Basın camiasında “Ben bunu daha önce söylemiştim, bu tespiti ben daha önce yapmıştım” diyenlere hep gözucu ile bakılır. İnsanın egosunu oldukça şişiren büyülü cümleler bunlar. Bu cümleleri kişiler kendileri için söylerler. Bir de kişiye bir başkası tarafından söylendiğini düşünün… İşte o zaman o sihirli cümlelerin büyüsü katlandıkça katlanır, kişinin egosu da onu uçuracak kadar şişer. Patlamaya ramak kalmış bir balon gibi olur. Patlayanlar olur. Patlayınca da insanın başına neler gelir, hepimiz biliyoruz.
Basın camiasında bu işler biraz daha farklı işler. Basının egoları, sanki hiç patlamıyormuş gibi… Sürekli şişkin balonlar gibi dolaşıyor mübarekler. Sanki eşek derisinden yapılmış balonlar. Hiç patlamıyor ya da sürekli yeni hava pompalanıyor.  Egoya sürekli taze hava pompalatmak büyük bir beceri gerektirir. Bunun için sonradan öğrenilmiş yeti ve becerilerin doğuştan var olan kapasite ile combinasyonu gerekli. Bu da yetmez, bu combinasyonu bir sanat eseri gibi entegre edebilecek sanatsal bir yeti gerekli. Bu da yetmez, bu yetileri kullanabilme ihtiyacını doğuran müthiş bir narsist ego gerekli. Tabii ki bütün bunlar da yetmez, şişirilmiş egoları, pardon şişirilmiş balonları görmeye meraklı bir toplum da gerekli… Arz-talep meselesi…
Bazı meslek dallarında olduğu gibi, medya da her yerde aynı. Türk basını, Kürt basını ya da Avrupa basını farketmiyor. Bazen o kadar çok birbirlerine benziyorlar ki, kimi izlediğinizi ya da okuduğunuzu karıştırabiliyorsunuz… Söyledikleri çok farklı olsa da karıştırmak mümkün.
Sizi bilmiyorum ama ben bu karıştırma işini oldukça fazla yapıyorum. İlginç olan da sadece TV izlerken değil, gazete okurken da karıştırıyorum. Mesela bir Kürt yayın organında A yazarını okurken, Türk basınından B yazarını okuduğumu sanıyorum, ya da tersi oluyor. Okuduğum internet sayfasını kapatırken, farklı gazete okuduğumu fark edince, müthiş hayal kırıklığına uğruyorum. Tahmin edebileceğiniz gibi yazılan farklı şeylerin farklılığını da görmemiş oluyorum. Okumak için harcadığım zaman da boşa gitmiş oluyor. Hayal kırıklığına uğrayan bazı insanların yaptığı gibi sonunda kendime hakaret ediyorum. Bana kar olarak kalan müthiş bir keyf. Bu keyfimi ya fantazi dünyamın çok zengin olmasına, ya mesleki alışkanlıklarıma, ya da bilmediğim başka bir nedene borçluyum.
Bazen çok ince farklılıklar da var. Mesela Türk medyasının balonları, hiç patlamayacakmış ya da sönmeyecekmiş gibi, Kürt medyasının balonları, sanki yanından geçseniz, ya da bir üfleseniz, patlayacakmış gibi hassas ve kırılgan. Bu kadar fark doğal. Biri sürekli, kan, şiddet, nefret, baskı, aşağılama ve egemen olmanın verdiği üstünlükleri doğal bir hakmış gibi kullanmış bir ego. Diğeri, sürekli aşağılanmak, öldürülmek, yok edilmek ve inkar edilmek üzerinden kendini yeniden yaratabilmiş bir ego. Bu kadar farklılık doğal. Ancak bu farklılık bizim eleştirme özgürlüğümüzü kısıtlıyor.
Mesela hiç patlamayacak izlenimi veren balonları, egoları eleştiriken, hassas olmanız fazlaca gerekmiyor. Ancak Kürt medyasının egolarını eleştirirken, bu kırılma hassasiyetini hissediyor ve kendinizi kısıtlıyorsunuz.
Neyse, ben Kürt ve Türk medyasını eleştirip, kendimi de önce övüp sonra eleştirecektim, giriş o kadar uzun oldu ki yerim kalmadı. 2 Nisan 2012 tarihinde bu köşede ki yazımda, Türkiye’de sistemin artık ‘tek adam’ sistemi olduğunu yazmıştım. Erdoğan’ın bize Kürt açılımın da “yeni strateji” diye sunduğu, strateji deki bir sembolden yola çıkarak, Türkiye’de sistemin artık ‘tek adam’ sistemi olduğunu tespit etmiştim. Çok değil benim yazımdan bir kaç hafta sonra Türk medyası ‘tek adam’lığı keşfetti ve tartışmaya başladı. Tam de sevinmem ve egomun şişmesi gerekirken, ben nasıl olurda böyle eksik bir tespit yaptığımın eleştiri ve endişesi içindeydim.
Yönetimsel olarak ‘tek adam’ diktatörlüğe tekabul etse bile, etnisite açısından notral bir tanımlamadır. Oysa, Erdoğan’ın ve AKP’nin Kürtlere bakışı ve yönetimi bu kadar açık ve net ırkçılık içeriyorsa bunu ‘milli şef’ olarak tanımlamam gerekirdi. Türkiye tarihine de daha uygun. Şimdiki etnik-İslami zemine de çok daha uygun. Yoksa Erdoğan daha düne kadar ‘kardeş’ dediklerine ‘kalleş‘ diyebilir miydi… Üstelik ‘kalleş’ dedikleri Kürtlerin seçilmişleri…
Siz, benim bu yazımı ‘tek adam’ başlıklı yazımın bir özeleştrisi olarak kabul edin. O yazımı belleğinize ‘milli şef’ olarak kaydetmeye çalışın.
Kürtler ‘milli şef’ dönemi ile karşı karşıyalar. İyi ki ‘milli şef’ dönemi çok eskilerde değil hala hafızalar da çok canlı.
Kürtleri neler bekliyor bence çok açık…