Kürdistan’da bir özel savaş yöntemi: Ölüye hakaret
- Nekro-iktidarların toprağın altındakilere hükmetmelerinin tamamen toprağın üstündekilere dönük bir müdahalenin ta kendisi olduğunu söylemek mümkündür.
MİR ALİ KOÇER
Roboskî Katliamı’nın yıl dönümlerinden birinde haber takibi için orada bulunduğum sırada, yaşlı bir amca ile hasbelkader tanışmış ve kendiliğinden gelişen bir sohbete dalmıştık. O esnada iki gün önce taziyelerinin olduğunu güler yüzlü bir ifade ile paylaşmıştı benimle. Yüzündeki ifadeye şaşırmış olsam da anlam vermek için sorular sormaya başladım. Baş sağlığı dileyip detay vermesinin önünü açan sorular sorunca, taziyenin kısa bir süre önce yaşamını yitiren PKK’li bir yakın akrabasının olduğunu öğrenmiştim. Sohbetin buraya kadar ki merhalesi Kürdistan coğrafyasının “rutini” diyebileceğimiz muhtevada idi. Ancak meseleyi anlatırken gülümsemeyle anlatmasının sebebini sormaktan alamamıştım kendimi. Karşılığında aldığım “E çok şükür ki 20 yıldan fazladır bu savaşta kaybettiğim çocuklarımdan tutalım da diğer yakın akrabalarıma kadar onlarca candan ilkini gömebildim” cevabı, tüm algımı karşımdaki amcanın içerisinden geçtiği halet-i ruhiyeye kilitledi: Ölüsünü gömebildiğine sevinenler ya da ölüsü eşikte olanlar.
Eski toplumlarda ölüsünü gömemeyenler ya da egemen veya iktidar tarafından halen yaşadığı varsayımıyla ölüsüne eziyet edilenler, cenazesinin eşikte olduğuna inanırlarmış. Buna, askıda kalmak ya da günümüzün akademik deyimiyle liminality de deniliyor. Kabul edilebilme ve reddedilme arasında bir yerde gidip gelmek. Yani, Roboskîli amcanın deyimiyle, gömdüğünün haricinde savaşta kaybettikleri…
Bir Türk geleneği: Katletme ve teşhir etme
Achille Mbembe, nekro-politika kavramını siyaset bilimine kazandırdığında tam da bu Roboskîli amcanın hikâyesinin kastediyordu; Mbembe Filistin, Afrika ve Kosova örneklerini tartışarak, ölümün nihai tahakküm uygulaması olduğunu ve egemenliğin gücünü ölüm bölgeleri yaratarak dayattığını söylüyor. Ölüm siyasetinin sadece Filistin, Afrika, Kosova veya diğer ülkelerde değil, şu an bile sistematiğini koruyan Kürdistan’da da aynı parametrelerde ilerlediğini görüyoruz. Mbembe’nin tanımını koyduğunu bu siyaset biçiminin elbette tarihsel örnekleri var. Antik Yunan’dan tutalım orta çağa, yirminci yüzyılın başlarından günümüze değin. Ölüye yapılan hakaretin hedefinde, dirinin olduğunu tüm zamanlarda görmek mümkündür. Zira “İbreti âlem için tez kellesi vurula” söylemi, Osmanlı döneminin en yaygın katletme direktifiydi. Öyle ki, ölüye hakaret en fazla Orta Çağ’da yaşanmış ve yaşadığımız yüzyıla kadar bir “cezalandırma metodu” olarak süregelmiştir.
Ölüye hakaret, Türk geleneğinde Osmanlı’dan öncesine kadar dayanan fakat Osmanlı’da daha sistematik ve yargılama sürecinin bir parçası haline getirilmiştir. Otoriteye karşı gelenlere yönelik çeşitli katletme ve sonrasında teşhir etme yöntemleri kullanılmıştır. Bunlardan en meşhuru, katledilen kişinin ya bedeninden koparılmış başı ya da darağacına asılmış bedeni, babüssaade veya sarayın ilk giriş kapısında teşhir edilirdi. Bu, katledilen kişinin ardında kalanlara verilen bir gözdağı idi. Yine Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin’nin de hikâyesi dehşet vericidir. Osmanlı Padişahı I. Mehmed tarafından idam edilen Bedreddin, Serez’de toprağa verilir. 1924’te mübadele sırasında Serez’den Türkiye’ye göçenler, Şeyh Bedreddin’in kemiklerini de beraberlerinde getirirler, fakat kemikler uzun süre Topkapı Sarayı Müzesi’nde saklanır, yani gömülmez. Neticede “Bedreddin bir haindir; toprağı bile hak etmiyor”. Nihayet kırk yıla yakın bir süreden sonra, 1961 yılında kemikler defnedilir. Özcesi, Bedreddin’in katli Osmanlı’ya, imgesini katletme girişimi de halefi olan Türkiye’ye düşer. Öyle ki isim, bayrak, yasa, başkent değişse de baki kalan zulüm olmuştur. O nedenle de “İbreti âlem için vurulan kelle”, padişahlık makamından tutalım sadaret makamına kadar bilumum hanedana ve devlete toplumun/reayanın sadakatini, boyun eğmesini farz kılar. Bir başka deyişle, egemenin ölü aracılığıyla diriler üzerinde kurduğu tahakküm...
Ölen kişinin ardında, geride kalanları cezalandırmak
Egemenin ölü ve diri üzerindeki tahakkümü Mbembe’ye göre, kimin yaşayabilir olduğuna ve kimin ölmesi gerektiğine karar vermektir. Mbembe, burada hem ölünün yas hakkının elinden alınmasına hem de ölünün insan sayılıp sayılmayacağının kritiğinin egemenin tasarrufunda olduğuna işaret ediyor. Hatta sadece insandan bahsetmiyor, tüm canlıları kapsayan bir norm düzeneğinden bahsediyor. Yerüstüne hükmetmenin beraberinde getirdiği yeraltına da hükmetme kibrini, bu kibrin politik enstrüman haline getirilmesini kastediyor. Dolayısıyla nekro-iktidarların toprağın altındakilere hükmetmelerinin tamamen toprağın üstündekilere dönük bir müdahalenin ta kendisi olduğunu söylemek, böylelikle mümkündür. Bu da amiyane tabiriyle ölüden geride kalanları “cezalandırmak”tan başka bir şey değildir.
Geride kalanları “cezalandırma” yöntemi olan ölüye hakaret ve eziyet, Türk ve Sünni kimliği dışında kalanlara uygulanmaya hep devam edildi. 90’lı yıllarda artık tamamen sıradanlaşan bir yöntem haline geldi. Panzerlerin arkasına bağlanan PKK’lilerin yerlerde sürüklenmesi, kafası bedeninden koparılanların fotoğraflarının ana akım medyada yayınlanması gibi daha birçok uygulamaya şahitlik ettik. Normal şartlarda burada hukukun devreye girmesi, uluslar arası sözleşmelerin, protokollerin veya evrensel normların rol alması gerekirken, aksine bu uygulamalar görmezden gelindi ve onca insan hakları savunucularının uğraşlarından sonra sadece yapılanlardan “endişe” duyuldu. Belki tam da bu noktada “hukukun” rolünü de saptamakta fayda olacaktır.
Hukuktan önce ahlak vardı
Ulus devletlerin ortaya çıkmasıyla birlikte daha çok işlerlik kazanan hukuk kavramı, artık toplumu sistematize eden ve ona kurallar dayatan, tehditler savuran ve nihayetinde eğitsel içerikten uzak cezalar yağdıran somut uygulamaların kavramsal karşılığı olarak insan ırkının gündemine girdi. Ulus devletlerin olmazsa olmazı olan hukuk, ezici çoğunluğuyla insani değerlerin ölçülerini, toplumsallıktan çıkarıp, bir zümreden ileri gitmeyen egemenlerin avucuna bıraktı. Yani hukuk, devleti ayakta tutan yegâne sacayağı oluverdi. Hâlbuki hukuktan önce topluma yön veren ahlak/etik vardı. Ahlak, toplumsal sorunlara toplumsal çözümler getirir. Toplumun kendi değerleri, birikimleri ve tasarımlarıyla elde ettiği kültürel aidiyetlerin yönettiği ve yönlendirdiği kuralları farz kılar. O yüzden de toplumun tarihselliği ve bundan ileri gelen ananeleri göz önünde bulundurularak, her toplumsal meselede mutlaka herkesin mutabık kaldığı sonuçlar elde edilir. Ne zaman ki ahlakın yerini hukuk aldı, toplumsallık yerini bireyselliğe, egemenlik ve iktidara bıraktı, işte o zaman her şey siyasallaştı ve merkezileşti. İşte o zaman savaş suçları daha çok işlenmeye başlandı, hak ihlalleri hukuksal kılıfa büründü, toplumsal sorunlar sümen altı edildi, devletlerin menfaatleri doğrultusunda bilumum gayri ahlaki durumlar “siyasi işler ve işlemler” olarak sunuldu. Toplumun ulus devlet mantığıyla donanması sağlandı ve ahlaki olan birçok şey, hukukun karşı olduğu şeyler olarak adlandırıldı. O yüzden de ölümün ve ölünün dahi sorgulanması, yaşarken ki yaptıklarına göre kategorize edilmesinin önü iyice açıldı. Her şeyden daha tehlikelisi ise, buna toplum da ikna edildi.
Türkiye’de ya alkışlandı ya da görmezlikten gelindi
Toparlarsak; Roboskîli amcanın ölüsünü gömebildiğine sevinmesinin nedenini, ahlakın yerini hukukun almasına bağlamak, hukukun ise devletin bekçisi olduğunu söylemekle mümkündür. Politik angajmanı ne olursa olsun, dinsel veya mezhepsel aidiyetine bakılmaksızın, herkesin gömülme ve yas tutma hakkı toplumsal veya siyasal saiklerden bağımsız olarak ahlaki ve “hukuki” bir zorunluluktur. Sonrasında ise kabrine dokunulmaması da bu zorunluluğa dahildir. Fakat bugün bu hak tanınmamakta ve toplumun bir kısmı da buna ikna edilerek özellikle Kürdistan’da yürürlükte olan uygulamalara çanak tutmaktadır.
Kürdistan’da özel savaş yöntemi olarak kullanılan Kürtlerin ölülerine hakaret, işkence ve eziyet, Türkiye’de ya alkışlandı ya da görmezlikten gelindi. İşte toplum tam da devletin onu özünden, değerlerinden ve ahlakından nasıl kopardığını böyle göstermiş oldu. Devlet ise, bu yaptıklarıyla sadece yüz yıllardır diline pelesenk ettiği “bekasını” konsolide etmek uğruna, toplumun içini boşalttı. İşlediği savaş suçlarının hesabını öyle ya da böyle vereceği günler geldiğinde, bu hesabı bir rejim olarak değil, sessiz kalan, söz konusu uygulamaları alkışlayan toplumun da dahil edileceği bir bütün olarak vereceği bilinmelidir. Zira gerek maddi gerek manevi yaptırımlar, direkt olmasa da dolaylı olarak bir şekilde toplumdan da tahsil edileceğini unutmamak lazım. O yüzden de Roboskîli amca ve onun gibi daha nice hikâyelerin bu yazıda olduğu gibi sadece yazılara konu olmaması, Kürt toplumunun politik hafızasının ana hatlarında diri kalması gerekiyor. Öyle ki bu amcanın başına gelenleri alkışlayan politik kötülüğün, orta veya uzun vadede geçmişiyle yüzleşmesini sağlayan datalara dönüşebilsin.







