Almanya'da yaşayan Kürtlere ve kurumlarına sürdürülen baskı, dur durak bilmeden ve azalmadan sürüyor. Alman devleti, anti-Kürt politikası yarışmasında yerini almış, ikincilikle mücadele ediyor. İçişleri Bakanı Horst Seehofer, MÎR Müzik ve Mezopotamya Yayınevi'ni kapattığı için Erdoğan'dan bir övgüyü hak etti. Türkiye ve Almanya, Kürt baskısı ve insan haklarının ihlal edilmesi konusunda 150 yıldır iyi bir ikili.
Ankara, Batı müttefiklerinin desteği olmadan Kürt halkına karşı savaşı bunca zaman sürdüremezdi. ABD dışında hiç bir NATO ülkesi kendi halkına karşı bunca süre savaş sürdürmezdi. Türkiye'nin AB'ye katılım müzakereleri Türkiye'nin demokratikleşmesine yarayabilirdi ancak bugün ülke demokrasiye, bundan 15 yıl öncesinden daha uzak.
İslamcı NATO devleti Türkiye, müttefiklerinden sadece soykırım ve baskı uygulayabilmek için aldığı icazetin yanında bir de Kıbrıs ve Kuzey Suriye'yi işgal edip, bölgelere yerleşiyor ve sürekli olarak askerleriyle Irak'a girebiliyor. Türkiye'nin uluslararası hukuka aykırı davranması cezasız kaldı. Türk hükümeti Kuzey Suriye ve Kuzey Irak'ta tam da bunu yapıyor. Uluslararası hukuka aykırı davrananların dostları olduğu sürece, şiddet ve işgal politikasını sürdürmeye devam edecek.
Türkiye'de, Irak'ta ve Suriye'de Kürtlere karşı istediği gibi/engelsiz güç kullanabiliyor. Avrupa'da özellikle Almanya'da Türkiye'nin baskıcı politikasına karşı protesto eden ve direniş gösteren çok iyi örgütlenmiş bir Kürt diasporası mevcut. Ankara ve Alman hükümeti arasında bu Kürt diasporasının direniş potansiyeli durdurmak ve onları susturmak için yakın bir ilişki/işbirliği oluşturuldu. Ankara, hükümetin başında kim olursa olsun, hangi suçları işlemiş olursa olsun, Berlin'in desteğine her zaman güvenmiştir.
Kürt Özgürlük Mücadelesini sindirmek ve baskı altına almak için oluşturulmuş Türk-Alman suç ortaklığı ortada. Bu, Alman politikasının üzücü bir gerçeğidir. Peki ya Almanya'daki 'demokratik basın'a ne oldu? Kobanê döneminde mücadele veren savaşçıları kutlayanlar, Şırnak ve Cizre'yi talan eden Türk ordusunun saldırısı karşısında sessiz kaldı. Tarihi kent Diyarbakır talan edildiğinde "demokratik kamuoyu" ve basın da sessiz kalmıştı. 20 yıldır tutsak edilen Abdullah Öcalan üzerindeki tecridin kaldırılması için Türk cezaevlerinde ve Avrupa kentlerinde yüzlerce tutsak ve aktivistin açlık grevine girmesini de aynı kamuoyu umursamıyor.
Protestolar sayesinde Alman hükümeti Kürtlere karşı istediği gibi kriminalizasyon ve siyasi baskıyı politikası sürdüremiyor. Ama Alman toplumu, Kürt halkının çektiği acılar karşısında kayıtsız ve sessiz kalıyor. Susup, Türkiye'nin suçuna ortak oluyor. Sürgündeki muhalefet ve Kürt diasporasındaki aktivistlerin kriminalize edilmesinin karşısında sessiz kalanlar, aynı şekilde Berlin politikasının suç ortağı oluyor. Şimdi karar verme zamanı: Sessiz ve kayıtsız kalıp suç ortağı olmak mı yoksa bunun karşısında durup, protesto edip Türkiye'de barış ve demokrasi talep edenlerin yanında olup dayanışmak mı?
Dayanışmak için farklı imkanlar var. Örneğin sürdürebilirliği olan daha geniş bir boykot. Örneğin Alman malları boykot edilebilir. Ekonomi ne de olsa Almanya'nın hassas noktası. Bir boykot gerçekleştirilebilir. Kürtler, boykot ile baskı uygulayabilecek güçte olabildiklerinin farkına varmalı. Daha önce "Nükleer güç? Hayır, teşekkürler" (Atomkraft? Nein, danke!) yazılı pankartları her yerde görülebiliyorduk. Türk hükümetine destek veren Almanya'yı protesto edenlerle dayanışmanın barışçıl yöntemleri muhakkak vardır.
Kamuoyu, elden bırakmaması gereken bir sorumluluk taşıyor. Kürt halkı, baskı ve şiddete rağmen er ya da geç özgürlüğüne kavuşacaktır. Bir gün Kürtlerin özgürlük mücadelesinin karşısında duran herkes hesap verecek! Almanya'daki Kürt diasporası bir gün baskıların karşısında duracak, Alman toplumu ve siyaseti, Almanya ve Avrupa'ya Kürtlere karşı taşıdıkları sorumluluğunu hatırlatacaktır. Şimdi Kürt diasporası, gücünün farkında olmalı ve kararlı durmalı.
Nasıl ki Ermeniler, Türk hükümetinin soykırım politikasında Almanların desteğini unutmuyorsa, Kürt halkı da suç işleyen politikasını sürdüren Türk hükümeti ile Almanların suç ortaklığını unutmamalı ve sonuçlar elde etmeli. Alman hükümeti ise Ankara'nın hizmetinde anti-Kürt politikasını ömür boyu sürdüremeyeceğini unutmamalı.
*Çeviri: Dilan Biçer