Türkiye bir haftadan fazladır darbecilerin yargılanmasını tartışıyor. 12 Eylül’ün yargılandığından söz ediyor. Başbakan da 12 Eylül’ü yargılayan bir demokrat gibi afra tafra satıyor. Hatta 12 Eylül yargılamasına müdahil olanlarla dalga geçiyor. Bu mahkemeden de sinekten yağ çıkarırcasına siyasi kazanç devşirmeye bakıyor. Kendi otoriter ve faşist karakterini böylece örtmüş oluyor. Herkes de AKP’nin ortaya koyduğu bu orta oyunda yer alıyor.
Tabii ki 12 Eylül’ün bugün mahkemeye düşmesi, darbecilerin bu mahkeme vesilesiyle toplum nezdinde daha fazla mahkum olması kötü bir şey değildir. Ama olaya böyle bakmak dar bir yaklaşım olur. 12 Eylül yargılamasının özünden sapılır. Nitekim süren mahkeme böyle bir işlev görmektedir. Sadece iki kişinin yargılanması yetmez; bunun zihniyetinin, amaçlarının ve kurumlarının yargılanması gerekir denilmektedir. 12 Eylül ancak bu zihniyetin aşılması ve demokratik bir rejim yaratmakla gerçek bir yargılamaya kavuşur diyenler vardır. Ama tüm bunlara rağmen bu yargılama 12 Eylül’ün üstünü örten, hatta 12 Eylül’ün ürünü olan AKP iktidarını meşrulaştırma oyununa dönüşmüştür. Öyle ki 12 Eylül’e karşı mücadele eden, onu sorgulayan ve yargılayanlar unutulmuş, büyük bedeller verilerek yürütülen mücadelenin sonuçları neredeyse AKP’ye tahvil edilmiştir. Tayyip Erdoğan ve AKP sözcülerinin konuşmaları bu gerçeği ortaya koymaktadır.
12 Eylül, tüm baskılarını, zulmünü, işkencelerini, idamlarını bir amaç için gerçekleştirmiştir. İdeolojik ve siyasi amaçlarına ulaşmak için her yol ve yöntemi mubah görmüştür. Dolayısıyla doğru bir yargılama anlayışına ulaşmak için her şeyden önce bu amacı net ve açık ortaya koymak gerekir.
12 Eylül öncesi toplumsal muhalefet her alanda artmıştı. 12 Mart 1970 darbesiyle toplumsal muhalefetin önüne geçilmek istenmişse de bu başarılamamıştı. 12 Mart darbesi sonrası toplumsal muhalefetin gelişme zemini daha da artmıştı. İşçiler, öğrenciler, memurlar, köylüler mevcut ekonomik ve sosyal yaşamdan, siyasal sistemden rahatsızdı. Her toplumsal güç örgütlenerek bu sisteme karşı mücadele etmekteydi. Bu nedenle kapitalist modernite Türkiye’de ciddi sorunlarla karşılaşıyordu. Burjuvazi istediği sömürü ortamını bir türlü elde edemiyordu. Türkiye halklarındaki toplumsallık kapitalist ekonominin gelişmesi önünde engeldi. Örgütlenmeye yatkın toplum, egemenlerin toplum üzerindeki hakimiyetini tehdit etmekteydi. Özcesi sistem sürekli siyasi, sosyal ve ekonomik sorunlar yaşamaktadır. Öte yandan Türk devletinin politikasının temeli olan Kürtleri Türkleştirip Kürdistan’ı Türk uluslaşmasının yayılma alanı haline getirme politikasına Kürdistan’da ciddi itirazlar gelişmiş ve direnişler ortaya çıkmıştır. Kürt toplumu giderek yönetilemez hale gelmiştir. Türkiye’nin tüm politikalarının merkezinde yer alan Kürt politikasında ciddi problemlerle karşılaşılmaktadır. Türkiye ve Kürdistan’da gelişen muhalefet özgürlük ve demokrasi talebi sistemi kriz içine sokmuş ve yönetemez konuma düşürmüştür.

Sol’a karşı Gladio’nun manipülasyonu

Kriz içine giren Türkiye NATO’nun en önemli üyesidir. Sovyetler Birliğine karşı kullanılan ileri bir karakoldur. İran ve Afganistan’daki iktidar değişimleri sonucu Ortadoğu sistem açısından sorunlu bir bölge haline gelmiştir. Buna bir de Türkiye’nin eklenmesi sistemin kaldıramayacağı bir durumdur. Görüldüğü gibi hem iç iktidar odakları hem de dış güçler açısından Türkiye’deki gelişmeler rahatsızlık vericidir. İç ve dış odaklar bunun önünü almak için milliyetçi cephe iktidarını bir araç olarak kullanmak istemişlerdir. Milliyetçi cephe hükümetiyle birlikte NATO’nun Türkiye’deki kontrgerilla örgütü Gladio da devreye sokulmuştur. Açıkça siyasi güçlerin etkisiz kaldığı görüldüğünden Gladio her gün daha aktif bir biçimde devreye girmiştir.
Devrimci demokratik hareket ve Kürt halkının özgürlük mücadelesine karşı kirli bir savaş yürütülmeye başlanmıştır. 1977 seçimleri sonrası milliyetçi iktidarın yerine gelen Ecevit hükümetinin de gelişen toplumsal muhalefete güç verdiği düşünülerek ona karşı da Gladio komploları devreye konulmuştur. Burjuvazi tamamen Ecevit hükümetine karşı tutum almıştır. Bunun sonucu Ecevit hükümeti yıkılmış, yerine ikinci milliyetçi cephe hükümeti kurulmuştur. Bu milliyetçi cephe iktidarında bugünkü AKP’nin de içinde yer aldığı gelenek de yer almaktaydı. Milliyetçi cephe döneminde Gladio’nun kirli savaşı daha da arttırdığı görülmüştür. MHP tamamen demokrasi güçlerine karşı bir saldırı üssü haline getirilmiştir. Zaten başından beri Gladio MHP içinde örgütlüdür. Alparslar Türkeş ordu içindeyken Gladio’yla ilişkili bir subaydır. Bu nedenle MHP’nin kullanılması zor olmamıştır.
Bir taraftan milliyetçi hükümet, bir taraftan Gladio yoluyla Türkiye ve Kürdistan’da gelişen özgürlük ve demokrasi mücadelesi bastırılmaya ve önü alınmaya çalışılırken, diğer taraftan içine sızdırdıkları ajanlarla provokasyonlar yaratıp muhalif güçleri birbirine düşürmeye çalışmışlardır. Sol içindeki çatışmaları sadece ideolojik ve siyasi farklılıklarla izah etmek yetersiz kalır. Bu çatışmalarda Gladio’nun parmağı ve yönlendirmesi olduğu kesindir. Kuşkusuz Kürt Özgürlük Hareketi’ni engellemek için de birçok provokasyon yapılmış, örgütlere sızdırılan ajanlarla Kürt halkının özgürlük mücadelesi de manipüle edilmeye çalışılmıştır. 1979 yılında UDG’nin kurularak gelişen Kürt Özgürlük Hareketi’nin önünün alınması ve tasfiye edilmek istenmesi de Türk özel savaşının Kürdistan’daki gelişmelere yönelik bir müdahalesi olarak görülmelidir. Belki bu oluşum içinde yer alan aktörlerin tümü bunun açık farkında olmayabilirler. Ancak kimi provokatörler ve provokasyonlarla manipüle edildikleri açıktır.

12 Eylül siyasal İslam’ın önünü açılmıştır

Gladio bir taraftan muhalif güçlere bu yönlü bir saldırı içindeyken, diğer taraftan kimi suikast ve provokasyonlarla siyasi ortamı tamamen bir kaos içine sokma stratejisi izlemiştir. Türkiye ve Kürdistan’da gelişen sol demokratik hareketin bu provokasyonlarla önü kesilmeye çalışılmıştır. Sol demokrat hareketin bastırılmasına gerekçe yapılacak bir kaos ortamı birçok Gladio eylemiyle yaratılmaya çalışılmıştır. İç ve dış odaklar ve Gladio bu provokasyonlarla askeri müdahaleden başka bir yol kalmamıştır biçiminde bir psikolojik ortam yaratmışlardır. Özel savaş ve psikolojik savaş yöntemleriyle bu ortam yaratılmıştır. Tüm bunlar Türkiye ve Kürdistan’daki devrimci demokratik mücadeleyi tasfiye etmek, dış güçlerin politikalarına iyi işbirlikçilik yapacak bir Türkiye yaratmak ve burjuvazinin sömürüyü rahatlıkla yürüteceği bir siyasi, sosyal ve ekonomik sistem oluşturmak için yapılmıştır.
Burada iki durumu birbiriyle karıştırmak isteyenler görülmektedir. Sanki sol demokratik bir mücadele, özgürlükçü demokratik bir Kürt hareketi yokmuş, sadece Gladio’nun yönlendirdiği bir sağ-sol çatışması varmış, o dönemde Türkiye’de yaşananların tümü darbe yapılması için gerçekleştirilmiş gibi değerlendirmeler tamamen bir saptırmadır. Özellikle siyasal İslamcıların bu tür değerlendirmelerle o dönemde gelişen sol demokratik muhalefeti ve demokratik Kürt hareketini kötüleyip kendini temize çıkarma çalışması yürüttükleri görülmektedir. Bu, bilinçli olarak yürütülen, kendilerine muhalif olacak hareketlerin tarihsel ve toplumsal temellerini ortadan kaldırmaya yönelik bir psikolojik savaş harekatıdır.
Bu tür değerlendirme ve toplumun bilincini çarpıtma çalışmalarının teşhir edilmesi gerekmektedir. Gerçek olan, gelişen sol demokrat muhalefet ve Kürt hareketinin sistemin kabul edemeyeceği bir Türkiye yaratma çabası içinde olduğunun görülüp bunun önünün alınması için Gladio’nun devreye sokulmasıdır. Gladio 12 Eylül öncesi de esas olarak bu hareketleri etkisizleştirmek için bir saldırı içinde olmuştur. Bu yönlü tüm saldırıların yetmediğinin görülmesiyle birlikte bizzat NATO’ya bağlı ve Gladio’nun esas olarak örgütlü olduğu ordu harekete geçirilip darbe yaptırılmıştır.
Bu darbeyle öyle bir Türkiye yaratılmalı ki, toplumsallık dağıtılmalı, örgütlü toplum olma gerçeği ortadan kaldırılmalı, sol demokratlar ve Kürt hareketi bir daha kendine gelemeyecek düzeyde ayağa kalkamaz hale getirilmelidir. Esas amaç budur. Ancak bu amacın 1980’li yıllar öncesindeki ideolojik ve siyasi yaklaşımlarla gerçekleştirilmeyeceği düşünülerek yeni bir ideolojik ve siyasi yaklaşım ve yapılanma benimsenmiştir. Aslında ikinci cumhuriyet denen süreç 12 Eylül’le başlamıştır. Kuşkusuz hala Atatürk milliyetçiliğinden söz edilmiş, cumhuriyetin hedefleri korunmuş, ama artık dinin her alanda kullanılacağı yeni bir ideolojik ve siyasi yapılanma hedeflenmiştir. Uluslararası sistem de Türkiye’de işbirlikçi siyasal İslam’ın, yeni sistemin temel aktörlerinden birisi olmasını istemektedir. Toplumu kontrol etmenin en ucuz ve kolay yolunun bu olacağı düşünülmüştür. Nitekim 12 Eylül’den sonra siyasal İslam’ın önü açılmıştır. Fethullahçıların esas olarak 12 Eylül sonrası kendisini örgütlemesi bunun kanıtıdır. Zaten sol demokratlar ezilerek bu kesimlerin önü açılmıştır.

Mevcut mahkemeyle toplum aldatılmak istenmektedir

12 Eylül esas olarak solu ve Kürt hareketini ezmek için gelmiştir. Uygulamaları bunun kanıtıdır. 12 Eylül sonrası sağ-sol ayrımı yapmıyoruz algısı yaratmak için MHP’liler de içeri alınmış, bazıları da idam edilmiştir. Bir kısım İslamcılar da bu süre bir süre cezaevinde kalmışlardır. Ancak bunlar esas amaçlarını gizlemek, kendilerine meşruiyet kazandırıp toplumu kandırmak için yapılan uygulamalardır. Biz tabii ki amacın ne olduğunu esas alacağız. Nitekim Alparslan Türkeş “biz buradayız ama fikrimiz iktidardadır” demiştir. Bu çok isabetli bir değerlendirmedir. Çünkü kendisi iktidarda olsa esas olarak bunları yapmak isterdi.
12 Eylül sola ve Kürt hareketine karşı gerçekleştirildiği gibi buna karşı direniş de başta Kürtler olmak üzere sol demokratlardan gelmiştir. Başta Amed zindanı olmak üzere zindanlardaki direniş 12 Eylül’ü teşhir eden ve ilk yenilgiyi yaşatan yerlerdir. Bu direnişler 12 Eylül’e karşı ideolojik duruş ve direnişin sembolleridir. 12 Eylül mahkum edilirken ilk akla gelen Amed zindan direnişidir. Zaten bu direnişler aynı zamanda bir yargılamayı ifade etmektedir. 12 Eylül’e en büyük darbe ise onun kurduğu sisteme karşı büyük bir direniş başlatan Kürt Özgürlük Hareketi tarafından vurulmuştur. 12 Eylül’ün kurduğu düzenin kabul edilmeyeceği bu direnişle açıkça ilan edilmiştir. Kürt Özgürlük Hareketi’nin gelişmesi, 12 Eylül’ün sonuç almadığının ve başarısız kaldığının en açık göstergesidir.
Eğer Kürt Özgürlük Hareketi’nin mücadelesi gelişmeseydi 12 Eylül en az elli yıl sürdürülecekti. Kimse itiraz edemeyecekti. Ne var ki en başarılı olduğunu sandığı yerde darbe yemesi daha o zamandan itibaren eleştirileri arttırmıştır. Mücadele geliştikçe 12 Eylül’ün uygulamalarıyla Kürt Özgürlük Hareketi’nin gelişmesine zemin sunduğu suçlamasıyla karşılaşmıştır. Zaten mevcut Türkiye gerçeğinde Kürtleri egemenlik altında tutamayan ve Kürt Özgürlük Hareketi’ni bastıramayan her siyasi güç başarısızdır. Nitekim bu nedenle Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye edemeyen güçler arka arkaya iktidardan düşmüşlerdir.
Türkiye’de ya Kürt sorunu demokratik temelde çözülecektir, siyasi iktidarlar bu zemin üzerinde varlığın sürdürecektir ya da bu zihniyete ve demokratik bir yapılanmaya sahip olunmamışsa iktidarda kalmanın kanunu Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye kapasitesi olacaktır. Görüldüğü gibi 12 Eylül mevcut devlet zihniyeti açısından da başarısız kalmıştır. Bu nedenle rahatlıkla sorgulanmakta ve eleştirilmektedir. Eğer Kürt Özgürlük Hareketi bu mücadeleyi yürütmeseydi 12 Eylül başarılı olduğunu iddia edecek, hiç kimse de eleştirmeye ve mahkemelere taşımaya cesaret edemeyecekti. Dolayısıyla bugünkü kozmik yargılama bile Kürt Özgürlük Hareketi’nin mücadelesi sonucudur. Toplum gözünde mahkum olmuş ve yargılanmış 12 Eylül, böyle bir mahkeme konusu yapılarak toplum aldatılmak istenmektedir. Böylece 12 Eylül’ün esas amacı ve yaratmak istediği Türkiye gözden kaçırılmaya çalışılmaktadır.

12 Eylül’ün uygulamalarını AKP yürütüyor

12 Eylül’ün amacı, Kürtlerin özgürlük mücadelesini bastırmak ve Kürtlerin özgürlük iradesini kırmaksa bugün bu politikayı AKP yürütmektedir. Hatta AKP 12 Eylül’ün yasalarını ve kurumlarını kendi otoriter iktidarı için hukuki zemin yapmış bulunmaktadır. 12 Eylül’ün en temel hedeflerinden olan toplumun örgütlenmesi önünde her türlü engel AKP iktidarı döneminde de sürdürülmektedir. İşçilerin örgütlenmesinin engellenmesi konusunda 12 Eylül’ün kurduğu düzen devam etmektedir. Siyasal partiler yasası ve seçim kanunu esas olarak 12 Eylül tarafından yapılmıştır. 12 Eylülcüler de bugünkü iktidar gibi bu kanunları istikrar için hazırladıklarını söylüyorlardı.
Türkiye’de 12 Eylül’ü yargılamak, onun zihniyetini mahkum etmek ve aşmakla olur. Kürt sorununun demokratik çözümü için ciddi adım atmadan hiç kimse 12 Eylül’ün yargılandığını söyleyemez. Kürt halkının ve demokrasi güçlerinin mücadelesi karşısında sıkışan devletin kültür ve dil alanında yaptığı zorunlu yumuşamalarla 12 Eylül zihniyetinin ve politikasının aşıldığı iddia edilemez. Bu yumuşamalar bile 12 Eylül’ün amacını yeni koşullarda sürdürmek için kullanılan psikolojik savaş argümanları olarak ele alınmaktadır.
Kürtler bir toplum olarak kabul edilir, kimliği, demokratik özerkliği ve anadilde eğitimi anayasal güvenceye alınırsa o zaman 12 Eylül’ün yargılandığı ve aşıldığı söylenebilir. Yargılıyoruz denilecek, ama Fikret Bila’nın dediği gibi cumhuriyetin Kürt politikasının esası korunacak! Kürtler kültürel soykırım sistemi içinde tutulmaya devam edilecek. Binlerce demokratik siyasetçi zindanlara atılacak! Bunun 12 Eylül’ü bir yargılama olmayacağı açıktır.
12 Eylül’ün yargılandığı söylenen mahkemeler de Ergenekon yargılamaları gibi AKP’nin iktidarına hizmet ettiği düzeyde sürdürülmektedir. Nasıl ki Ergenekon’un Kürdistan’daki uygulamaları yargılanmıyorsa 12 Eylül’ün de temel politikaları yargılanmıyor. Çünkü bu politikalardan vazgeçilmiş değildir. Zaten yargılama iki kişinin duruma indirgenmiştir. Kaldı ki onların bile yargılama konusu yapılması esas olarak AKP’yi cilalamaya yöneliktir.
12 Eylül’ü esas olarak yargılamak, demokrasi mücadelesini yükselterek Kürt sorununu demokratik temelde çözüp demokratik Türkiye’yi yaratmakla mümkündür. Dolayısıyla özgürlük ve demokrasi mücadelesinin yükseltilerek 12 Eylül’ün zihniyeti ve yarattığı tüm kurumlar ortadan kaldırılarak gerçek bir yargılamanın gerçekleştirilmesi gerekir. Kuşkusuz bu mahkemeyi bu doğrultuda sıkıştırmak gerekir. Ama bu bile ancak demokrasi mücadelesinin yükseltilmesiyle olur.


MUSTAFA KARASU