Her sabah, „terör rejimi, bu gün kaç kişinin kanına girdi, bela hangi kapıya dayandı?“ tedirginliğiyle uyanıp, Kürdistan’ın kişiliğinde insanlığın katli manzaralarını seyrediyor, zulmü anlatan trajedik hikayeler okuyoruz.
Dün sabah uyandığımızda, yeni bir dehşetle karşılaştık. Türk medyası, bir kere daha vicdanın sesi değildi. Gücün, güçlünün yanında, yerde de direnen Kürdün tepesinde, terör devletinin zalimliğine kılıf dikiyor, Kürdistan’ın hayali fethini müjdeliyordu.
Türk ordusu ve polisi adliyenin öncülüğünde, kendince direnen kaleleri düşürüp, Kürdistan’ı fethetmek üzere, Atatürk’ten kalma deyimle, 17 ilde „büyük taarruza“ geçmiş, 103 ayrı hedef kuşatma altına almıştı.
Bu, kaçıncı fetih seferiydi bilmiyorum. Son zulüm dalgasında kaç kişinin kelepçelenerek toplama kamplarına sürüklendiği de bilinmiyor, ama Kürdistan’ın sembol kızı Leyla Zana’nın fetih kuşatmasında olduğu özellikle vurgulanıyordu. Ankara’daki evi kale niyetine sarılmış, eski çağların barbarları ruhuyla kapısı kırılarak içeriye girilmiş ve kalenin fethi tamamlanmıştı.
Oysa yalancılar, talancı ve dolandırıcılar daha düne kadar, „dağa çıkacağınıza gelin siyaset yapın, ey Kürtler“ diye diye bağırıyorlardı. Leyla Zana siyaset yapıyordu. Halkının temsilcisi olarak Türk parlamentosundaydı.
Demek ki, teslim olmayan, 80’ınci yaşının eşiğinde boynuna tasma takılıp ortalıkta dolaştırılarak Kürdistan’ın onur mücadelesi verenlere söven Kemal Burkay’laşmamış, Hüseyin Çelik, Galip Ensarioğlu, Mehmet Metiner seviyesine düşmemiş, hiç bir Kürde siyaset fırsatı da yoktu. Ticaret yapanları, bir araya toplayıp uçakların hücumunda hedef yaparak, paramparça ediyorlardı. Şehir ve kasabalarda ekmeğini kazanmak isteyenlerin yoluna barikatlar kuruluyor, suları, elektrikleri kesiliyor, malları talan ediliyordu.
 (Bu satırları yazarken, ırkçı rejimin saflarında, kafesteki keklik gibi öterek Kürleri tuzağa çekmeye, teslim olmaya çağıran Kemal Burkay’ın sesi düştü internet ekranlarına. Utanmadan, yüzü kızarmadan ben Kürdüm diyordu. Onurunu askıya asmış bir bunak gibi Kürdüm demesini, Kürdistan’ın onurlu çocuklarına borçlu olduğunu da utanarak.)
Topyekün savaşın son büyük taarruzlarıyla, yurdu işgal, insan olmanın temel hak ve özgürlükleri yasak altında olan Kürtlere sunulan tek seçenek, bir kere daha dağ yoludur. Gelen haberlere göre, dağların eteklerinden zirvelere uzayan yollarda, „istediğiniz buysa, haydi buyrun“ diye haykıran kalabalıklar deviniyor şimdi.
Başka seçenek bırakılmadı, çünkü. Hukuk yok, o düzende insan vicdanı ölü. Toplum suskun. Kendisi de bir Kürt olan ama, Kürtlerin tepesinde kendi halkını da kılıçtan geçiren devşirilmiş Yeniçeri kesilen CHP Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, faşist darbe sırası kendisine geldikten sonra, nihayet doğruyu söylüyor, „önce hedef insanları seçip tutukluyor, sonra gerekçe uyduruyorlar“ diyordu, bir televizyonda.
Kürtlere yapılan budur. Köyde, belde, kasaba ve şehirlerde faşizme teslim olmamış bütün Kürtler hedeftir. Halk tarafından seçilmişi ve sıradanıyla Kürtler, dün katlediliyordu. Bu gün, bilinmeyen bir sonla topluca toplama kamplarına dolduruluyor, dağa çıkmaktan başka seçenek bırakılmıyor.
Ha, dün hukuk var mıydı? İnsanlığın olduğu yerde dil, kimlik kişik yasağı olur muydu?
TC, Kürdistan’da devlet değildi, hiç bir zaman olmadı. Ortalıkta dolaşıp, insan kıran, soy kurutan, yangınlarla yürüyen çeteydi. Ama onların bile bir namusu, ar damarı vardı. İnsanlık cinayetine yalan uydurup, „isyan bastırma“ maskesini takıyorlardı. 1990-2000 yıllları kırımla görevlendirilmiş çeteler vardı.
TC’nin, Kürdistan’daki o dönem adaleti, kan üzere yürüten, devletçe silahlandırılıp, yetkilerle donatılmış çetelere havaleydi. Kürdistan’da sular kan renginde akıyordu. Bu gün kışla, karakol, karar merkezlerinin tel örgü yakınlarına kazma vuruldukça, o günlerin cinayet kanıtı insan kemikleri fışkırıyor. Çete devletinin adı Hizbullah, JİTEM’di.
Onun için, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel gerdan kıra kıra „devlet cinayet işlemez, beyler“ diyebiliyordu.
Ama bunlar, ayak takımı, utanması olmayan lümpendir. Şefleri, bir zamanlar küflenmiş simidi ısıtıp taze, mikroplu musluk suyunu kaynaktan gelme diye satmayı ticari deha diye övünme yapmaktadır. Sevap işleme adına insan dolandıran, Maraş, Sivas, Çorum ve Malatya katkliamlarında, çekirdek haydut devlete kiralık olarak hizmet veren, Kürdistan’da insan kulağından namazlıklık tesbih dizenler, bunlar arasından çıkıyordu. Peygamber yerine koyup tapındıkları adamın ağzından, „köklerini kurutun“ haykırışıyla insan kanı fışkırıyor.
Küflü simidi taze diye aç insanlara satan vicdansızlarda, utanma duygusu yok, evrene düzen veren hukuk entrika ve yalan, çeteciliğin „ben yaptıysam olur“ kırımı kanundur. Onun için, „ticaret serbesttir“ denilerek sınır boylarındaki tuzağa çekilen çocuklar, uçakların napalm bombalarına hedef yapılıyor, toplu kırımın üstüne çekilecek JİTEM, Hizbullah kılıfı bulamayınca, İçişleri Bakanı, insanım diyeni yürekten vuran bir barbarlık örneğiyle „onlar masum değil, PKK’lilerle ticaret yapıyorlardı“ diyordu.
Leyla Zana kuşatılması, Kürt kurum ve örgütlerinin  muhasara altına alınması, Kürdistan’ın fethi anlamına mı geliyor? Hayır!..
Kürdistan’da büyük isyan başlarken, kurum ve kuruluşların tabelaları, Türk parlamentosunda Leyla Zana gibi simge isimler mı vardı?
Bu gün ayaklanmış Kürdistan, başkaldırının en güçlü dönemini yaşıyor. Varsın tabelalar, kurum seçilmişleri olmasın!..