Başbakan bir kez daha “Kürt sorunu kalmamıştır, Kürt vatandaşlarımın sorunu kalmıştır” dedi. Yani Kürtlerin ulusal, halk ve toplum olarak bir sorunu yoktur, sadece bireysel bazı sorunlar vardır demek istiyor. Özcesi Kürtleri bir daha bir ulus, bir halk ve bir toplum olarak kabul etmediğini ilan ediyor. Zaten tek millet, tek vatan, tek devlet ve tek bayrak diyerek Kürtlerin toplum olarak haklarının tanınmayacağını açıkça ortaya koyuyor.
Kürtlerin tüm haklarını reddettiği halde önemli adım attığını ve kendilerinin bu sorunu çözeceğini iddia etmektedir. Hatta inkarcılığa ve asimilasyona kendilerinin son verdiğini söylüyor. Bu değerlendirmelerden de anlaşılıyor ki, Kürtleri demagojiyle kandıracaklarını düşünüyorlar. Başbakan, Türkiye toplumunu demagoji ve ajitasyonla nasıl etkiliyorsa aynı biçimde Kürtleri de etkileyeceğini sanıyor. Bu bile Kürt halkının duygularını ve taleplerini anlamadıklarını gösteriyor.
Kürt sorununun çözümünde önemli adımlar attık, bu nedenle Kürt sorunu kalmamıştır demek, her şeyden önce Kürt sorununu anlamamaktır. Kürtleri diğer uluslar gibi hakları olan bir toplum olarak görmemektir. Türkler birinci sınıftır, her şeye hakları vardır, ama Kürtler üçüncü sınıf bir halk bile değildir. Bu nedenle TRT 6 açılmış, dil ve kültürde kimi yumuşamalar olmuşsa Kürt sorunu kalmamıştır. Bunu söylemek Kürtleri gerçekten aptal yerine koymaktır.
Bir kere AKP Hükümeti zamanında Kürt sorunuyla ilgili hiçbir anayasal ve yasal değişiklik olmamıştır. Evet, Bahçeli, Yılmaz Hükümeti zamanında yapılan çok sınırlı anayasal değişikliğine dayanarak Kürtçe kurslar ve TRT 6 açılmıştır. Kaldı ki bu yasal değişiklikler bile muğlaktır. Bu nedenle TRT 6’nın yasal dayanağı olduğundan bile söz edilemez.
TRT 6, kurslar ve bir iki üniversitede açılan Kürt diliyle ilgili bölümler bile Kürtçe olarak anılmıyor. Türk devleti bunları da Kürt sorununun çözümünde bir adım olarak değil, inkar ve asimilasyonu yeni koşullarda sürdürmek için açmıştır. Yeni koşullarda yürüteceği inkar ve asimilasyonun üstünü örtmek, hatta daha kolay yürütmek için bu girişimlerde bulunmuştur.
Asimilasyonu kaldırdık diyor, ama 5 yaşında ana kucağından alarak çocuklar daha anadilini tam öğrenmeden Türkçeyi anadili yapmaya çalışıyor. Her tarafta okullar açtığını, Kürt bölgelerinde okul açmayı kendilerinin geliştirdiğiyle övünüyor, ama anadilde eğitim olmaz diyor. Kürtçe konuşmak serbest diyor, ama kamusal alanda kullanmak yasak diyor. Kürtçe eğitim dili olmazsa, kamusal alan denilen yerlerde konuşulmazsa asimilasyon nasıl biter? Hatta günümüzdeki dil ve kültür araçları dikkate alındığında asimilasyon daha hızlı biçimde işler. Nitekim işliyor. Zaten bizzat Hüseyin Çelik Kürtçe eğitim ne işe yarar diyerek bu gerçeği itiraf etmiştir. Nitekim yakın zamana kadar Türkçeyi iyi konuşmayan il, ilçe ve köylerde Türkçe pürüzsüz konuşuluyor, ama eskiden Kürtçenin yaşam dili olduğu yerlerde giderek Türkçe yaşama hakim oluyor. Bu da AKP döneminde daha fazla gelişmiştir. Hani asimilasyona son verilecekti? Özcesi atıldığı söylenen tüm adımlar asimilasyonu durdurmayacağı düşünülerek atılmıştır. Şu andaki strateji, asimilasyonu ve tek millet olmayı, yani Türkleştirmeyi engellemeyen bazı şeyler yaparak asimilasyon ve Türkleştirmeyi sürdürmektir. Atıyoruz ya da atacağız dedikleri adımların sınırları budur.
İnkarın kaldırıldığını söylemek bile bir kandırma ve ilizyondur. Doğrudur, artık Kürt vatandaşlarım deniliyor, ancak Kürtler hala bir ulus ve toplum olarak kabul edilmiyor. Tek millette ısrar ediliyor. Tek millette ısrar etmek, bugün Kürtler var olsa da bunları Türklük içinde eriteceğiz anlamına geliyor. Kürt aslında yoktur, Kürt kökenli Türkler vardır. Kürtler cumhuriyetle birlikte inkar edildiler. Böyle bir millet yok dediler. Tek millet vardır, o da Türk milleti dediler. Şimdi Kürtlerden söz ediliyor, ama bugün Başbakan ya da resmi yetkililerin bırakalım Kürt milletinden söz etmesi, Kürt halkından bile söz etmekten kaçınmaları söz konusudur. Bilinçli olarak Kürt milleti ya da Kürt halkı söylenmiyor. Kürt kökenli vatandaşlarım deniliyor. Olsa olsa Kürt vatandaşlarım deniliyor. Tüm bunlar inkarı yeni biçimde sürdürmek için yapılıyor.
Tek millet ısrarı inkarcılığın yeni biçimi değil de nedir? Tek vatan deyip Kürdistan kavramını bile sakıncalı görmek ve yasaklamak inkarcılığın sürdürülmesi değil midir? Hiç kimse tek millet kavramını sağa sola çekemez. Tek millet denildiğinde bu Türk milletidir. Zaten kast edilen de budur. Zaten Kürtlerin başına ne getirildiyse bu tek millet anlayışıyla getirilmiştir. Tek millet demek, tek millet yaratmaya çalışmak özünde tek dil de yaratmaktır.
Önceleri Başbakan tek dil de diyordu. Doğru, şimdi demiyor. Çünkü bunu dediğinde tüm diğer demagojileri çöker. Tek dil demiyor, ama zihniyeti, uygulamaları ve politikalarıyla bunu da hedefliyor. Zaten Türkiye’nin tek resmi dili olur derken anadilde eğitim olmaz, kamuda kullanılmaz diyerek tek dili hedeflediğini ortaya koyuyor.
Şimdi bazıları ümmet kavramıyla bu yeni inkarcılığı teorileştirmeye çalışıyor. İslam adına bu yapılıyor. Şimdi Ümmet kavramı da milliyetçilikle zehirleniyor ve esasından koparılıyor. Doğrudur, ümmet olumlu bir kavramdır, kötü yorumlanamaz. Ortadoğu gerçeği dikkate alındığında Kapitalist modernitenin devletçi ulus ve milliyetçi kavramlarından daha demokratik ve kapsayıcıdır. Tabii ki ümmet kavramı diğer dinlere ve mezheplere düşmanlığın önüne geçmemiştir. Bu yönüyle eleştirilebilir. Ancak kapitalist modernite çağında farklı ulus ve etnik topluluklara karşı büyük bir düşmanlık beslendiği ve bu yönlü birçok soykırımın gerçekleştirildiği bilinmektedir. Kuşkusuz gerçek ümmet kavramı ve anlayışı olsaydı bu düzeyde ne inkar ne asimilasyon olurdu. Türklük hakim kavim olsa da, bazı ayrıcalıklar kazanmış olsa da, hem kapitalizm öncesi egemen güçlerin ihtiyaçları ulus-devletçi mantıkta olmadığından hem de ümmetin parçası olmaları nedeniyle Kürtlüğün inkar edilmesi söz konusu değildi. Asimilasyon ise çok sınırlıydı. İnkarcılık esas olarak cumhuriyetle başlamış, asimilasyon cumhuriyetle birlikte bilinçli, örgütlü bir politika haline getirilmiştir.
Ümmet kardeşliği çerçevesinden hareket edilseydi bile Kürt sorunu çözülürdü. Kürtlerin varlığı da, anadilde eğitimi de, dilin kamuda kullanılması da, Demokratik Özerklik’i (özyönetimi) de kabul edilirdi. Söylendiği gibi Türkiye’de, hatta Ortadoğu’da ümmet kardeşliği yoktur. Şu anda ümmet adına hakim ve baskın olan Türklüğün, Türk dilinin, Türk kültürünün ayrıcalıkları korunmak istenmektedir. Şu anda “ayrımız gayrımız yok, hepimiz Müslüman’ız” demek, hakim, baskın ve ayrıcalıklı Türk kimliğinin bu durumunu korumaya çalışmaktadır. Bugüne kadar yapılan asimilasyon ve kültürel soykırımı normal görmektir.
Eğer ümmet kardeşliği olacaksa ilk önce Kürtlere yapılan haksızlıkların giderilmesi gerekir. Hatta pozitif ayrımcılık yapılarak cumhuriyet döneminde yürütülen asimilasyon ve kültürel soykırımın sonuçları ve etkileri ortadan kaldırılmalıdır. Yoksa ümmet adına Kürtlerin özerk yönetimini, anadilde eğitimini, Kürtçenin kamusal alan dahil her alanda kullanılmasını reddetmeye girişmek, bunu teorileştirmek İslami literatürle münafıklık yapmaktır. Milliyetçiliği ümmetle örtmek ve pazarlamaktır. Zaman zaman Altan Tan, bu sorunu hangi ölçülerde çözeceksek gelin çözelim diyor. Gerçek ümmet zihniyeti olanlarla gerçekten de Kürt sorunu çözülebilir. Zaten ümmet anlayışı olsaydı Kürtler İran, Irak ve Suriye’de zulüm altında olmaz; varlıkları, dilleri ve özyönetimleri reddedilmezdi. Ümmet anlayışıyla değil, kapitalist modernitenin milliyetçiliğiyle hareket ettikleri için Ortadoğu’da Kürt sorunu ortaya çıkmış ve bugüne kadar varlığını sürdürmüştür. Kürtlere karşı ümmet zihniyeti uygulanmamaktadır. İslam kardeşliği örtüsü altında Kürtlerin haklarının reddedilmesi yoluna gidilmiştir. Bugün de hala din; milliyetçiliğin, sömürgeciliğin ve kültürel soykırımın aracı olarak kullanılarak Kürtlerin talepleri yok sayılmaya, Kürtler parçalanmaya ve üzerlerindeki inkar, asimilasyon ve kültürel soykırım politikası sürdürülmeye çalışılmaktadır.
Başbakan da sürekli “yaratılanı yaradandan dolayı severiz” diyerek din kardeşliğinden söz ederek Kürtlerin temel demokratik haklarını yok saymaya çalışıyor. Kürtlerin özyönetimlerine kavuşmasını, anadilde eğitimini Türkiye’ye ameliyat olarak değerlendiriyor. Kürtlerin haklarını tanımayı sanki Türkiye halklarının ve Türklerin elinden haklarının alınması gibi yansıtıyor. İşte ümmet kavramı altında inkarcılığı yeni biçimde sürdürmek isteyenlerin yere göğe sığdıramadıkları Tayyip Erdoğan budur. Aslında bazı nüans farklılıkları dışında bunların zihniyetiyle Tayyip’in zihniyeti aynıdır. İslam’ı kendi milliyetçiliklerine kılıf yapıyorlar.
Başbakan’ın ve AKP’nin Kürt sorununu çözme zihniyeti yoktur. Bu sorunu ben çözerim demesi sadece toplumu beklentide tutup oyalamayı hedeflemektir. Zaten her sıkıştığı dönemde “açılımdan vazgeçmemişiz, açılımımız devam edecek” diyerek tepkileri azaltmaya çalışmaktadır. Ancak artık Başbakan’ın bu aldatma ve oyalama zihniyeti deşifre olmuştur. Öyle ya, ainesi iştir kişinin lafına bakılmazmış. Kürtler bu nedenle AKP’nin aldatma politikalarına karşı direniyorlar. Başbakan Kürtlerin taleplerinden vazgeçmemesi ve ısrarla haklarını istemesinden çılgına dönüyor. AKP’nin inkarcılığın, asimilasyonun ve kültürel soykırımın yeni biçimi olan politikalarına direnilmesine öfkeleniyor. Bu direniş kaynağı olan Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı imha ve yok etme savaşı yürütüyor. Bu savaşa karşı direnilince bağırıyor, çağırıyor, tehdit ediyor.
AKP sıkışmıştır. Kürt sorununun çözümü konusunda ciddi adım atmazsa kendisi çözülecektir. Yürütülen mevcut politika AKP’nin sonunu getirecektir. Korkunun ecele faydası yoktur. Orduya ve polise bu kadar sarılması da AKP Hükümeti ve Başbakan’ı kurtarmayacaktır.
Kürt sorunu kalmamıştır diyenler sorunu çözemez