‘Özellikle Birinci ve İkinci Dünya savaşlarıyla birlikte savaşlar kitleselleşmiştir. İkinci dünya savaşından sonra ise toplumsallaşmıştır. Modernitenin üçayaklı canavar yürüyüşünü savaşların iç ve dış ayrımlarıyla toplum dışında verilme döneminin sona erdiğini, yeni döneminin toplumun içinde birleşik yürütülmesi anlamına geldiğini kavramak yeni özünün gereğidir.” (Abdullah Öcalan)

Önder Apo’nun da işaret ettiği gibi kapitalist modernite sürecinde önceki dönemlerden farklı olarak savaş bir; kitleselleşmiştir. İki; toplumsallaşmıştır.  Savaşın kitleselleşmesi demek, kitleleri hedeflemesi demektir. Orduların kitleselleşmesi, milyonlarca insanın askere alınması demektir. Ordu milletlerin yaratılması demektir. Bütün bir toplumun milliyetçilik zehriyle egemenlerin gasp ve talan savaşına koşturulması demektir. Almanya, İtalya, Türkiye başta olmak üzere ulus devlet gerçeği buna yol açmıştır. 

Dikkat edilirse; Birinci, İkinci Dünya bavaşlarında ve sonrasındaki savaşlarda siviller, toplumlar hedef alınmakta, tahrip edilmektedir. Bu temelde sadece İkinci Dünya Savaşında elli milyondan fazla insan ölmüştür. Irak, Afganistan, Pakistan’da ve Suriye’de sivil ölü sayısı milyonlarla ifade edilmektedir.

Savaşın toplumsallaşması çok boyutludur. Ordu bir savaş gücüdür ve İkinci Dünya Savaşından sonra toplumsallaşmıştır. Ulus-devlet kendini toplum haline getirmiştir. Dolayısıyla ordu toplum haline getirilmiştir.

Filistin-İsrail savaşında-Irak savaşında-Afganistan savaşında, Suriye’de ve Türkiye’de durum böyledir. Tüm ulus devletler bir iç savaş örgütlenmesi gibi yapılandırılmıştır. Toplumun hedef yapıldığı bir savaş süreci yaşanmaktadır. Çocuk-kadın, silahlı-silahsız bütün toplum hedeftir. Kapitalist modernite sürecinde ortaya çıkan bu durumun, yani savaşın toplumsallaşmasının sonuçları çok daha büyük bir vahşet ve yıkım yaratmaktadır. Barışın gerçekleştirilmesi savaşın bu gerçekliğinin çözümlenmesiyle yakından ilgilidir.


Barışın iki vazgeçilmezi

Toplumun doğal demokratik yapısının, politik-ahlaki yapısının demokratik siyaset tarafından savunulması ve geliştirilmesi gerçek barışı tesis etmede en vazgeçilmez, en önemli görevdir. Demokratik siyasetin var olma ve çalışma imkânlarının bulunmadığı, saldırının bütün bunları yok ettiği koşullarda öz savunma ya da meşru savunma savaşı gündeme gelir. 

Bir toplumun varlığına, politik ahlaki yapısına yok edici saldırılar varsa, demokratik siyaset işletilemiyorsa, toplumun politik ahlaki yapısı parçalanma tehdidi ve tehlikesiyle yüz yüzeyse meşru savunma savaşı kaçınılmaz olarak gündeme gelir. Böylesi durumlarda toplumu savunmak, demokratik siyasetin önünü açmak, demokratik siyasete işlerlik kazandırarak, toplumun hayati sorunlarını çözmesini imkan dahiline sokmak üzere bir hak olmaktan çok bir görev olarak gündeme gelir. Meşruiyeti de böyle temel bir toplumsal işlevi yerine getiriyor olmasındandır. 

Bir toplum, bir halk, bir kültürel ve etnik grup saldırıyla karşılaştığında “Biri gelsin beni savunsun, bana barış getirsin” diyemez. Saldırı gerçekleştiğinde saldırıya maruz kalan ya kendini savunacaktır, ya da teslim olacak ve köleleşecektir. O nedenle öz savunma herkesin işidir. Ancak bunu yapan kendini savunabilir, saldırıları bertaraf edip, güvenliğini sağlayabilir. 

Ancak bunu yapan egemen güçleri barışa zorlayabilir.

Ancak bunu yapan özgür yaşama hakkı kazanır. 

Bu görev aynı zamanda özel güçlere, özel örgütlere bırakılamayacak bir görevdir. 


Meşru savunma devredilemez

Meşru savunma görevi çeşitli nedenlerle bazı kesimlere verilmeye kalkılırsa reel sosyalizmin içine düştüğü duruma benzer bir durum ortaya çıkar. Sovyetler birliği “Savunmamızı ancak orduyla yapabiliriz’ diye dünyanın en büyük ordusunu örgütlemiştir. Bu ordu da büyük Sovyet devlet bürokrasisini yaratmıştır. O da alternatif yaratma iddiasındaki Sovyet devrimini, iktidarcı ve devletçi sistemin en büyük güçlerinden biri yapmıştır. Yani topluma karşı savaş devam etmiş, barış hayal olarak kalmıştır.

Bu nedenle meşru savunma görevi başka kimi görevler gibi devredilemez. Meşru savunma görevi devredildi mi rahatlıkla ortaya yeni bir devlet, yeni bir savaş, baskı ve iktidar gücü çıkabilir. Savaş örgütü en sıkı örgüttür. En fazla güç oluşturan örgüttür. Böyle bir gücü elinde bulunduranın ne yapacağı belli olmaz. İyi niyete, insafa sığınılamaz. “Bunlar kötülük yapmaz, iyidirler” denilemez. 

Toplumsal barış, özgürlük ve demokrasi halkın, toplumun savunma görevini üstlendiği koşullarda var olabilir ve yaşayabilir. Güncelde Kürt halkının yürüttüğü özgürlük direnişini bu kapsamda anlamak ve yaklaşım göstermek gerekir. Hamasi barış nutukları ve talepleri bir şey ifade etmez.