Bazı ömürler vardır ki kısacık ama evreni sığdırır avucuna. Tanyeli zamanlarında kızıllaşıp kora dönüştürür yaşamın soluğunu. Ömürler vardır, ülkesine benzer. Geçtiği dağın asiliğini katar kendi asiliğine. Naçizane hasret bekleyişlerindesinizdir. Onlar ise hep yolcudur. Göçmen bir rüzgar gibidir o ömürler. Kimse kanamasın diye kılıç kuşanır. Bir elbise değil ömür, giyilmez.
Sana ve kısacık şair ömrüne yazmak ne de zormuş? Gerçek savaşçılar suskun olurmuş esasta, tıpkı senin gibi. Şairler görünür olmayı sevmezmiş, tıpkı senin gibi. Şimdi bu sırlar yuvası yüreğinin yaratımı ömrüne hangi kılıç artığı söz, ifade olabilir ki? Sana yazmak bir erbaptan af dilemek gibi. Sana yazmak bir çırağın ustası karşısında mahçup olması gibi. Sana yazmak acemice karalamalar yapmak gibi. Sana yazmak bir eşikten diğerine geçmek gibi.
Evet kıvılcım bakışlı şair, sana yazmak yarımlığı hatırlatır. Yiğit ve erdemli savaşçı, sana yazmak mürekkebi üstüne dökmeye, eline, yüzüne bulaştırmaya benzer. Kırık bir kaleme yalvarmaya benzer seni yazmak. Bu kelebek kadar kısacık ömrün sonlanıp başka bir şeye dönüşeceğine inanmak, artık dokunamayacağımız bir şey olduğuna inanmak, tarihten doğmuş bir yargıç karşısında titreme nöbetlerine tutulmuş bir sanık olmaya benzer. Asla inanılmayacak suçlar işlemeye benzer. Daha doyamadık karanfil kokulu ömrüne. Gidişine ikna olmamızı bekleme, şu adil olmayan savaş kurallarına alışmamızı dileme. Savaşın hakim olduğu yaşam kuralları kılıçtan geçmekten daha zor. Ölüm ve yaşamın adil paylaşılmadığı bir hayat yaşıyoruz hepimiz. Herkes gibi tüketmedin ömrünü. Koca yaşamlar ürettin ay bakışlı çocuklara. İnsandan geriye hikayeler kalmışsa ve o hikayeler kahramanlık masalı olup çocuklara anlatılmışsa, ölmemiştir insan. Yaşama en yakın ölüme en uzak olan odur esasta.
Sen gibi…
Ben Heval Zinar’ı tanıdığımda 5 senelik bir gerillaydı. Gerilla olmak o kadar yakışıyordu ki ona, elbiseleri, boynundan eksik etmediği kefiyesi, yanından hiç ayırmadığı silahı, boynunda dürbünü, şutik ve raxtının uyumu, o güzel endamı ve yüzüne umut yayan gülüşü…
Bir insan ancak bu kadar gerillayı ruhsal ve bedensel bütünlükle güzelleştirebilir demiştim kendi kendime. Sanki gerilla olmak için doğmuştu Zinar. Yorgunluk nedir bilmez. Arkada yürüyemez. O öndeyken kimse ona yetişemez. Rüzgar gibi eser. Arkasından gelenlerin nefesini keserdi.
Bir kere beraber yaptığımız bir yolculukta takatten düşmüş, terden sırılsıklam olmuş bir halde ara verdiğimiz esnada öncümüz olan Zinar arkadaşın karşısına geçtim. Derdimi anlatmanın bir yolunu bulup nefesimin normal seyrine gelmesini bekledim. O esnada bana bakıp bıyık altından gülüyordu. Ben ise onu birazdan gülmekten yere serdirecek sözler biriktiriyordum.
- Heval ben ölüyorum. Bana bir bomba verin ve gidin. Arkadaşlara selam söyleyin, deyip başımı bir taşa yaslayıp ölmüş gibi yaptım. Derdimi anlatan tiyatro bitmişti. Ve Heval Zinar kesik kesik kahkahalar atarak ellerini bana doğru uzatarak bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Ama bir türlü gülmekten söyleyemiyordu.
- Ma sen de bu kadar şey olmasaydın.
- Ne olmasaydım, hadi söyle?”
Etrafımızdakiler hem yorgunluğunu atıyor hem de gülüyordu.
- Şeyyy, yani kilolu.
- Ben kilolu değilim bir kere, iri yapılıyım.
Artık Heval Zinar gülmekten en az benim kadar halden düşmüştü. Eşitlenmiştik. Bizle birlikte olan iki arkadaş da hiç kalkmak istemiyor, esprilere tuz biber serpiyordu. Welat arkadaş;
- Heval Zinar, 'Selvi boylum, al yazmalım'ı biliyor musun diyordu. Gülmekten kim cevap verebilirdi ki? Kalkıp gittik. İki ayrı yerde randevumuz vardı. Her iki yeri de tanımıyor, ilk kez gidiyordum. Haliyle onlar da beni tanımıyordu. Bir yerden ihtiyaçlarımızı alacak, bir yere de yeni bir ihtiyaç listesi verecektik. Arkadaşlar beni evin önünde beklerken, ben bir mısır tarlasına girmiş, çocukluğumdan beri yemediğim közlenmiş mısır hayaliyle ha bire mısır toplarken, Heval Zinar her yerde beni arıyor, arkadan sesi geliyordu. Bir oraya bir buraya gidiyordu.
- Şşşt, ben buradayım!
- Ne yapıyorsun?
Kucağımdaki mısırları gösterdim. Şaşkın bir gülümseyişle;
- Bunları kim Samura’ya çıkaracak?
- Beeen!..
- Yaaa, getirebilecek misin? Hani biraz zorlanıyorsun ya…
- Ma yoldaşlık ölmemiş, yardım edersiniz.
- Erê yoldaş bu kadar bahçe var, sen ne diye evine gideceğimiz adamın bahçesine girmişsin.
- Nereden bileyim?
- Ama o yarın bahçeye girerken bilecek.
- Çok ayıp, ben içeri girmiyorum, nöbetçi olayım burada.
- Tamam, biz içeride olduğumuza göre ve adam bahçesine yarın bakacağına göre, ancak bu işi nöbetçi yapabilir diye düşünecektir. Biz deriz nöbetçi de falan kişidir, olur biter.
- Tamam tamam, ben içeri geleceğim.
Mısırları sonradan rahat bulabileceğimiz bir yere koyup gittik. İçeri girdiğimizde yüzümde “ben çalmadım” ifadesini korumaya çalışıyor, Heval Zinar’a bakıyordum. Onun yüzünde ise muzip bir gülümseme, “o yaptı” der gibi bakıyordu. Yurtseverimiz ile eşi bizi büyük bir ilgiyle karşılayıp durumlarımızı soruyordu. Beni ilk kez gördükleri için tanışma merasiminde bütün seceremi soruyorlardı. Ben de gerilla usulü cevaplar veriyor, bir an önce soruların bitmesini istiyordum. Yurtsever amcamız kalkıp odaya girdi. Elinde bir fenerle döndü.
- Mamo ne yapacaksın? diye sordu Heval Zinar.
- Bahçeden taze salatalık getireyim, siz yiyin.
Üstüme kaynar sular boşalmıştı. Ani bir refleksle;
- Mamo spas, hiç zahmet etmeyin, yemeyeceğiz.
Mamo kararlıydı, yönünü öbür arkadaşlara dönerek kararını onaylatmaya çalışıyordu.
- Welat sen yersin değil mi? Zinar da yer.
Hiç cevap alma gereği duymadan arkasını dönüp gidiyordu. Ben artık renk değiştirme evreleri yaşıyorken Heval Zinar;
- Sen niye bizim adımıza karar veriyorsun?
- Bahçeye gitti ha, mısırları görecek.
Yüzünü ciddileştirerek ve “sen yandın” ifadesi takınarak,
- Amca sana mesleğini sorsaydı ne cevap verecektin?
- İlginçsin, ne cevap vereceğim. Bu dağda insanın mesleği ne olabilir ki?
- Neyse şimdi gelip sorarsa ben senin yerine cevap veririm.
- Ne diyeceksin?
- Dizeeek!.. (Hırsız)
- Ben gidiyorum. O direğin yanında sizi bekleyeceğim.
Ben sinirden ve utançtan kıvranıp dururken, onlar gülüyor, beni gitmemeye ikna etmeye çalışırken, amca bahçeden geldi. Beni ayakta görünce şaşkın şaşkın bakıp, baştan ayağa süzdükten sonra kızarak; - Heval bir yere gitmiyorsunuz. Bu nedir? Sanki her seferinde ateş almak için geliyorsunuz, deyip eşini çağırıyordu. Bu velvelenin önüne geçmek için Welat arkadaş;
- Mamo gitmiyoruz, arkadaş elini yıkayacak. Artık el yıkamak da bir mecburiyet olmuştu. Mamo rahatladı. Bizimkiler başını önüne eğmiş, o geceki felaket serilerine kıs kıs gülüyorlardı. Mutlaka bu işkenceden kurtulmanın bir yolunu bulup rahatlamalıydım. Amca gelip yanımıza otururken, eşi de karşımıza geçmiş kırtlama şekerini şeker makası arasına alıp kırt kırt kırıyordu. Bir fırsatını bulup anaya döndüm;
- Ana senin bahçenden mısır çaldım.
Oh be kurtuldum. Öyle hızlı ve ani söylemiştim ki, bizimkiler şok olmuş halde bana bakıyordu. Bense rahat bir nefes almanın huzurunu yaşıyordum. Ana oyuncak bebeklerin mavi boncuk gözlerini andıran gözleriyle bakıp gülümsüyor, bu paylaşımı sıcacık karşılayıp,
- Bahçe size kurban olsun diyor, ille de başka ihtiyaçlarımızın olup olmadığını soruyordu. Amca bu samimi havadan faydalanarak, terli halime bakarak;
- Heval sen arkadaşlarla yürüyebiliyor musun?
Sanırsam kötü bir günümdeydim. Her şey aleyhime işliyordu. Hiçbir şey bu soru kadar Heval Zinar’ı destekleyemezdi. Artık buna katlanacaktım. Hiç bozuntuya vermeden, üstünkörü bir cevap vererek kurtulmuştum. Ama şimdiden amcaya bakıp şirin şirin gülümseyen bu arkadaşların sonradan yapacaklarını da düşünmeden edemiyordum. İşimizi bitirip oradan uzaklaştığımızda ben mısırlarımı almış arkadan yavaş yavaş ilerliyorken, arkadaşlar kendilerini bastırdıkları zamanların intikamını alırcasına gülüyor, sanki onlar olan bitene tanıklık etmemiş gibi ayrıntıları birbirlerine anlatıp gülüyorlardı. Arada bir arkalarına bakıp “heval yürüyebiliyor musun?” deyip iyice sinirimi bozuyorlardı.
Gittiğimiz ikinci yerde işimizi hemen bitirip noktaya gitmek ve özlediğimiz arkadaşlara ulaşmak tek niyetimiz olsa da yeni karşılaştığımız bu ananın bizi bırakmaya hiç mi hiç niyeti yoktu. Aynı tanışma faslını orada da yaşamıştım. Heval Zinar ve ana iki yılın verdiği tanışmışlıkla samimi bir sohbete dalıyor, bu keyifli ananın bizi bırakmayacağına yemin ediyordu. Sandığına sakladığı envai çeşit yemiş, şeker getirip önümüze bırakıyor, içi rahat etmiyor, yemediğimiz için kızıyor, avuçlarını doldurup ceplerimize boşaltıyordu. Sandalyesini yanıma çekip oturmuş, sonradan gelişecek samimiyetimizin ilk tohumlarını atmıştı. Feneri yüzüme tutmuş iyice tanımak istiyordu.
- Benim evim arkadaşların karargahıdır. Nasıl olur da sen şimdiye kadar gelmemişsin? Yoksa sen de geçip selam vermeyenlerden misin ha? deyip örüklerimi çekiştirip duruyordu. Heval Zinar araya girip sözde beni kurtarmaya çalışmıştı;
- Ana o aşağılara inmiyor, o yüksek yerleri seviyor, demişti demesine ama bu o gece yakama yapışan talihsizliği tekrar tetiklemiş, ananın bana doğru eğilip kendi şivesiyle o uğursuz soruyu sormasına neden olmuştu;
“Heval tu dişey li wan çiya bi meşî?” (Sen bu dağlarda yürüyebiliyor musun?)
Ben artık dağlılığımdan, gerillacılığımdan, bunca yılımdan şüphelenme derecesine gelmişken, bizimkiler çil yavrusu gibi dağılmış, gülme krizine tutulmuşlardı. Ben kızgın ve çileden çıkmış bir halde anaya bakarken, ana da şaşkınlık içerisinde arkadaşlara bakıyor, anlamaya çalışıyordu. Artık birileri ona izah ederdi. Heval Zinar’ın kolunu tutmuş, hiç sebebini bilmediği bir şeye o da gülüyor, ona da anlatılmasını istiyordu. Tam da işin erbabını bulmuş, koluna yapışmıştı. Heval Zinar işini ustalıkla yapıyor, o gece yaşadığım hüsranları ve bu soruyu soranın kaçıncı kişi olduğunu anlattıkça ana gülmekten kırılıyordu. Olan biteni öğrendikten sonra bana doğru eğilip yüzümü avuçları arasına almış, alnımdan öperek; “Tu sil buyî?” (Darıldın mı?) diye de sormaz mı? Ne demeliydim ki, hayat böyleydi. Birilerinin güldüğü şeye birileri üzülürdü. Ama çok da üzüldüğümü söyleyemem, keyifliydim. Yeni yüzler tanımıştım, yeni isimler öğrenmiştim. En çok da ananın ismi ve isminin anlamı düşündürmüştü beni. Arkadaşlarımı yeniden yeniden keşfetmiş, bu olgun, kolay söz sarfetmeyen, hep ciddi konuları konuşan, ilişkilerinde hep belli bir mesafe bırakan Zinar arkadaşın dingin ve sakin görünümü altında yatan samimi, dürüst, cana yakın ve espritüel yanını görmüş, insan tanıma körü olduğumu tekrar anlamıştım. Zaten Heval Zinar’a karşı daha sonraki zamanlarda da körlüğüm kendini göstermişti. Ona karşı lal olmayı da az arzulamadım sonradan.
Artık ayaklanmış gidecekken, ben hiç istifimi bozmadan yerimde oturmuştum; “Heval gitmeyelim mi?” diye soruyordu Heval Zinar. “Siz gidin ben sizinle yürüyemem. Bu dağlardan geçemem” deyip dramatik bir hava yaratmaya çalışsam da, o gece yaşananların hükmü bozulmuyor, başarısız kalıyordum. Köyün dışına çıkmış, Samura’nın ürkütücü uçurumlarına doğru ilerlerken Heval Zinar beni bekleyip silahımı, olmazsa da çantamı almak istiyordu. “Sanki moralin bozulmuş” deyip şifreli espri yapıyordu.
“Nasıl bozulmasın arkadaş, sizin bu memlekette beden faşizmi var” deyip sonradan ünlenecek olan bu sözümü belki de ilk kez orada söylemiştim.
“Çi faşizm, bu memleket gerçeği söylüyor” deyip yönünü yalçın kayalara dönüp ilerlemişti. Bizim o çetrefilli gecemiz sona ermişti. Ama sonraki zamanlarda yüzlerce böyle anımız, ortak yaşanmışlıklarımız oldu. Hayat bizi hep amansız, acımasız sınavlardan geçirdi. O, yoldaşlık adına bu sınavları başarıyla geçti.
Ya bizler?..
Bu kusursuz gerillanın herkesle yoldaşlık kıvamına ulaşmış bir ilişkisi vardı. Hiçbir şeyin aşırısını sevmezdi. Abartıdan uzak, sade, tadında güzel bir meziyetler toplamıydı. Ne pişmemiş acı bir meyveye uzanırdı eli ne de çürümüş bir meyve yerdi. Çok konuşmazdı, söyledikleri ise doğruluktan süzülürdü. Sözlerin maharetine başvurmaz. Özün içe işleyen hüneriydi o. Cesaretten dem vurmazdı, ama korkaklarla da aynı yolu yürümezdi.
Heval Zinar ilk katıldığı yıllarda Kandil, Xakurkê ve Xinêre alanlarında kısa süreler kalmış, bir eğitim görmek ve Kuzey’e gitmek istemişti. Ama ihtiyaç üzeri düzenlemesi Zagros’a olmuştu. Bir süre Adilbeg hattında çalışma yürüttükten sonra Zagros’un kuzey yakası Geliyê Zap bölgesine gitti. Son üç pratiğini bu bölgede yaşadı. Hem gerillacılıkta hem de yaşam sahasında derinleşti. En zor zamanlarını da bu alanda yaşayıp çelikleşti. Önderlik çizgisine girmeyen bazı tipler hep korktu ondan. Korkularını yenmek için de üstüne yürüdüler. Ama Heval Zinar ne cenkten kaçtı ne de boşa kılıç salladı. İstediği kadar savaşamamak, istediği anda başarı elde edememek onu kahrediyordu. Bu adımları gönlünce atabilse, sanki iyiliğin sihri bütün kötülükleri kül edecekti.
Savaşmak ve başarmaktı yaşamın çaresi. Buna engel olan her ne varsa ilk başta bununla dövüştü. Hem de çoğu kez yalnız kalarak. Bizim mücadele tarihimizin eski ve ateş ortasında şekillenen bazı kahraman kişiliklere benziyordu Heval Zinar da. Hiçbir eğitim devresi görmeden kongre ve konferanstan geçmeden, dönem görevlerini bilince çıkararak ona denk yaşayabildi. Pratiğin zor koşullarında şekillenip kısa sürede tim, takım ve en son bölük komutanlığı görevlerini yaptı. Yorgunluğun canına okuyarak dağlar aştı. Tıpkı Ahmet Rapo gibi, Rojhat ve Adil arkadaşlar gibi. Sözünün eri o yiğitler gibi. Uzaktan Kato ve Girê Berana’yı göstererek; “haa orayı görüyorsun, gelecek yıl eğitim görüp oraya gidiyorum” derdi. Biz de gülerek “yolun açık olsun” derdik. Yolun açık olsun, ufukları yol bil. Geçtiğin patikalarda kendinden izler bırak bizlere. Bizler bu kısa ama dolu dolu ömre isim bulma sancısı yaşarken, o kendi günlüğünde o kadar sade tanımlamış ki kendini, onu ondan okumak daha huzur verici.
Defterini güller, çiçekler, mum resimleri ve çeşitli simgelerle süsleyen, zihninden damlayan düşünceler ve yüreğinde büyüttüğü ütopyalarla bezemiş. Onlarca kadın şehidin fotoğrafını bulup yapıştırmış. Hepsine tek tek yazı yazmış. Zîlan’ı, Sorxwîn’i, Viyan’ı, Nucan’ı, Yıldız’ı duru sular gibi yudum yudum içmiş. Kadın yaklaşımını sayfalarca yazıp arınmış. Anasına saf çocuk ruhu ile büyüdüğünü anlatmış. Onlarca şiirle adeta geleceği haber vermiş.
Evet güzel ruhlu insan, ne bazılarımız gibi kendini hırpalayıp sorgudan yorgun argın eli kolu tutmaz halde çıktın, ne de gamsız, örtük ve bulanık sulara dönüştün. Tarihin en derin dehlizlerine inerken bile nefes alış verişin ışıktı ve katığın aşk.
2011 baharında kış eğitiminden sonra bize yine asi dağlar görünmüştü ve söz verdiğimiz gibi halkımıza, Önderliğimize özgürlük getirecek yolları tutuyorduk. Mutlaka bir şeyler değişmelidir azmiyle başlıyorduk pratiğe.
Heval Zinar da hep yeni bir tarz vurgusu yapıp, eylemselliklerde genişleme ve daha fazla risk göze alma konusunda görüş belirtiyordu bahar tartışmalarında. Bir de şiirler yazdı herkesten gizli kendi sezgilerinin diliyle, savaşın acımasız bilinciyle. Yaşamı güzelleştirmenin bedeliyle. Korkakça olan her şeye isyan ile. Şiirler biriktirdi heybesine, geleceğin şifresi şiirler.
Oy rüzgar çocuk, rüzgar esip geçerdi. Rüzgara kurşun işlemezdi ve nedense bazı insanlara ölüm hiç yakışmazdı. Oysa ölüm güzeli arardı hep. Ve her kime tutulmuşsa namlu, rüzgar kendini önüne atardı. Yaylım ateşlerle dans ederdi rüzgar.
Sen gibi…
Bazı analar bazı çocukları rüzgar karakterli doğururdu büyük fırtınalarda essinler diye. Hayatı yakan her ne varsa ona üflesinler diye. Gerçeğin nefesi olabilsinler diye. Bazıları unutur anasının öğüdünü. Bazıları ise yeni hatırlar ekler öğütlere. Ve eser durmaksızın. Zirvelerde ıslık çalar, ateşi yalar tıpkı sen gibi.
Yolun açık olsun rüzgar çocuk, yolun açık olsun yüreği avucunda gerilla…
* Zinar Xabiro kod adlı Erhan Sücai, 18 Ekim 2011 yılında Zagros’ta bulunan Bilican Karakolu tepe saldırısında yaşamını yitirdi.