24 Temmuz gecesi Türk Savaş Uçakları Medya Savunma Alanları’na yönelik uzun zamandan sonraki ilk geniş kapsamlı hava saldırısını gerçekleştirdiğinde, uluslararası arenadan ilk tepki gösterenlerden biri de Almanya Başbakanı Angela Merkel olmuştu. Türk Başbakanı Davutoğlu ile telefonda görüşen Merkel, "terörle mücadelede dayanışma ve destek" sözünde bulunmakla birlikte, orantısız şiddet kullanılmamasını istemişti. Merkel ayrıca ‘bütün zorlanmalara rağmen’ başlatılan çözüm sürecinden vazgeçilmemesini vurgulamıştı. Alman Savunma Bakanı Ursula von der Leyen de "Türkiye’nin IŞİD’e karşı kendini koruma hakkı olduğu kadar, Kürdistan İşçi Partisi ile girişilen çözüm yolundan sapmaması da önemlidir" açıklamasını yapmıştı.
Aynı Merkel 1 Kasım seçimlerine 2 hafta kala Türk Cumhurbaşkanı ve Başbakanı ile görüşmek üzere Türkiye’ye gitti. "Merkel Erdoğan’ın AKP’si için seçim çalışması yürütüyor", "Erdoğan’ın AKP’sine seçim hediyesi", "Mülteci krizi: Merkel Türkiye’ye para ve vize sözünü verdi", "Merkel’in Türk hükümetiyle kirli pazarlığı", o dönem Alman gazeteler tarafından atılan manşetleri sadece birkaçı.
İade-i ziyaret çok gecikmedi. Davutoğlu Ocak ayında Berlin’e gitti. Resmi gündem ‘mülteci krizi ve terörle ortak mücadele’. Almanya’nın aydınları ve sanatçıları açık bir mektupla Merkel’i görüşmede "Zeynep Taşkın, Eşref Erdin, Suphi Sarak ve Güneydoğu’daki çatışmaların bütün diğer mağdurlarını" gündeme getirmeye çağırdıysa da, Alman Başbakan siyasi çıkarları bir kez daha kamu vicdanına tercih etti.
Davutoğlu ziyaretinden bir ay geçmeden Merkel tekrar Ankara yollarına çıktı. İkilinin görüşmesinden sonra yapılan basın açıklamasında Davutoğlu kendince espri yaparak Alman başbakanı ile artık neredeyse haftalık görüştüklerini söyledi. Bu sözleri sarf ederken Davutoğlu’nun yüzünde koca bir gülümseme belirirken, Merkel ise asık suratla dinliyor. Ancak Davutoğlu doğru söylüyor. Hatta mevcut durumda en sık görüşen iki başbakan muhtemelen Merkel ile Davutoğlu. Öyle ki Ankara saldırısı olmasaydı ikili dün ve bugün Brüksel’de görüşecekti. Türk Başbakanı beş gün önce de Alman meslektaşını telefonla arayarak Rojava’ya yönelik saldırıların süreceğini söyledi. Suriye Demokratik Güçleri’nin ilerlemesi karşısında "yeni bir mülteci dalgası" uyarısında (tehdit demek daha doğru olur) bulunan Davutoğlu, "güvenlik güçlerimiz gereken cevabı vermiştir ve vermeye devam edecektir" dedi.
KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Cemil Bayık geçen hafta Stêrk TV’de yayımlanan bir programda Merkel’in AKP hükümetine açık destek sunduğunu belirterek, Alman hükümetini bu politikaya son vermeye çağırdı. Ki söz konusu destek vize kolaylığı sözleri veya para yardımı ile sınırlı değil. Almanya, Suriye ve Rojava’da izlediği siyaset nedeniyle uluslararası platformlardan dışlanan Türk hükümetine diplomasi kanallarının tekrar açılması için çaba sarf ediyor. AKP’ye 1 Kasım seçimlerinde sunulan destek zaten biliniyor. Merkel son olarak da Türkiye-Suriye sınırında uçuşa yasak bölgenin oluşturulması konusunda AKP hükümetine destek verdiğini açıkladı.
Peki Almanya’nın AKP’yi bu kadar açıktan desteklemesi, Alman-Türk ilişkilerinin en üst düzeyde bu kadar sıklaşmasının tek sebebi mülteci sorunu ve Türk hükümetinin bu konudaki tehditkar-şantajcı politikası mıdır? Veya AKP hükümetinin kullandığı tek koz mülteci kartı mıdır?
12 Ocak’ta İstanbul’da Alman turistlerini hedef alan ve IŞİD tarafından yapıldığı belirtilen bombalı saldırıyı anımsatalım. Alman yetkililer, kendi ekiplerini olay yerine göndererek bağımsız incelemelerde bulundu. Hatta Türk hükümeti failin kimlik bilgilerini hemen açıklarken, Alman İçişleri Bakanı bu konuda çok da emin olmadıklarını söyledi. 16 Ocak’ta Federal Almanya hükümetinin internet sitesinde yayımlanan açıklamada "Saldırının bilinçli bir şekilde Almanları hedef aldığına dair işaretler bulunmuyor" denildi. Daha sonra da soruşturmanın sonuçlarıyla ilgili bir açıklama yapılmadı.
Geçen yazdan bu yana mültecilerle birlikte birçok IŞİD’linin de Almanya’ya geçtiği biliniyor. Almanya açısından asıl tehdit bu olmasın?
Son süreçte yapılan yorumlarda AKP giderek daha fazla İttihat ve Terakki’ye benzetiliyor. 19’ncu yüzyıldan itibaren, özellikle de Bismarck’ın başbakanlığı döneminde Alman-Osmanlı ilişkilerinin giderek derinleştiği biliniyor. İttihat Terakki döneminde, Birinci Dünya Savaşı öncesinde bu ilişkiler oldukça kapsamlı bir hal alıyor ve 2 Ağustos 1914’te Osmanlı Devleti ile Alman Kayzer İmparatorluğu arasında imzalanan gizli antlaşma ile ittifak resmiyete dökülür ve iki ülke müttefik oldular. Bu antlaşmayla birlikte Osmanlı’nın dış siyaseti neredeyse tümüyle Berlin tarafından belirlenir.
Tarih elbette tekerrür etmiyor. Ancak neredeyse tam 100 yıl sonra Almanya "Boğaz’taki hasta adam"ın yardımına koşması sadece AKP’nin şantajcı politikaları ile izah edilemez. Almanya’nın hem Türkiye, hem Suriye, hem de Irak’ta çok ciddi, bir yüzyıl ertelemek durumunda kaldığı siyasi ve ekonomik çıkarları var. Kürt politikasında belirleyici olan da bu çıkarlardır. Osmanlılara vaktiyle Kürdistan’daki serhildanları bastırmayı öğreten Almanların bu çıkarları özgür bir Kürdistan ile çelişiyor. Şimdiye kadar özgür Kürt çizgisine karşı işbirlikçi Kürt çizgisini savunan Alman devleti, geçtiğimiz hafta yapılan Münih zirvesinde Başûr’un bağımsızlık referandumunu desteklemediklerini açıkladı. Münih Güvenlik Zirvesi’nde Kürdistan Bölge Başkanı sıfatıyla çok sayıda görüşme gerçekleştiren Mesud Barzani, Steinmeier ile görüşmeyip, Federal Savunma Bakanı von der Leyen hariç iki alt düzeyli Alman heyetiyle bir araya geldi.
Son bir not: Önceki gün, Almanya’da Muhlis K.’nin ‘PKK üyeliği’ iddiasıyla tutuklandığı açıklandı. Böylece Alman cezaevlerinde tutuklu bulunan Kürt siyasetçilerin sayısı 8’e çıkmış oldu. 1999’dan sonra Almanya’da hiç bu kadar çok Kürt siyasetçi aynı dönem tutuklanmamıştı.