Kürtler için Lozan yüz yıllık esaretin ismidir

Forum Haberleri —

14 Temmuz 2021 Çarşamba - 23:00

  • Lozan, Kürtlerin hafızasında ilkin bir şehir ismi olarak değil katliam, esaret ve sefaleti çağrıştıran lanetli bir kavram olarak yer edindi. Bunun şüphesiz çok anlaşılır nedenleri var…

FAYSAL SARIYILDIZ

Son birkaç yılda olduğu gibi Kürtler ve dostları, bu yıl da 24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan Paylaşım Anlaşması'nın yıldönümüne yakın bir zamanda, İsviçre’nin Lozan kentinden başlayıp Cenevre’deki Birleşmiş Milletler (BM) binasının kapısında sona eren 3 günlük (10-13 Temmuz) kitlesel yürüyüş eylemini gerçekleştirdi. 

Orta Avrupa’nın en büyük ikinci gölü olan Leman’ın kuzey kıyısındaki bir yamaca kurulmuş olan Lozan, dünyanın en güzel kentlerinden biri. Bu nedenle eylemin güzergahı olan göl kıyısı boyunca dünyanın en zenginlerinin villaları ve tatil tesisleri sıralanıyor. Dünyanın kaymağını yiyenler, villalarının içinde yankılanan sloganları garip garip dinlerken kan-ter içinde kalan eylemciler de, öfkelerini önlüklerindeki “Defend Kurdistan (Kurdistanê Biparêze)” yazısı ve dillerindeki “Politique solutions pour le Kurdistan, Liberte Öcalan, (Bijî Serok Apo, katil Erdoğan)” sloganları ile haykırıyordu. 

Kör bir kuyu: Lozan Anlaşması

Lozan, Kürtlerin hafızasında ilkin bir şehir ismi olarak değil katliam, esaret ve sefaleti çağrıştıran lanetli bir kavram olarak yer edindi. Bunun şüphesiz çok anlaşılır nedenleri vardı: Kürtler, yüzyıl önce batılı emperyalist ülkeler ile, Osmanlı enkazı üzerine, yine batılıların desteğiyle inşa edilen Türk ulus devleti arasında imzalanan Lozan Anlaşması sonucu dipsiz bir kuyuya atıldı. Tam yüzyıldır Kürtler, bu kuyuda yitip gitmeme ve boğulmamak için direnmeye devam ediyor.

Bir birlik bilinci ve ulusal iradeden yoksun olmasına rağmen Kürt halkı, Lozan ile kendisine dayatılan rüsva yaşamı hiçbir zaman kabul etmedi. Lozan’dan sonra onlarca kez direndi, ama her seferinde tüm dünyanın gözü önünde soykırım düzeyindeki korkunç katliamlarla karşılaştı. Bu gerçekliğin nedenleri, artık devasa bir düşünsel ve politik bir kavrayışa sahip Kürt siyasal hareketi tarafından bilince çıkarılıp doğru bir temele oturtulsa da, böylesi yakıcı bir zamanda hatırlatmak bizler açısından şüphesiz çok önemli. 

İlk kurban sadece Kürtler değil 

Resmi merciler tarafından hep anlatıla geldiği üzere Lozan, egemen devletlere karşı sergilenen büyük bir mücadelenin değil; bu egemen güçlerin Birinci Dünya Savaşından sonra paylaşıma dayalı dayattıkları ulus-devlet formundaki bölge bekçiliğinin kabulü ile sağlanan, tarafların karşılıklı memnuniyeti ile gerçekleşen bir anlaşmadır. Bir başka deyişle Lozan, egemen batılı güçlerin, bölgedeki çıkarlarını korumak için TC ulus devletinin kurucu unsurlarına devrettikleri denetimli yetkiler manzumesidir.

Lozan’ın ahlak ve vicdandan yoksun, tamamıyla rasyonel ve analitik bir çıkar aklına dayalı satırları arasında, egemen ulustan olmayan halk ve azınlıklara sağlanan, anadilin bazı yerlerde kullanımına yönelik kıymık düzeyindeki bazı haklar olmasına rağmen anlaşmanın akabindeki süreçte, bu hakların uygulanmasına dönük dahi en ufak bir denetim mekanizması devreye sokulmadı. Mesela anlaşmada daha kapsayıcı bir kavram olan “Türkiye” Türk ulus devleti tarafından “Türk devleti” olarak tercüme edilerek uygulanmasına, bunun sonucunda Türklük dışında kalan her olguya yok edici bir tarzda yaklaşılmasına rağmen, bu gerçeklik egemen devletler tarafından pek umursanmıyor. Bu yaklaşımın ilk kurbanları sadece Kürtler olmuyor şüphesiz. Ermeniler de ilk kurbanlar arasında yer alıyor. 

Türkiye kapitalist moderniteyi kabul ederek kuruldu

Lozan Anlaşması’nın kimi maddeleri biçimsel olarak demokratik bir görüntü arz etse de, özünde korunan hep batılıların çıkarı olmuştur. Örneğin, Türkiye’de oturan herkesin mülkiyet, seyahat ve inanç gibi bir takım haklar belirtiliyor olmasına rağmen, gerçekte amaçlanan ise insan haklarının tesisi değil, batılı tüccar ve Levantenlerin rahat dolaşımını sağlamak oluyor. Amaçladığımız anlatının biraz dışına taşsa da aynı yaklaşımın hala sürüyor olması nedeniyle Batılı devletlerin Türk ulus devletine bu kadar müsamahakar yaklaşmasının temel bir nedenini tam bu noktada aramakta yarar var. Jeo-stratejisinin sağladığı şantaj imkanını Türk devleti şu an olduğu gibi o zamanlar da çok usta bir fırsatçılıkla kullanmıştır. Henüz birkaç yıl önce kurulan SSCB’nin, Lozan Anlaşması’nın kabul edilmemesi durumunda ortaya çıkacak olası bir savaşta Türkiye’nin yanında yer alacağını belirtmesi, Batılı ülkeler nezdinde Türk ulus devletinin kıymetini arttırmış, nazlarının absorbe edilmesini sağlamıştır. 

Atatürk, bir taraftan Sovyetler ile ilişkileri sürdürürken diğer taraftan ulus-devletçi emperyalist sisteme bağlılığını ifade ediyordu. Lozan pazarlıklarının kesintiye uğradığı 1922’de Atatürk, “Ben Komünist ve Bolşevik olmayacağım. Bana güvenebilirsiniz, ben sizin sisteminizin bir parçası olacağım” sözleri ile güvence veriyordu. Yani Türk ulus devleti, kapitalist modernitenin Ortadoğu acenteliği kabul edilerek kurulabildi, desek abartı olmaz. 

Hitler şantajını kullandı 

1923’ten bugüne kadar, Türk ulus devleti tarafından halklara karşı gerçekleştirilen kıyımda, batılı devletlerin ya direk ya da dolaylı katkısı oldu. 1937-38’de Kemalist ulus-devlet tarafından gerçekleştirilen Dersim katliamında da, o yıllarda Hatay’ın batılı ülkelerin gözü önünde gerçekleştirilen hileli bir seçimle Türk devletine devrinde de aynı müsamahayı görüyoruz. Bu kez Kemalist devlet, batılılara karşı Hitler şantajını kullanıyor. 

Batılıların çıkara dayalı yaklaşımı alçakça  

Tüm bunları niye anlatıyoruz; çünkü Batı’nın anlattığımız yaklaşımı hala devam ediyor ve bundan yararlanmakta ustalaşan Türk devleti, Kürdistan’daki kıyımını ara vermeden sürdürüyor; Kürdistan yeni bir işgalle, halkımız da yeni bir katliam ile karşı karşıya. Türk devleti, 30 bin askerle Güney Kürdistan’da 70’in üzerinde üs kurmuş, Rojava’nın önemli bir kısmını işgal ederek DAİŞ zihniyetine sahip katil çetelerin denetimine vermiş durumda. Kuzey Kürdistan’da da siyasi soykırım politikaları devam etmektedir. Tüm bu saldırılar, Batılı ülkelerin sağladığı askeri ve finansal destekler ile olup bitenlere göz yummasıyla gerçekleşmektedir.

Avrupa ülkelerinin Türkiye siyaseti artık büyük oranda Almanya’nın tavrı ile biçimlenmektedir. Almanya’nın önceki dönem -sözüm ona sosyal demokrat- dışişleri bakanı Sigmar Gabriel, daha iki hafta önce davet edildiği Türkiye’de, “Biz Amerika’ya zamanında Kuzey Suriye’de YPG’ye yardım etmemesini söyledik. Türkiye’nin saldırıları onunla ilgili” diyebiliyor. DAİŞ barbarlığına karşı kendini tüm dünyaya siper eden YPG, binlerce savaşçısını feda ederek, dünyayı büyük bir beladan kurtarırken, Batılıların salt çıkara dayalı bu yaklaşımı Kürtler tarafından alçakça bulunuyor. Lozan-Cenevre yürüyüşü boyunca sesleri kısılıncaya kadar haykıran eylemcilerin öfkesi de bu alçaklığa idi. 

Ortadoğu’da kaç kişinin öldüğü umurlarında değil

Liberal Avrupa uygarlığını temsil eden Avrupa Parlamentosu, en son geçen hafta yaptığı gibi bugüne kadar birçok kez Türkiye’deki baskılara ilişkin endişe duyduğunu, sanki daha önce demokrasi var mış gibi, “baskıların insan haklarının Türkiye’deki dramatik durumu, demokrasi ve hukuk devletinin çöküşünü açığa vurduğunu” ifade etti. Oysa tüm bunların farkında Avrupalı devletler ve söz konusu katliamcı devleti ayakta tutmak için elinden geleni yapıyorlar. Şu an da NATO’nun Ortadoğu’daki asker ihtiyacını sağladıkları için her gün Erdoğan’a şükranlarını ifade ediyorlar. 

İnsan, “Siz Saddam’la ilişkilerinizden de mi ders çıkarmadınız” diye sormak istiyor. Ama tepeden baktıkları Ortadoğu’da her gün kaç insanın evi başına yıkılıyor, kaç çocuğun bedeni parçalanıyor pek umurlarında değil. Ama insan şu gerçeği yine de gözlerinin içine sokmak istiyor; Lozan eylemcilerinin yaptığı da buydu; Türk ulus devleti kurulduğunda Atatürk’ün milliyetçiliği ve kıyımı, sınırları pek aşmadı ya da aşamadı. Ancak Lozan’ı yeniden güncellemek isteyen şimdiki devletin ve Erdoğan’ın yayılmacı milliyetçiliği, sınırların dışına taşarak, tüm Ortadoğu’yu bir savaş alanına çevirmektedir. Evleri başlarına yıkılan milyonlarca insan, Avrupa’nın yollarına düşüyorsa bunun başat nedeni Avrupa devletlerinin sağladığı imkanlarla gerçekleşen Erdoğan’ın saldırganlıklarıdır. Sadece eylemciler değil, son kırk yılda büyük bedeller ödeyerek mücadele eden tüm Kürtler bu gerçeklerin farkında.
 
Öcalan gerçekliği

Kürt halkı, tamamıyla yitmek üzereyken, dirilip evrensel bir özgürlük bilinci ve iradesine Sayın Abdullah Öcalan’ın sayesinde kavuştuğunun farkında. Kürt Halk Önderi Öcalan, uzunca bir süredir hapsedilmiş olmasına rağmen Kürt halkını, kuramsal çözümlemeleri ve aktüel pratik önerileri ile aydınlatmaya ve sürekli irade üretmesini sağlamaya devam etmektedir. O nedenle uzunca bir süredir Öcalan’ın dışarı ile ilişkisi kesilmiş durumda. Yürüyüş boyunca her biri belli bir temsille katılan yüzlerce eylemci, bu gerçekliği egemen dünyanın gözüne özellikle sokarak “Bijî Serok Apo” sloganını haykırdı. 

Her kesimden insan oradaydı 

Güncel durum nedeniyle bu yılki eylemin temel amaçlarından biri işgale karşı ulusal bir ruh inşası olduğu için, daha çok dört parça Kürdistan’daki insanların katılımı esas alındı. Eylemde, annesinin kucağındaki bebeklerden, çocuklarını Kürt özgürlük mücadelesinde kaybeden 80 yaşlarındaki Arap asılı Sultan anaya kadar, her yaştan ve statüden insan vardı. Yine son yıllarda yurt dışına çıkmak zorunda kalan milletvekili, belediye eşbaşkanı, parti yöneticisi, parti üyesi, sendikacı gibi onlarca insanın katılımı söz konusuydu. Türkiyeli devrimci hareketlerden ve diğer Kürdistan parçalarından birey ve temsiller bulunuyordu. KNK ve Kongra-Gel’den eşbaşkanlık düzeyinde katılım vardı. 

Mücadele kararlığı yenilendi

Yürüyüşçüler, Cenevre’deki BM binasının önüne vardıklarında onları aralarında Cenevre’nin eski belediye başkanının da olduğu bir grup dost siyasetçi karşıladı. Orada yapılan konuşmalarda, Kürdistan’daki kıyımda öteden beri rolü olan güçlere sorumluluk çağrıları yapıldı ve işgalciliğe karşı mücadele kararlığı tekrarlandı.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.