Konudan konuya sıçrayan savruk yazı için, bağışlayın beni. Türk rejiminde, gün boyu bir değil, saniye, dakika başı birer insanlık suçu işleniyor. Yerli halklarını ayıklayıp sürerek, kalmakta direnenleri katlederek boşalttıkları topraklarda inşa ettikleri rejim, birbirini boğazlayan aç kurtlar kafesini andırıyor.

Hukuk yok, çetelerin koşu tutturduğu kanunsuzlar ülkesidir, Türk devleti. Namus, şeref sözü, ağızlarından çıkan söz değil, bir yerlerinin sesidir.

Kafeste birbirini paralayıp parça parça eden, madik atan, entrika dolapları çevirip tuzaklar kuran, kandırıp dolandıranlar, Kürtler sözkonusu olduğunda "it, kurt dalaşına" ara veriyor, insan kırımına, köyleri, şehirleri talandan sonra yıkmaya, dağları, taşları, tek kalmış ağacına kadar ormanları yakmaya çıkıyorlar.

Onun için, günün, günlerin herhangi olgusunu, durum veya olayını insicam içinde irdelemek mümkün değildir. Akan kanın, yanan insanlığın derdine yetişme çabası öne çıkınca bir ondan, bir de bundan derken, eskilerin bütünsellikli metni bozuluyor, bağlantıları da kopuk, insicamsız bir yazı ortaya çıkıyor.

Beni bağışlayın, ama insicamsızlığa devam…

Devlet olmaya da niyetli görünmeyen, ordusu olan çete kalmakta direnen Türk yönetimi, yüz seneden beri, Kürdistan’da soy kurutmaya çalışıyor.

Haydutluk, modern çağın deyimiyle, işgal toprakları olan Kürdistan’da terör devleti düzenidir, bu. Yüz yıldır, Kürdistan’ı fethetme adına katliamlar, soygun, talan yapıyor, para eden her şeyi çalıyor, önlerine çıkan mala, karşı koyacak gücü olmayan her canlıya saldırıyor, mezarlıklar, mabetleri, tarihin temeli, doğanın dokusunu tahrip ediyorlar.

Kürt televizyonları, dün gün boyu, Kürdistan’ı fethe çıkan Türk ordusunun Şırnak’ta iki minareli bir Camii ile savaşın görüntülerini, yayımladı durdu. IŞİD de, kendi İslamına uygun bulmadığı camileri havaya uçuruyordu.

Türk Cumhurbaşkanı Recep Tayyip, Şırnak’ta caminin havaya uçurulduğu sırada kendi halkına seslenirken, Kürdistan’ı vatanlarının parçası olarak gösteriyordu.

Oysa bu, büyük bir yalandı. Kürdistan, yüz yıldan beri, işgalcilere karşı ölümüne mücadele veriyordu. İşgalciler günümüzde, Kürdistan direnişçileri karşısında tutunmak için, insanlığa karşı suç batağında bedeleniyor, dünya da kör, sağır ve dilsiz seyrediyordu.

Vicdanların körlüğü, barbara "Kürdistan benimdir" deme imkanını sunuyordu. Ülkesi ve halkının onur savaşçıları da, terörist oluyordu.

Ve nihayet, yüz yıllık bir sessizlikten sonra, dünyanın vicdanı ses vermeye başladı.

Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Yüksek Komiseri Zeyd Raad el Hüseyin, Kürdistan’da işlenen insanlık suçları konusunda açıklama yaparken, "elimizde, Türk güvenlik güçlerinin, Cizre'de etrafı sarıp 100'den fazla insanı canlı canlı yaktığına dair tanık raporları var" diyordu.

Bu bir ilkti. Yüz yıldır, diri diri yakılan, talana, yıkım ve yangına uğrayan, yurtlarından sürülen Kürtlerin acılarına kör kalan dünya, çok geç de kalsa, nihayet uyanıp gözlerini aralıyor, barbarlığı gördüğüne dair ses veriyordu. Yalnız Cizîra Botan vahşeti değil, Silopi, Nusaybin, Diyarbakır, Yüksekova ve Şırnak’taki barbarlıktan da haberliydi, BM.  

BM’nin çıkışı, bu dünyada, her şeye rağmen masum ile mazlumların elleri, kolları, bacaklarıyla bağlı, ama tepeden ayak tırnaklarına kadar silahlı katillerin serbest olmadığını hatırlatıyordu.

Ancak, hatırlama yeterli değildir. Recep Erdoğan ve bütün adamlarının cezalandırılması da Kürtler için, yarının güvencesi değildir.

Her halkın kendi geleceğini (kaderini) belirleme hakkı Kürtler için de geçerli olmalıdır. Kürtlerin katilleriyle birlikte, açık değişle, namluların gölgesi ve kamçıların şakırtısı altında yaşaması kader değildir.

Mücadele uzun sürmüş bu esaret ipini koparmak içindir. Kimilerinin iddia ettiği gibi, Kürtlerin geleceğe dair umutları iktidar değişimine ilmikli değildir. Kendi kendine havaya girip, "biz iktidara gelirsek” nutukları da, göz önünde olan hayatın gerçekleri gösteriyor ki kandırmacadır.

Gerçekçi olmak gerekiyorsa eğer, sorun ve davanın halli formülü Selahattin Demirtaş’ın "başka parlamentolar” sözünden sonra, Osman Baydemir’in vurgusuyla aşağıdaki sözlerindeydi:

"Bugün bölgede yaşanan yıkım, çatışmalar ve ölümler için biz ağlarken, Türkiye'nin batısının yüzde 50-60'ı, yaşananlar için 'Oh olsun' diyor. Bu gerçeği unutmayalım ve gözümüzü bu gerçeğe kapatmayalım. Biz Ankara'daki parlamentonun Kürtlerin, Türklerin, Arapların, Farsların ve ne kadar halk varsa hepsinin parlamentosu olmasını isterdik. Hem Anadolu'nun, hem Mezopotamya'nın, hem Kürdistan'ın ve hem de Türkiye parlamentosu olmasını isterdik. Hepimizin çatısı olsaydı. Ancak, o kapı Kürtlere kapandı. İnsanlar bir evde birlikte yaşayamıyorsa, bana göre komşu olsalar daha iyidir. Şimdi durum komşuluğa doğru gidiyor.”

Baydemir, hakikatın yüreği, mantığıyla konuşuyor. Kürtleri zorla tutma, Türklere benzetme çabalarının meyvası kan ve göz yaşıdır.

Çare ise dünyanın gidişatına uygun olarak, herkesin kendi evinde oturması.

Kürtlerin canfeda, mücadelesinden sonra bugün olmazsa yarın gerçekleşecektir, bu manzara. O halde geciktirerek daha fazla kan akıtmaya sebep olmak neye!..