Günümüz medeni dünyası artık katı üniter devlet yapılarının terk edildiği ve ademi merkeziyetçiliğe dayalı güçlendirilmiş yerinden yönetimlerin ağırlık kazandığı bir idari sistemi zorunlu kılmaktadır. Bu bağlamda Kürt-Türk ilişkilerinin Demokratik Özerklik temelinde gelişen tarihsel derinliği ve 1921 Anayasası’nın özü dikkate alınarak “Demokratik Özerklik” şekillendirilmelidir. Şöyle ki: Birbirine komşu olan üç dört ili kapsayan ve demokratik seçimle yapılandırılan “Bölge Meclisleri” ile “Bölge Yönetimleri” oluşturulmalıdır. Merkezi otoritenin yetkisinde olan eğitim, sağlık, kültür, sosyal hizmetler, tarım, sanayi, bayındırlık, imar, çevre, turizm, sosyal güvenlik, kadın, gençlik ve spor hizmetleri, bu meclis ve yönetimlere devredilir.

Demokratik Özerklik projesi, halen İspanya’nın başta Bask Ülkesi ve Katalonya olmak üzere 17 bölgesinde; İtalya’nın 20 siyasi bölgesinde; İngiltere’nin Kuzey İrlanda, İskoçya ve Galler bölgelerinde ve Fransa’nın Korsika Adası’nda, küçük farklılıklarla ama başarılı bir şekilde uygulanmaktadır.

Demokratik Özerklik modeli aslında Mustafa Kemal’in daha Cumhuriyet’in kuruluş aşamasında, 1921 Anayasası’nın özünden hareketle İzmit’te gazeteci Ahmet Emin Yalman’a söylediği “Kürtlere yerel muhtariyet” mefkuresinin güncellenmiş hali olacaktır. 

12. yüzyılda Selçuklular tarafından kurulan ilk Kürdistan Eyaleti, Osmanlı sistemi içerisinde oluşturulan beş Kürdistan eyaleti ve özerk Kürt beylikleri ile bu beyliklere tanınan öz savunma gücü hakkı da dikkat çekicidir. Selçuklu ve Osmanlı tarihleri, bir de bu yönleriyle yeniden okunmalıdır. 


1. SELÇUKLULARIN VE 

OSMANLILARIN KURDUÐU İLK KÜRDİSTAN EYALETLERİ


Bugünkü iktidarın ve genelde Türk milliyetçisi kesimlerin iftihar ettiğini söylediği ve örnek aldığını iddia ettiği ataları olan Selçuklular ve Osmanlılar, 600-700 yıl öncesinden başlayarak tarihte ilk “Kürdistan”ları kuran devletlerdir. Bugün çok sayıda belediye eşbaşkanının tutuklanmasına neden olan öz yönetim talebi, bu eyaletlerin yanında denizde damla kalmaktadır. Selçukluların ve Osmanlıların eleştirilebilecek yanları olmakla birlikte öz yönetim açısından  bugünkü TC devleti ve AKP yönetimi, onlardan 600-700 sene geridedir.

Şimdi resmi olarak “Kürdistan” ismine gelinceye kadar tarihte Kürt yurdu için kullanılan belli başlı isimlere bir göz atalım ve ardından resmi “Kürdistan”lara geçelim.

Kürdistan’dan maksat, milattan yüzyıllarca önceden başlayarak günümüze kadar Kürtlerin yerleşik olduğu Zagros ve Toros yükseltileri, Dicle ve Fırat ile Mezopotamya Vadisi’nin kuzey bölgeleridir. Bu yurt, tarih boyunca, Kurda, Kardaka, Corduênê, Kordukh gibi birbirine benzeyen etnisite-coğrafya isimleriyle adlandırılmış ve bilindiği kadarıyla en son Selçuklular döneminde “Kürdistan” adı kullanılmıştır. “Kürd” ismi ile “yer ve yurt” anlamına gelen “-istan” ekinden oluşan Kürdistan, “Kürd yurdu” anlamına gelmektedir. Şimdi İslam öncesi dönemlerdeki eserlerde ve klasik İslam dönemine ait Arap-Fars literatüründe Kürt yurdu için kullanılan bu isimleri ve sınırlarını ana hatlarıyla sunmaya çalışalım.

1) Kurda: Kürt yurdu için kullanılan en eski coğrafî isim olan Kurda, MÖ 3. binyılın ikinci yarısında, çivi yazılı Akad tabletlerinde yer almış ve Cizre, Qamişlo, Amudê ve Haseke mıntıkaları için kullanılmıştır. 

2) Kardaka: Bu isim, MÖ 2000 yılına dayanan ve Lagaş hükümdarı Arad Nannar zamanına denk gelen iki çivi yazılı tablette kullanılmış ve Fransız arkeolog Thureu Dangin tarafından keşfedilmiştir. G. R. Driver’e göre bu isimle ağırlıklı olarak Van Gölü’nün güney mıntıkaları ile Botan Nehri’nin vadileri kastedilmiştir. 

3) Corduênê: Bu isim, Romalılar döneminde Yukarı Dicle Nehri vadilerini, Amid, Botan, Tur Abdîn, Karadağ ve Cizre yörelerini içine alacak şekilde kullanılmıştır. 

4) Kordukh: Miladî 5. yüzyılda uzun süre Diyarbakır ve çevresinde kalan asker kökenli Ammianus Marcellinus, Ermenice olan bu ismin Diyarbakır merkezli bir kullanıma sahip olduğunu belirtmiştir.

5) Bakarda: Yakût Hamevî’nin verdiği bilgilere göre İslam’ın ilk dönemlerinde Cizre ve çevresi Bakarda olarak adlandırılmış, Abbasiler döneminde, Hicri 250 senesinde Tağlib kabilesinden Hasan b. Ömer’e nispetle Cezîretu İbni Ömer adını almıştır. 

6) Kuhistan ve Cibal: Şemseddin Sami’nin “Kamûsu’l-E’lam” adlı eserinin “Dicle” maddesinde belirttiğine göre, bugünkü Kürt yurdu klasik dönem Müslüman coğrafyacıların eserlerinde Kuhistan ve Cibal adlarıyla kaydedilmiştir. “Dağlık yer” anlamındaki “Kuhistan” Farslar tarafından, bunun aynı anlamda çevirisi olan “Cibal” da Araplar tarafından kullanılmıştır. “Cibal” kapsamına giren Kürt şehirlerinde hayvancılıkla uğraşıldığını söyleyen İstahrî (ö. 340 / 951), buraların süt ve peynirlerinin meşhur olduğunu ve peynirlerinin civar memleketlere ihraç edildiğini belirtmektedir. 


a) Selçuklu Kürdistan 

Eyaleti’nin kuruluşu

Kazvinli Hamdullah Mustevfi’nin Miladî 1340 yılında yazdığı “Nuzhetu’l-Kulûb” adlı kitabında yazdığına göre, Selçuklular döneminde Sultan Sencer (ölümü: m. 1157) zamanında Cibal Bölgesi, “Kürdistan” olarak adlandırılmıştır. Yazarın belirttiğine göre Kürdistan Eyaleti şu şehirlerden oluşuyordu: Alani, Alişter, Bahar Kalesi, Xuftiyan, Derbendî Tac Xatun, Derbendî Zengî “Zengene”, Dezbil, Dînewer, Sultanabad Çemçemal, Şehrezur, Kirmanşah, Kerenduxwoşan, Kungur (Haydutlar Kalesi), Mahîdeşt, Hersin ve Westum. Kürdistan Eyaleti’nin merkezi, bugünkü Hemedan’ın kuzeyinde yer alan Bahar Kalesi idi. 


b) Malazgirt Savaşı ve 

Kürtlerin katkısı

Selçuklular denince akla Malazgirt Savaşı’nda Kürtlerin katkısı gelmektedir. Bilindiği gibi bu savaş meydana geldiğinde Silvan ve Diyarbakır’da Mervani Kürt Devleti hakimdi ve Alparslan’ın talebi üzerine Mervaniler, Diyarbakır surlarını korumakla görevli düzenli ordunun içinden 10 bin seçkin Kürt askerini göndererek Malazgirt Savaşı’nın kazanılmasına en büyük katkıyı sağlamıştı. Bu bilgiler, Arapça yazılmış klasik kaynaklarda açık bir şekilde yazılmıştır. Bu kaynaklardan biri Türkmen bir yazar olan Sibt İbn Cevzî tarafından yazılan “Mir’atü’z-Zaman”, diğeri de Kürt bir yazar olan İbnu Ebî Heyca tarafından yazılan “Tarîhu İbni Ebî Heyca”dır. Dolayısıyla Selçuklulara Anadolu’nun kapsını açan en önemli güç, Kürtlerin bu gücüdür. Türklerin ataları olan Selçuklular ve Kürtlerin ataları olan Mervaniler,  Malazgirt, Silvan ve Diyarbakır’ı birlikte imar etmeyi başarırken onların torunlarına neler oluyor ki Malazgirt’i de, Silvan ve Diyarbakır’ı da birbirlerinin başına yıkıyorlar!


2. OSMANLI “KÜRDİSTAN”LARI VE SINIRLARI


Kürdistan’ın sabit kalmayan ve değişik süreçlerde değişen sınırları ve kapsamı için şu tespitler yapılmıştır:

1) Katib Çelebi olarak meşhur olan ve asıl adı Mustafa Abdullah olan Hacı Halife tarafından 17. yüzyılda yazılan “Cihannüma” adlı kitabın 450. sayfasında, Kürdistan’ın Hürmüzd’den başlayıp Malatya, Maraş ve Van şehrinin kuzeyine uzandığı, güneyde de Musul ve Irak-ı Arab’a kadar devam ettiği yazılmaktadır.

2) Ünlü Türk seyyahı Evliya Çelebi, 17. yüzyılda Doğu Anadolu’yu gezdikten sonra yazdığı Seyahatname adlı kitabının dördüncü cildinde, “Kürdistan”ın Erzurum, Van, Hakkari, Diyarbekir, Cezîre, İmadiye, Musul, Şehrezur ve Erdelan vilayetlerinden oluştuğunu ve Kürdistan’ı dolaşmak için buna 17 gün ayırmak gerektiğini belirtmektedir. 

3) Son Osmanlı Kürdistanı ve “Takvim-i Vakayi” gazetesinde ilanı:


5 Muharrem 1264 (14 Aralık 1847) Resmî Tebligât


“Takvîm-i Vekayi gazetesinin bundan önceki sayılarında da yazılmış olduğu gibi bir süreden beri zorba ellerinde kalmış olan Kürdistan ülkesinin -Allah’a şükürler olsun ki- Padişah’ın benzersiz gayreti ve ezici gücünün eseri olarak bu kez yeni baştan ele geçirilmesi başarıyla tamamlanmıştır. Bu başarı yüce Padişah’ın, Osmanlı İmparatorluğu tebaa ve berayasının haklarıyla ilgili adalet niyetinin, hayırlı fikirlerinin ve yüce amaçlarının her zaman Allah tarafından feyiz ve yardıma mazhar olacağının delili ve ispatıdır. 

Doğrusu zamanının geldiği düşünüldüğünden adı geçen ülkenin idaresi, içişleri ve düzeninin devamlılığıyla, güveninin tesisi ve halkın isteklerinin yerine getirilmesi, yani oraların hususi ve bağımsız bir idare makamına konularak, zeki, bilgili ve olgun bir zata havale edilmesiyle Diyarbekir Eyaleti, Van, Muş ve Hakkari sancakları ile Cizre, Botan ve Mardin kazaları birleştirilip hepsinin bir eyalet sayılması ve bu eyalete KÜRDİSTAN EYALETİ adının verilmesi görülen lüzumdan dolayı yerinde ve uygun görülmüştür. 

Bu şekilde adı geçen eyalete bir vali düşünülünce Musul valisi şevketli Esad Paşa Hazretleri dirayet, zekâ, iffet ve doğruluk vasıflarından dolayı ve uzun süre o taraflarda hizmet etmesi nedeniyle memleketin düzenini ve durumunu iyi bilen Osmanlı eski vezirlerinden olduğundan dolayı adı geçen yeni eyaletin Esad Paşa Hazretleri’ne havale edilmesi uygun görülmüştür. Bu durumda Musul Eyaleti’ne bir diğer valinin tayini işleyişin gereği olduğundan Belgrat eski muhafızı şevketli Vecihi Paşa Hazretleri doğru, düşünceli, halkla ilgili işleri idare etmeye vakıf, övgüye değer olması ve her ne kadar Musul Eyaleti şimdiye kadar Tanzimat-ı Hayriye’den ayrı olarak idare olunmakta ise de, Tanzimat dairesinde bulunan ülke halklarının Padişah’ın adil koruması altında gördükleri rahat, huzur, fayda ve güven, adı geçen eyaletin halkı tarafından anlaşılmış ve bunun gerçek adalet olduğunu bilerek bu eyaletin de doğruluk ve güzellik dairesi olan Tanzimat-ı Hayriye’ye dâhil olmasını ve niyaz ettiklerinden adı geçen ahalinin bu isteklerine yüce padişahımız müsaadelerini esirgemeyerek adı geçen Vecihi Paşa Hazretleri’nin Tanzimat’ın adaletli usulleri gereğince idare etmeye ve düzenlemeye muktedir bulunması sebebiyle kendisinin Musul valisi olarak atanması uygun ve doğru bulunmuş; bu husus doğrultusunda yüce fikirlerin sahibi padişahımızın emir ve fermanı üzerine gerekli görülenler yapılmıştır.”


3. ÇALDIRAN SAVAŞI, 

ÖZERK KÜRT BEYLİKLERİ VE 

ÖZ SAVUNMA GÜÇLERİ


Nasıl ki Malazgirt Savaşı’nın kazanılmasında 10 bin Kürt savaşçının katkısı belirleyici olmuşsa, Osmanlı Devleti ile İran Safevi Devleti arasında 1514 yılında meydana gelen Çaldıran Savaşı’nın kazanılmasında da Kürt aşiretlerinin gönderdiği on binlerce Kürt savaşçı büyük ölçüde belirleyici olmuştur. Şerefhan Bedlîsî, “Şerfename” adlı eserini yazarken bu eserin sonuna 20 tane minyatür de eklemiştir ki bunlardan biri Çaldıran Savaşı ile ilgilidir. Bu minyatürde Kürt savaşçılar, bu savaşta “serpuşlarıyla” öbür savaşçılardan ayırt edilmiştir.

Kürtlerin bu savaşta sundukları katkı, karşılıksız bırakılmamıştır. Zira Yavuz Sultan Selim’in başdanışmanı olan İdris-i Bitlisî’nin girişimleri sonucu Kürtlerle Osmanlılar arasında yapılan antlaşmaya göre, dağınık Kürt aşiretleri bir araya getirilerek kendi içlerinde serbest olan çok sayıda “Özerk Kürt Beyliği” kurulmuştur. 

Kurulan Özerk Kürt Beyliklerinin en dikkat çekici yanlarından biri de kendilerine tanınan öz savunma güçleri hakkıdır. Yapılan antlaşmaya göre Osmanlı Devleti bir dış saldırıya maruz kalırsa, Kürt beyliklerinin öz savunma güçleri bu devletin yanında savaşacak; bu beyliklerden biri saldırıya maruz kalırsa da Osmanlı Devleti, onun yanında yer alacaktır. Kürt beyliklerine tanınan öz savunma güçlerinin sayısı ise barış ve savaş süreçlerine göre değişmekteydi. Barış zamanındaki sayı, savaş zamanında iki üç katına çıkarılmaktaydı.

Evliya Çelebi, “Seyahatname”sinde Kürt beyliklerinin öz savunma güçlerinden bahsetmektedir. Örneğin Hoşab Kalesi ve çevresinde hüküm süren Mahmudi Kürt beyliğinin 6 bin kişilik bir öz savunma gücü olduğunu ifade etmektedir.

Osmanlı Devleti ile Kürt beylikleri arasında barış ve gönüllülük temelinde kurulan bu işbirliği, zaman içerisinde zikzaklar çizmiş olsa da 19. yüzyılın başlarına kadar devam etmiştir. Fakat özellikle II. Mahmut ile birlikte Tanzimat çalışmaları kapsamında yürütülen “merkezileştirme” faaliyetleri neticesinde Kürt beylikleri ve onların öz savunma güçleri aşamalı olarak dağıtılınca, Kürtler bu noktada itiraz seslerini yükseltmiş ve bu itirazlar yer yer ayaklanmalara dönüşmüştür. 1800’lü yıllarda meydana gelen isyanları bu bağlamda da değerlendirmek gerekir. Bu demektir ki, üniter yapı içerisinde Kürtlere tanınan özgürlük ve özerklikler onları ayaklanmaya değil, birliğe ve bütünlüğe sevk etmiştir. Fakat ne zaman ki verilen özgürlükler geri alınmış veya verilmemişse, ayaklanmalar da o zaman başlamıştır. Bu durum eskiden de böyle idi, şimdi de böyledir.


PROF. DR. KADRİ YILDIRIM