Kürtçede deng “ses”, bêj de “söyleyen” anlamına geliyor. Aslında Dengbêj için “sese biçim, düzen veren” demek en doğrusu. Akyol, “Dengbêjin yüzyıllarca süren sözlü edebiyat geleneği olduğunu,” belirtiyor. Dengbêjler asırlar boyu aşka, yoksulluğa, zulme, doğa felaketlerine, akla gelebilecek her konuda strandlar ve klamlar söylemişler. Akyol 200 yıl önce Bağdat valisinin yazı yazan Kürtlerin derilerinin yüzülmesi için ferman çıkarttığını söylüyor. Dengbêjin anlamını sorduğumda, “denbêjler sadece söyleyen, anlatan değil, bunu müzik haline getirenlerdir,” diyor. Dengbêjlere çok az enstrüman eşlik ediyor. Kimi zaman kaval ve erbane eşliğinde söyleniyormuş.
Her cumartesi Dengbêj Evi’nde divan kurulup dört- beş Dengbêjin sırayla söylediğini duyunca. Çekimimin zamanını erteleyip Denbêj Evi’ne koşturdum. Yanyana oturmuş beş Dengbêj sırayla ve ikişer, üçer kez klamlar söyledi. Avlu çoğu genç dinleyicilerle oluydu. Cevrede ise çok yaşlı birçok ihtiyar oturuyordu. İlginçtir, yanımda oturan iki Fransız genç iki saat ilgiyle izlediler. Uzun öyküler söyleniyordu. Anladığım sözcükler; Mapus, gardiyan, zulüm, candarma gibi kimi sözcükleri anlıyordum. Ama iniş, çıkışlı titreşimle söylenen bu ezgileri sözlerini anlamasam da ilgiyle dinledim.  DEVAM EDECEK
 



ATİLLA KESKİN