- Kürtlerin güvenlik ve siyasal güvencelerinin ortadan kaldırıldığı, demokratik ve anayasal güvencelerin oluşturulmadığı bir süreç, gerçek bir barış anlamına gelemez.
- Siyasal iradenin, dilin, kültürün, kimliğin, yerel yönetimlerin ve kolektif hafızanın güvence altına alınmadığı bir ortamda silahların bırakılmasını istemek, barışı dinamitlemektir.
- Her Kürt, Rojava’da Kürtlerin eğitim dilinin sınırlandırılmasının tamamıyla Türkiye’nin politikası sonucu olduğunu; Türk JİTEM modelini, bizzat Türk devletinin organize ettiğini bilir.
ŞEMSETTİN ÖZER
Modern çağın adalet anlayışı, artık klasik düşüncede olduğu gibi dört ana erdemden biri olarak düşünülmüyor.
Adalet, doğallığını yitirmiş; giderek egemenlerin bir pazarlık aracına dönüşmüş ve insanlık açısından en büyük felaketlerden birinin kaynağı hâline geldi. Oysa adalet ile özgürlük arasındaki bağ, var olanı daraltmak üzerine değil, genişletmek üzerine kuruldukça, insan zenginliği ve özgürce bir arada yaşama imkânı gerçek anlamını kazanabilir.
Bu bağlamda eşitlik kavramının da doğru anlaşılması gerekir. Eşitlik, zaman zaman yanlış biçimde özdeşlik ya da aynılık anlamında kullanılıyor. Oysa eşitliğin asıl anlamı, herhangi bir şeyin bireyler arasında dengeli ve hakkaniyetli biçimde bölüştürülmesidir. Dolayısıyla eşitlik; bireylerden topluma, toplumdan etnik ve coğrafi farklılıklara kadar uzanan geniş bir alanda, farklılıkları ortadan kaldırarak değil, bu farklılıkların birbirini daraltmayan, aksine birbirini genişleten bir bütünlük içerisinde var olmasını sağlayarak anlam kazanır.
Gerçek eşitlik; hiçbir kimliğe, topluluğa, kültüre ya da coğrafyaya önceden belirlenmiş ve değişmez sınırlar çizmeden, farklılıkların özgürce var olabildiği bir yaşam alanının yaratılmasıyla mümkündür. Yasanın işlevi de bu çoğulluğu sınırlamak değil, farklılıkların birlikte ve özgürce yaşayabilmesinin güvencesidir. Belki de insan zenginliğini korumanın ve faşizmi bertaraf etmenin yolu, tam olarak buradan geçiyor.
Kardeşlik ilkesi yetmiyor
Bu anlamda demokratik devlet de yalnızca kardeşlik ilkesinin yanı sıra hak, eşitlik ve adalet kültürü üzerine gelişen, herkesin kendisini ait hissedebildiği ve kendi varlığını özgürce gerçekleştirebildiği bir sistem olarak düşünülmelidir. Sosyal devletin temel amacı, farklılıkları ortadan kaldırmak değil, bu farklılıkların eşit haklar temelinde bir arada yaşayabileceği koşulları yaratmaktır.
Eşitliğin en çok tartışılan biçimleri arasında kurumsal eşitlik, biçimsel eşitlik ve fırsat eşitliği sayılabilir. Eşitliğin gerçek anlamı ise yalnızca bu biçimsel kategorilerle sınırlı değildir. Eşitlik, insanın farklılıklarıyla birlikte özgürce var olabilmesinin koşullarını yaratabildiği ölçüde anlamlıdır. Dolayısıyla demokrasi de yalnızca bir kardeşlik düşüncesi üzerine değil, adalet, eşitlik ve özgürlük temelinde gelişen bir yaşam felsefesi üzerine kuruldukça eşitsizlik kalkar.
Eşit haklar temelinde
Böyle bir demokrasi, farklılıkları bastıran değil, onların özgürce var olmasını güvence altına alan bir toplumsal düzen yaratabilir. Bir arada yaşama olanağı da salt kardeşlik söylemi üzerinden değil, adalet, eşitlik, özgürlük ve demokrasi kültürü üzerinden gelişir. Birlik, farklılıkların yok edilmesiyle değil, farklılıkların eşit haklar temelinde özgürce yaşayabilmesiyle oluşur.
Özgürlük ve otorite ilişkisi
Demokrasi kültürünün olduğu her yerde, birbiriyle karşıtlık ilişkisi içerisinde bulunan iki temel kavramdan da söz etmek gerekir: özgürlük ve otorite. Bu ikisi arasındaki ilişki, belirli koşullarda antagonistik bir çelişkiye dönüşebilir. Otorite, özgürlüğün alanını genişleten ve ortak yaşamın düzenlenmesini sağlayan bir işlev gördüğünde başka; özgürlüğü sınırlandıran, bireyi ve toplumu denetim altına alan bir güç hâline geldiğinde ise başka bir anlam taşır.
Bu karşıtlık, toplum ya da toplumsal sınıflar ile onları yöneten yönetimler arasındaki ilişkide daha görünür hâle gelir. Bu nedenle özgürlük, aynı zamanda otorite sahibi yöneticilerin keyfi ve despotik yönetimine karşı bireyi ve toplumu koruyan temel bir ilke olarak ortaya çıkar. Demokrasi, otoritenin ortadan kaldırılması değil, otoritenin toplum karşısında sınırlandırılması, denetlenmesi ve meşruiyetinin özgürlük ile eşitlik temelinde yeniden kurulmasıdır.
Yüzleşme ve hesaplaşma
Tam da burada Ortadoğu’nun siyasal ve düşünsel sorunlarına bakmak gerekir. Ortadoğu’da felsefi düşüncenin zayıflatılması, toplumların kendi geçmişleriyle yüzleşme kapasitesini de sınırladı. Oysa geçmişle yüzleşmek, yalnızca tarihsel bir görev değil, aynı zamanda bir cesaret ve kültür sanatıdır. Bir toplum, kendi geçmişiyle yüzleşmeden özgürleşemez; kendi hataları, acıları ve inkârlarıyla hesaplaşmadan da demokratik bir gelecek kuramaz.
Bu durum, özellikle Kürtlerin yaşadığı tarihsel deneyim açısından daha belirgin biçimde ortaya çıkıyor. Kürtler aylardır şehitlerini uğurluyor fakat burada temel bir soru sormak gerekiyor: Türk devletinin herhangi bir yetkilisi, Kürt toplumuna başsağlığı diledi mi? Devletin aydınları, sanatçıları ve kanaat önderleri, Kürt annelerin yanına giderek onların ellerini tuttu mu, acılarını paylaştı mı?
Bu soruların cevabı, Kürt toplumunda oluşan güvensizliğin nedenlerini anlamak açısından önemlidir. Bir yandan barış ve çözüm sürecinden söz edilirken diğer yandan Kürtlerin yasına dahi tahammül edilmiyorsa bu durum doğal olarak sürecin samimiyeti konusunda ciddi soru işaretleri yaratıyor. Kürtlerin önemli bir bölümü, bu nedenle Türk devletine güvenmeyip sürece kuşkuyla yaklaşıyor.
“Bin yıldır kardeşiz” söylemi, eğer Kürtlerin acısına, yasına ve hafızasına dahi tahammül edilemiyorsa hiçbir anlam taşımaz. Kardeşlik söylemle değil, acıyı paylaşabilmekle, eşitliği kabul etmekle ve diğerinin varlığına saygı göstermekle mümkündür. Kürt'ün yasını bile kabul etmeyen bir siyasal anlayışın gerçek anlamda demokrasiyi nasıl geliştireceği sorusu haklı ve meşrudur.
Devletin sorgulanan amacı
Asıl mesele, devletin Kürtler ile gerçekten eşit bir siyasal ilişki kurmak isteyip istemediğidir. Eğer amaç yalnızca Kürtlerin silahlı gücünü ortadan kaldırmak, onları bölgesel düzeyde müttefiksiz bırakmak ve siyasal iradelerini zayıflatmaksa bu durum barıştan çok başka bir siyasal hesaplamaya işaret eder. Kürtlerin güvenlik ve siyasal güvencelerinin ortadan kaldırıldığı, buna karşılık demokratik ve anayasal güvencelerin oluşturulmadığı bir süreç, Kürtler açısından gerçek bir barış anlamına gelemez. Sonu ancak felaket olur; Kürtler bu kaygıyı derinde yaşıyor.
Geçmiş çözüm süreçleri de bu açıdan önemli bir bellek oluşturdu. Önceki süreçlerde bazı şehitliklerin kurulmasına izin verildi, ancak siyasal koşullar değiştikçe şehitlikler yerle bir edildi. Bu nedenle Kürt toplumunun bugünkü sürece yalnızca verilen sözler üzerinden değil, geçmiş deneyimlerin yarattığı hafıza üzerinden yaklaşması anlaşılabilir bir durumdur.
Bugün de mesele, yalnızca Türkiye’nin iç siyasetiyle sınırlı değildir. Kürtlerin dört parçada yaşadığı siyasal ve toplumsal gelişmeler, bölgesel dengeler ve devletlerin birbirleriyle ilişkileri birlikte değerlendirilmelidir. Kürtlerin bölgesel ölçekte yalnızlaştırılması, siyasal kazanımlarının zayıflatılması ve kendi gelecekleri üzerindeki söz hakkının sınırlandırılması yönündeki her politika, Kürt toplumunda doğal olarak yeni bir güvensizlik yaratacaktır.
Silahın yerine hangi güvenceler?
Bu nedenle barışın gerçek ölçütü, Kürtlerin silah bırakıp bırakmaması değildir. Asıl ölçüt, silahların yerine hangi güvencelerin konulacağıdır. Siyasal iradenin, dilin, kültürün, kimliğin, yerel yönetimlerin ve kolektif hafızanın güvence altına alınmadığı bir ortamda yalnızca silahların bırakılmasını istemek, barışı sağlamak değil, barışı dinamitlemektir. Türk devletinin dili ve yaklaşımı barışçıl değildir.
Rojava'da yaşananlar da gösteriyor
Rojava’daki gelişmeler de bu bölgesel bağlamdan bağımsız düşünülemez. Yıllardır Kürt dili ve eğitimi konusunda elde edilen kazanımların daraltılması ya da siyasal statünün zayıflatılmasına yönelik politikalar, Kürtlerin yalnızca Türkiye’de değil, bölgenin tamamında karşı karşıya kaldığı daha geniş bir siyasal sorunun parçası olarak ele alınmalıdır. Her Kürt, Rojava’da Kürtlerin eğitim dilinin sınırlandırılmasının tamamıyla Türkiye’nin politikası sonucu olduğunu bilir. Rojava’da Türk JİTEM modelini, bizzat Türk devletinin organize ettiğini ve yönlendirdiğini de bilir. Her Kürt'ün, Türk devletine güvenmemesi ve karşı gelmesi; kendi siyasal iradesini harekete geçirmesi en meşru hakkıdır.