Kürtleri asimile, tasfiye etme ve 'yığın' görme eski bir politika.
Soykırımcı General Abdullah Alpdoğan'dan Ak Saray'da oturan imama kadar Türk devlet aygıtı, “Kürtleri asimile edelim, topraklarından sürelim, çoğunluk oluşturmasınlar” projesiyle iş gördü. Bunu başaramadığı zaman ise yöntem değiştirerek katliama başvurdu.
Kürtleri bir 'yığın'dan ibaret gören Türk Dil Kurumu'ndan, 'Ne Kürdü, hepimiz müslümanız' diyen Diyanet'e kadar, Türk egemenlik sistemi sağıyla, soluyla bu konseptin uygulayıcısı oldu. Zaman zaman dil değişse de tasfiye ve savaş haliydi bütün süreç.
1920'lerdeki Şark Islahat Planı ne idiyse, şimdiki MGK Kriz Yönetmeliği de odur!
Hala Çukurca, Lice, Yüksekova başta olmak üzere Şırnak, Hakkari, Van ve Siirt'in birçok ilçesi 'gizli genelgelerle', 'olağanüstü hal' rejimiyle yönetiliyor. Kürtlerin yaşadığı yerleşim alanları 'askeri bölge' kapsamında tutuluyor.
Eskisi gibi topyekün imhanın bedeli çok yüksek hale geldiği için devlet daha esnek, aşamalı bir tasfiye politikası izliyor. Tasfiyeyi 'oyalama', 'idare etme' adı altında yapıyor. Bu ise inkarın yumuşatılmış halidir.
Zaten AKP, bu süreci 'asimilasyonu tamamladık, artık entegrasyon aşamasındayız' şeklinde tanımladı.
Dil eski dil, kafa militarist, politika ise karakollar, güvenlik barajları, HES'ler ve tutuklamalardan ibaret olunca AKP'nin niyetinin 90'lı yıllardaki generallerden çok da farklı olmadığı görülüyor.
Eğer gerçek bir 'çözüm süreci' olsaydı, komisyonlar, yol haritaları ortaya çıkardı. Demokratik siyaset kanalları açılırdı. Sadece seçim takvimlerine göre zamanlama yapılmazdı. En basitinden Siyasi Partiler Yasası değiştirilir, hasta tutsaklar pazarlık konusu olmazdı.
"Önce PKK silahları bıraksın. Ondan sonra Allah büyüktür…" Erdoğan'ın Kürt meselesine yönelik bütün düşüncesi bu önermeden ibaret görülüyor.
'Bir şey vermeden sadece çatışmaların durmasıyla bu sorunu hallederim' hesabı yapan Erdoğan büyük yanılgı içerisinde.
Ayrıca sorun 'alıp verme' meselesi değil ki, yeni bir toplumsal sözleşme meselesidir.
Şimdi yeni bir perde açılıyor.
Hem çok kanlı hem de çok karışık zamanlardan geçiyoruz. Suriye'nin, Irak'ın parçalandığı, haritaların yeniden çizildiği bir dönemde artık Kürt meselesinin çözümü sadece Ankara'ya bırakılmıyor. Türkiye karşı çıksa da ABD yönetimi, devlet ve PKK arasında süren görüşmelerde gözlemci olmak istiyor. Bu talebin taraflara da iletildiği söyleniyor.
ABD'nin bu yeni tutumu on saat süren son MGK toplantısının da temel gündemi olduğu anlaşılıyor. 'Kürtler Ortadoğu'da güçleniyor. Rojava'da devletleşiyorlar. PKK uluslararası alana yerleşiyor. Amerika ile işbirliği yapıyorlar. Buna kayıtsız kalamayız' saptamasını yapan son MGK, yeni bir sürecin de başlangıcı olacak gibi.
Devletin başındaki imamlar istedikleri kadar 'kırmızı kitapları' güncelleştirebilir, istedikleri kadar 'MGK kriz yönetmeliği'ni derinleştirebilir, ancak gerçek hayat başka şekilde gelişiyor.