Erdoğan’ın her soruna çözümü var ama hiç birinin içinde Kürt sorunu yok. Daha doğrusu hepsi de Kürt odaklı ama içeride ve dünyada Kürtlerin ezilmesini, tarihten silinmesini hedefliyor. Devletin bütün kanatlarının da desteğiyle kanlı bir imha savaşı yapılıyor. Devlet Kürtlerle anlaşma ve çözüm yerine savaş ve imha politikasını tercih ettiğini açıkça ortaya koydu.

2015 seçimlerinden sonra barajı aşan ve siyasette ağırlık kazanan HDP, milli mutabakat sonucu dokunulmazlıklar kaldırılarak, zindana atılarak TBMM’de büyük ölçüde etkisiz hale getirildi. Belediye eşbaşkanları ve tabandaki HDP kadroları da büyük ölçüde tutuklandı.

Erdoğan diktası döndü dolaştı, Kürtlerin bütün kazanımlarını gasp ederek, varlıklarını inkara-imhaya dayalı 30’ların tek parti devri politikalarına geri döndü.

Ne var ki, ne Türkiye o zamanki Türkiye ne de dünya o zamanki dünya...

Ne de Kürtler o zamanki Kürtler...

Erdoğan’ın en büyük korkusu ve hedefi Rojava’da ilan edilen kantonlar. Halkın özgür iradesine ve özyönetimine dayanan bu kantonlar bütün sömürgecilerin korkulu rüyası. Çünkü bu kantonlarda yaşayan bütün halklar milliyet-din-mezhep-cins ayrımcılığı olmadan, eşit ve özgür bir yaşamın temelini atıyor. Her geçen gün güçlenen ve bütün ezilenlerin ilgisini çeken, desteğini kazanan Rojava kantonları bu nedenle Erdoğan ve sömürgecilerin hışmını çekiyor.

Erdoğan cephesi ilk günden beri halkın özgür iradesine dayanan kantonları hasım olarak gördü ve „Sınırımızdaki 800 Km. boyunca uzanan PKK“ olarak ilan etti. Hedef bu kantonların her türlü yöntemle ezilmesiydi.

Bu amaçla Kobanê etrafına hendek kazmak dahil her türlü ambargo yöntemi denendi. Halk bir damla suya-bir lokma ekmeğe muhtaç edilmek istendi. MİT kontrolünde oluşturulan DAİŞ-Nusra başta olmak üzere çeşitli kılıklardaki örgütler harekete geçirildi. Savaşta MİT’in bizzat yer aldığı, DAİŞ’e TIR’larla gönderdiği silahlar kamuoyuna yansıdı ve rezaletin boyutları ortaya çıktı. Bunu ortaya çıkaran Enis Berberoğlu zindanda, gazeteci Can Dündar ise yapılan silahlı saldırıdan sonra yurtdışına çıkmak zorunda kaldı.

Ama bütün bunlar kar etmedi. Rojava devrimi direndi ve hem halk içinde hem de dünyada büyük bir meşruiyet kazandı. Rojava devrimi güçlenerek sürüyor. Güçlendikçe sadece diğer parçalardaki Kürtler için değil, tüm bölge halkları için de bir örnek ve bir umut oluyor. Rojava kantonları aynı nedenle tüm sömürgecilerin de korkulu rüyasıdır. En çok korkan da Erdoğan şefliğindeki Türk sömürgeciliğidir.

Şimdiye kadar ki dolaylı müdahaleler başarısız olunca, artık medyanın da gündemine düştüğü gibi Türkiye’nin doğrudan-açık askeri müdahale planları konuşulmaktadır.

Bölge şartları ve uluslararası durum buna müsait midir? Buna evet diyemeyiz.

Bütün bunlara rağmen Erdoğan tehditle-şantajla bir müdahale fırsatı aramaktadır.

Bu amaçla Rusya’nın desteğini almak hatta Esad ile yeniden anlaşmak gayreti içindedir. „Zalim Esed“ devrinden yeniden Kürt düşmanlığı temelinde „Kardeşim Esat“ dönemine geçilmek isteniyor.

Ecevit’in Kıbrıs fatihi olduğu gibi o da ‘Şam-Halep fatihi olamasak da bari Efrin, Kobanê fatihi olalım’ demektedir. Bu kafayla Ecevit’in Kıbrıs’ı işgali gibi Rojava’yı kısmen de olsa işgal edip fiili durum yaratmak istemektedir.

Ancak arada çok önemli iki fark vardır:

Ne o zamanki iki kutuplu dünyanın zorunlulukları vardır ne de Kıbrıs halkı gibi örgütsüz bir halk.

Türkiye’nin Efrin’e açık askeri müdahalesi yani işgali bütün bölgede çok daha kanlı bir savaşın başlangıcı olur. Bu savaş ne zaman ve nasıl biter bilinmez ama işgalcilerin kazanma şansı olmayacaktır.

Türkiye’nin demokrasi-barış güçlerinin Erdoğan’ın bu projesine karşı mücadeleyi yükseltmesi gerekiyor. Yoksa yarın çok geç olabilir. Ok yaydan çıktıktan sonra geri getirmek olanaksızdır.

Anlaşılmalı ki, Kürtsüz çözüm, Kürtsüz demokrasi, Kürtsüz barış ve Kürtsüz adalet olmaz!

Artık „Kürt anasını görmesin“ devri bitmeli; Herkes anasını, babasını, kardeşlerini görmelidir.