ABD'nin Suriye'den çekilme kararı, bölgesel çapta yeni bir plan dahilinde oluyor ve bu da uluslararası ve bölgesel çapta büyük bir hareketliliğe yol açıyor.
Ani karar sonrası ABD, müttefiklerinin tepkilerini yumuşatmak için son bir haftadır İsrail, Arap ülkeleri, Türkiye ve Irak'ta, içeriği henüz açığa kavuşmayan bir dizi görüşme gerçekleştiriyor. Arap ülkeleri de Şam'la diyaloga geçerek onu tekrar Arap Birliği'ne dahil etme çabasında.
Sıkışan TC, Rusya ile ABD arasında yoğunluk verdiği girişimlerinden istediği sonucu alamıyor. İstihbarat faaliyetlerini gerekçe gösteren AB, İran'a karşı yeni yaptırımlara gidiyor.
Suriye'ye ilişkin yeni haritalar dolaşıma girmişken, önce Kürtleri tehdit dilini kullanan Suriye rejimi, 'diyalogdan başka alternatif olmadığını' belirterek "Kürtlerle teması aktifleştirdik" diyor.
Tüm bu gelişmeler, 2011 yılında patlak veren Suriye iç savaşının yeni bir aşamaya girdiğini göstermekle kalmıyor, bir bakıma ABD'nin bölgede geliştirmek istediği yeni planın çerçevesini çiziyor, içeriğine dair ciddi ipuçları da veriyor.
ABD'nin çekilip çekilmemesi tartışmaları ve sonrasında TC'nin Kuzey ve Doğu Suriye'ye yönelik tehditleri arttı. ABD ile perde arkasında ne tür pazarlıklar yapıldığı, kimlerin ne dediği bilinmez, ama Kürtlere karşı "yeni bir Cezayir Anlaşması"nın geliştirildiği dillendiriliyor. ABD ve İsrailli yetkililerin bir anda "Kürtlerin TC tarafından katledilmesini önleme" gayretkeşliği buna işaret eder gibi.
Herşeye rağmen ilk defa TC'nin "soykırımcı ve katliamcı" olduğunun uluslararası alanda tescillenmesi Kürtler açısından önemlidir.
1975'teki Cezayir Anlaşmasının içeriği günümüzde bile tüm yönleriyle açıklığa kavuşturulamamışken, Kuzey-doğu Suriye'de Kürtler sağlam bir stratejiyle, akıllı birkaç taktik hamleyle ve halkın topyekün direniş kararlılığıyla kısa zamanda bu yeni "Cezayir anlaşmasını" deşifre etmeyi başardı.
İran karşıtlığı temelinde TC'nin ABD'yle yakınlaşması sonrası Kürtlere dönük katliam riskinin arttığı doğrudur ve bu henüz tümden aşılmış değildir. ABD'den boşalacak yerlere TC'nin girmesi İran'ın etkinliğini azaltmayacağı gibi, DAİŞ barbarlığını yenilgiye uğratan Kürtlerin katliamına onay vermek olur.
Bu nedenle Kürtler ve onlardan daha fazla TC işgaline karşı çıkan Araplar ve diğer bölge halkları BM Barış Gücü’nün bölgeye konuşlanmasını ve uçuşa yasak bölge ilan edilmesini talep ediyor. Bu amaçla onlar da Avrupa ve Arap ülkelerinde yoğun temaslar gerçekleştiriyor, sahada Suriye yönetimi ile diyalogunu sürdürüyor.
Yeni planın içeriği iyice netleşmese de, Suriye'ye müdahil olan herkes değişmekte olan dengelerin yerine oluşacak yeni duruma göre pozisyon belirlemek için yoğun siyasi, ticari ve diplomatik görüşme içinde.
Az çok kimin hangi planı yaptığı ve ne tür hamlelere giriştiği biliniyor. O açıdan içinde ABD yanlısı eğilim giderek zayıflayan Kürtler, daha rahat hareket etme şansını doğru kullanıyor. Her planın bir karşı planı olduğu gerçeğinden hareketle mücadelesini yükseltiyor, her hamleye karşı hamleyle cevap vermeyi de iyi biliyor ve adımlarını ona göre atıyor. Böylece perde arkasındaki gizli oyunları kendi duruşuyla bozuyor, planları deşifre ediyor ve dengeleri değiştiriyor.
Suriye'de 2011'den 2016'ya kadar ABD-Batı-Sünni Arap dünyası ve Türkiye bloku ile Rusya, İran ve rejim bloku arasında yürüyen taktik savaşı, daha çok vekalet savaşı olarak adlandırıldı.
2016'dan sonra zayıf halkalar bir bir düşerken, Türk devleti saf değiştirdi ve Rusya ile İran blokuna geçti. Bununla daha önce ummadığı bazı kazanımlar elde etti. Mesela, İdlib, Efrîn, Cerablus, Bab ve Ezaz'ın işgali gibi.
Ama TC'nin şantaj ve kendi konumunu pazarlama üzerinden yaptığı bu siyaset artık yürümüyor. Özcesi TC artık bir tercih yapmak zorunda.
ABD'nin "çekilme-çekilmeme" kararı bu tercih sürecini hızlandıracak gibi. Ve bu tercih aynı zamanda bir kaybediş olacaktır TC için.
Seçimler arifesinde Türkiye bu süreci uzatıp ABD ile Rusya arasında biraz daha top dolaştırarak, bulduğu ilk fırsatta Kürtlere darbe vurma derdinde. Kürtler bunun bilincinde ve onun için kendi öz gücünü yaşamın her alanında daha güçlü örgütlüyor.
TC daha tam olarak tercihini yapmamış olsa da bazı ipuçlarını İdlib'de görüyoruz. İdlib'de HTŞ (yani eski El Nusra) Türkiye destekli grupları sildi, süpürdü. Türkiye ise olan biten karşısında sessiz.
İdlib'de meydanı HTŞ'ye bırakmasında bile şantaj ve Osmanlı oyunu açıktan sezilen Türk devleti, böylece iki tarafı keskin kılıç haline getirdiği HTŞ'yi ABD ile Rusya'nın önüne koyuyor.
Moskova ile anlaşırsa, HTŞ'nin tasfiyesi için operasyonun önünü açmış olacak. Washington ile anlaşırsa, HTŞ; Rusya, İran ve rejimin önüne tam teçhizatlı çelik çekirdek bir yapı olarak konulmuş olacak. Böylece Rusya ve İran İdlib'de HTŞ ile uğraşırken, TC Minbic ya da Fırat'ın doğusuna işgal için ABD'yi ikna etme fırsatı yakalamış olacak. O zaman "körün istediği bir göz, Allah verdi iki göz" misali olur TC için.
Tabi, tüm bunlar için de karşı cephenin eli kolu bağlı ve hiç birşey yapmaması gerekecek ki, bu da hayatın akışına ters.
Görünen o ki TC için tercih zamanı ve her tercih de TC için bir kaybediş olacak. Fırat'ın doğusuna gideyim derken, İdlib, kaybedişe en güçlü aday olarak duruyor.