“Seneler seneler kötü seneler
Gide de gelmeye o kötü sene…”


Böyle diyor bir halk ağıtlama-şarkısı. Gerek Türkçe edebiyatta gerekse Kürt edebiyatında daha nice örnekleri var bu ağıtlama-şarkıların… Kuşkusuz başka edebiyatlarda da… Ancak sürgün, katliamın ve soykırımın ikiz kardeşi olduğu için, özellikle katliamlara ve soykırımlara maruz kalmış halkların edebiyatlarında bunun en ölümcül, en kahredici örneklerine rastlarsınız.
Hiç unutmam, 1970’li ve 80’li yıllarda halk arasında eşkıya ağıt ve türküleri derlerken, bir yandan da kaynak taramaları yapıyor ve geçmişte halkbilimi alanında çalışmalar yapmış saygın kişilerle yazışmalar yapıyordum. Bunlardan üçü, 1946’dan sonra, eğitim yaptığım bölümden uzaklaştırılmış Prof. Dr. Pertev Naili Boratav, Prof. Dr. İlhan Başgöz ve Dr. Mehmet Tuğrul’du. Ayrıca, doğrudan bu konulara ilişkin folklorik araştırmalar yapmış Sadi Yaver Ataman’la da hem yazışmış hem de İstanbul-Şehremini’deki evinde doğrudan görüşmüştüm.
Özellikle, Boratav Hoca’dan yararlı bilgiler aldığım gibi, Başgöz Hoca’yla da yıllarca yazışmamız ve daha sonra görüşmemiz devam etmişti. Başgöz’ün, 70’li yılların ikinci yarısında Politika gazetesinde “Halk Şiirinde Protesto” konulu bir yazı-dizisi yayımlanıyordu. Başgöz burada; Kemalist yönetim döneminde halk memnun olduğu için, onun sözcüleri niteliğindeki halk şairlerinin ve aşıklarının yönetime dönük eleştirel-protesto şiiri yazmadıklarını iddia ediyordu. Ben ise, bundan bir süre sonra (Ocak 1980) Demokrat gazetesinde yayımladığım 30 gün süreli bir yazı-dizisinde Başgöz’ün görüşlerini eleştiriyor ve bunu mektupla kendisine de bildiriyordum. Özellikle, Dêrsim katliamı üstüne yakılmış ağıtları ve ağıtlama-şiirleri de buna örnek olarak gösteriyordum.
Başgöz Hoca ise daha sonra bana gönderdiği bir mektupta, bana hak verdiğini, doğrusu olayın bu yönünü düşünmediğini söylemişti. Beni şaşırtan bir belirlemeye de, 1991 yılında “Kürt Müziği ve Şarkıları/ Kilam û Stranên Kurdî” çalışmasını hazırlarken tanık olmuştum. Dêrsim katliamına paralel olarak, Ferruh Arsuner gibi Kemalist folklorcular “Şarki Anadolu Türkü ve Oyunları“ veya “Dersim Halk Türküleri ve Pentatonik” gibi düzmece kitaplar yayımlayıp, sonradan Dêrsim’in Türklüğünü ispatlamaya
çalışan Ali Kaya gibi  “araştırmacılar”ca olduğu gibi benimsenirken; katliam döneminin Halkevi dergileri de bu propagandaya eşlik ediyordu…
Dahası, yine Türkiye’de barınamayıp çalışma hayatını ABD’de geçiren Prof. Dr. Kemal Karpat da, Türkiye Kemalistleri ve solcularınca baş tacı edilen “Türk Edebiyatında Sosyal Konular” (Varlık Yay. İst. 1971, s.99) adlı bir kitapçığında şu iddiaya yer veriyor ve bu görüşleri 3 ciltlik “Kürd Müziği, Dansları ve Şarkıları” konulu çalışmamın önsözünden başlayarak irdeliyor ve eleştiriyordum:
“Doğu Anadolu’daki bir öğretmenin anlattığı şu durum karşısında, şairler çekimser kalamaz elbette: (Bingöl’de neşe diye birşey yok. Hiç şarkı duymadım. Arkadaşım öğretmen Hanefi Bey, üç yıldır buradaymış, o da şarkı diye birşey duymamış).”
Prof. Karpat’ın, Elazığ Halkevi’nin yayın organı Altan dergisinin Nisan-Haziran 1938 tarihli sayısından yaptığı bu alıntı, birçok açıdan ilginç ve düşündürücüydü. Sözü edilen yer Dêrsim’di ve Dêrsim, Osmanlı dönemindeki sürgünler bir yana, 1925 Kürt ulusal direniş hareketinden sonra birçok sürgüne sahne olmuş; 1934’te çıkarılan İskan Kanunu’ndan sonraysa kıyımın, kırımın ve sürgünün adresi haline gelmişti. Kürtçe konuşmanın ve Kürtçe ağlamanın yasak olduğu, 50 bine yakın insanın katledildiği ve onbinlerce insanın sürgün edildiği Dêrsim’de “şarkı duyulmaması”ndan söz ediliyor. Oysa, şarkıyla düşünüp şarkıyla söyleşmeyi bir gelenek haline getiren bölge insanının, öğretmenlerin gözlemlediği ve bir bilim adamının da aktardığı gibi “hiç şarkı söylememesi” mümkün müydü?(Bu görüşleri irdelediğim eserimde, salt Bingöl yöresinden 200’ü aşkın stran ile şîn kilamı yayımlamıştım.)

Ağıt toplumunda şarkıların sunduğu gerçekler

Yanlış hatırlamıyorsam, Diyarbakır kökenli Köy Enstitülü yazar Adnan Binyazar, ilk kez Türkiye toplumunu “Ağıt Toplumu” olarak nitelendirmişti bir yazısında. Gerçekten de, geçmiş yüzyıllar bir yana bırakılırsa en azından son 100 yıllık tarihi adeta bir etno-dinsel arındırma, toplu kıyım ve soykırımla geçen Türkiye’nin, bir “ağıtlar ülkesi” ve toplumunun da “ağıt toplumu” olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
Aynı zamanda birer “manzum halk tarihçisi” olan Ermeni aşuğların, geçmiş olayların yanısıra yaşanan soykırım üzerine de birçok destan dizdiklerini ve ağıt yazdıklarını tahmin etmek güç değildir. Nitekim, Hacı Orman’ın derlemesi olarak yayımlanan bu türden bir kitapçık “Anılarda Ermeni Soykırımı ve Tehcir Şarkıları” adıyla, Verjine Svazliyan’’in “Ermeni Soykırımı ve Toplumsal Hafıza” adlı daha kapsamlı çalışması ise 2005 yılında İstanbul’da yayımlanmıştı. Kuşkusuz, çok sayıda Ermenice ağıtlama-şarkıya da konu olan bu soykırım, kitaplarda kimi Türkçe şarkı sözleriyle veriliyor.
Bunların birinde, katliamın baş aktörlerinden Enver Paşa’ya ilençte bulunulur:

Kör olasın sen, Enver Paşa!
Ermeni cehal kalmadı
Gitti gül, gitti bülbül, ne diyelim!
İster ağla, ister gül, ne diyelim!


Bir başka dörtlükte, ona Talat Paşa da eklenir;

Atımı bağladım delikli taşa
Kör olasın sen Enver Paşa!
Sen olamayasın, sen geberesin,
Şun’ Talat Paşa!
Ermenileri dağıttın dağlara, taşa.


Vet. Dr. Nuri Dêrsimî’nin 1952’de Halep’te yayımladığı “Kürdistan Tarihinde Dêrsim” kitabındaki, Alişer’e ait kimi ağıtlama-şiirler bir yana bırakılırsa, 30-40 yıl öncesine kadar Dêrsim katliamının ağıtları yazılı kaynaklara yansımamıştı. Bildiğim kadarıyla Zılfi, ilk kez Özgürlük Yolu dergisinde (1977) birkaç örnek yayımlıyor ve bunların başka versiyonlarını da 1980’li yılların ortalarında Avrupa’daki periyotlarda tekrarlıyordu. Biz de, 1 Şubat - 1 Mart 1980 tarihleri arasında Demokrat gazetesinde yayımlanan 30 gün süreli bir yazı-dizisinde, bu ağıtların bir örneğine yer vermiş ve daha sonra 1992’de yayımladığımız N. Dêrsimî’nin “Hatırat”ına eklediğimiz notlar bölümünde de üç ağıt olarak yayımlamıştık. Bunlar, Silo Qiz’dan derlenmiş şu ağıtlama-şarkılardı: Ondero Xozato/ Zalim Hozat, Ax Ondera Çukur a/ Ah Şu Zalim Çukur’da, Şeyusen/ Şeyh Hüseyin. Hemen belirtelim ki, Dêrsim halkındaki yanılsamanın tersine bu ağıtlama-şiirlerde, soykırımın acı gerçeği tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriliyordu ve şarkılar asla acı gerçeği gizlemiyorlardı. Bu şarkılarda M. Kemal “Mistî Kor” olarak nitelendirildiği gibi; Celal Bayar, Fevzi Çakmak ve “Dêrsim Kasabı“ Abdullah Alpdoğan da açık açık suçlanıyorlardı…
Yine belirtelim ki, Munzur Çem’in, katliamın 50. yılı dolayısıyla yayımladığı “Halk Türkülerinde Dêrsim İsyanı“ (Denge Komkar, 1987) konulu yazıları, bu türün ilk örnekleri arasındadır. Munzur Çem, Mustafa Düzgün ve Mesut Özcan daha sonra yayımladıkları antoloji çalışmalarında, ağıtlama kilam ve stranlarının birçok örneğine yer verdiler.
Bu arada, 1990 yılında ilginç bir yazıya da araştırmacı Malmîsanij imza atmıştı ve bu konuda yaptığı derlemeleri daha sonra kitap olarak da yayımladı. “Ülkemizde Zulüm Tabloları” konulu bu yazısında (bkz. Medya Güneşi, Sayı: 14/1990); Dêrsim yöresinden derlenmiş birçok Dimilkî/ Kirmanckî şîn kilam ve stranını hikayeleriyle veriyordu.
Hemen belirtelim ki, bu şiirler, resmi söylemin ve bir yanılsama içinde olan kimi Dêrsimlilerin söyleminin tersine; gerek Nuri Dêrsimî gibi önder-tanıkların gerekse devletin gizli ya da yarı-açık eserleriyle de çakışıyor. Dahası, Nazım Hikmet’in de dediği gibi “türküler yalan söylemiyor”. İşte, Devlet Başkanı sıfatıyla Dêrsim soykırımında söz ve karar sahibi olan Mustafa Kemal ile Başbakanı Celal Bayar’ın bu “Soykırım Şiirleri”ndeki yansıması:

Ya de dîna, dîna
Bira ver a hêgayî,
Bira Mistî fermanê Dêrsimî veto,
Do ra destê teresê Celal Bayarî,
Bira, kardî da wertê Dêrsimî ro,
Zalim onceno jey mal û gayî,
Axalerê Koyê Dêrsimî qir kerdî, qedênayî,
Feqîrê ke verê dêsû de mendî,
Kerdî makîna hukmatî, vor de rusnayî
Türkçe çevirisiyle söylersek:
Vay dünya, dünya,
Kardeş, aşağıda tarlalar,
Kardeş Mısto Dêrsim’in fermanını çıkarmış,
Vermiş Celal Bayar teresinin eline,
Kardeş saplamış Dêrsim’e bıçağı,
Zalim, davar ve sığır gibi kesiyor,
Dêrsim Dağı’nın ağalarını kırıp bitirdiler,
Duvar diplerinde kalan yoksulları ise
Koyup devletin arabalarına aşağı gönderdiler.


Gerçekten de, elde bulunan ve 4 Mayıs 1937 tarihine ait olan bir gizli belgede; Dêrsim’de yürütülecek katliamın, Atatürk’ün ve Mareşal Fevzi Çakmak’ın da hazır bulunduğu bir toplantıda kararlaştırıldığı görülüyor. Gizli yazıda şu görüşlere yer veriliyor:
“1- Toplanan kuvvetlerle Nazimiye, Keçizeken, Sin, Karaoğlun hattına kadar şedit ve müessir (şiddetli ve etkili - MB) bir taarruz (saldırı - MB) hareketi ile varılacaktır.
2- Bu defa isyan etmiş olan mıntıkadaki halk toplanıp başka yere nakil olunacaktır. Ve bu toplanma ameliyesi (işlemi - MB) de köylere baskın edilerek hem silah toplanacak, hem bu suretle elde edilenler nakledilecektir. Sadece taarruz hareketiyle ilerlemekle iktifa ettikçe (yetindikçe - MB) isyan ocakları daimi olarak yerinde bırakılmış olur. Bunun içindir ki silah kullanmış olanları ve kullananları yerinde ve sonuna kadar zarar veremeyecek hale getirmek, köyleri kamilen tahrip etmek ve aileleri uzaklaştırmak lüzumlu görülmüştür. (Not: Paraya acımaksızın içlerinden çok adam kazanıp kullanmaya çalışmak lazımdır.)” (Bkz. Agy)
Genelkurmay Harp Tarihi Başkanlığınca 1972’de yayımlanıp, ardından kendilerince toplatılan “Türkiye Cumhuriyeti’nde Ayaklanmalar” kitabında yer alan bu belge, birçok şeyi açıkça anlatmıyor mu?
Alb. Reşat Hallı tarafından hazırlanan kitapla başka kaynaklarda; Laç Deresi bölgesinde, savunmasız insanların sığındıkları mağaralarda nasıl imha edildikleri de açıkça anlatılır:
“Haydutların sığındığı ağızları mazgallı taş duvarlarla kapatılmış mağaralar, cesur askerlerimiz tarafından kuşatılmış, top ve makineli tüfek ateşinden başka 25’inci Alay’dan gönderilen istihkam müfrezesi tarafından tahrip kalıpları atılmak suretiyle mağaralar tahrip edilerek içindekiler öldürülmüş, can havli ile dışarı fırlayanlar da ateşle imha edilmişti. Böylece tarama sahası içindeki mağaralarda toplam olarak 216 haydut imha edilmiş, ayrıca 12 haydut cesedi Munzur suyu üzerinde görülmüştü.” (Bkz. Agy)

Öyle görünüyor ki, “Dere Laçî/ Laç Deresi” konulu ağıtlama-şarkı tam da bu olaylar üzerine yakılmış:
Wela wela, wela yaman o!
Ordû ûrzo ra amo, dormê ma qapan o.
Çê eşîrû birijîyo!
Kes dest ra ma nêdano.

Şerê Derê Laçî,
Tede miz û dûman o;
Bextê Heyder be Demanî rê,
Kes xirave nêvano.

Ordûyê hukmatî zaf o,
Cayê welaxe ma nêdano,
Ma zûvînî qir keme,
Çemê Mûzirî lasû ano.

Bira pêro de! Na qewxa eşîrî nîya,
Mirevê Kirmancan û zalimanê Tirkan o!
                           
Destê xo, xo ra mecêre,
Sar ma rê kolayê vano. (...)


Bu ağıtlama-şarkının Türkçesi ise şöyle:

Halimiz çetindir, çetin!
Ordu sökün edip gelmiş, etrafımız çevrili.
Aşiretlerin ocağı sönsün!
Kimse yardım elini uzatmıyor.

Gidin görün Laç Deresini,
Tozdan dumandan göz gözü görmüyor;
Haydaranlılar’ın ve Demenanlılar’ın yiğitliğine
Söylenecek söz yok

Hükümetin ordusu çok,
Geçit vermiyor bize.
Birbirimizi tüketiyoruz,
Munzur Irmağı cesetler taşıyor.

Kahrolası yerde savaş sürüyor,
Ortalık feryat u figanla dolup taşıyor.
Yansın Laç Deresi!
İvis’im geçit vermiyor.


Yalnızca bir bölümünü aldığımız bu ağıtlama-şiirin bir başka versiyonu için bkz. Mustafa Düzgün: Dêrsim’den Üç Türkü/ Ağlama Yavrum Ağlama, Şahan, Laç Deresi; Berhem, Sayı: 11-12/ 1991.
Dêrsim soykırımına ilişkin gerek Kirmanckî, gerek Kurmancî gerekse Türkçe olarak birçok ağıt bulunuyor bugün elimizde. İçinde bulunduğumuz süreçte, bu konuda çeşitli yazı-dizileri çıktığı gibi (örneğin bkz. Önder Elaldı-Deniz Bilgin: Ağıtlarda Dêrsim Soykırımı, Yeni Özgür Politika, 8-10 Aralık 2011), kuşkusuz yakın bir gelecekte kitap bütünlüğünde çalışmalar da yapılacaktır. Ancak biz, sözü daha fazla uzatmadan, katliamı yaşayan birçok insanın anılarına ve gözlemlerine konu olan “çocuk ölümleri”ne ilişkin bir çocuk ağıtı ile sözlerimizi noktalayalım.

Dûrî ra vengê tifangû yeno,
Pitê min nêwes o, çîzik nêceno,
Meverve pitê mi, meverve,
Dismen bervisê to hesneno.
(…)
Vajî, vajî, eve heşîrîye vajî,
Na tarî de çin a çilêka qajî,
Veng ro pitê mi birrîyo,
Olî înê rê kî meverdo juye ajî.


Yakalanmama uğruna birçok çocuğun feda edildiği Dêrsim soykırımına ilişkin bu ağıtlama-şarkının Türkçesi şöyle:

Uzaktan tüfek sesleri geliyor,
Bebeğim hasta, meme emmiyor.
Ağlama bebeğim, ağlama,
Sonra düşman duyar sesini.
(…)
Söylüyorum acı ve esaret içinde,
Bu zifiri karanlıkta bir gaz fenerimiz bile yok,
Yavrumun sesi duyulmaz oldu artık,
(Hz) Ali onların soyundan da tek fert komaz inşallah…