Bu politikacı kökenli gazeteciler ya da tersi gazeteci kökenli politikacılar zamanın ruhunu yakalayamadıkları gibi, zamanın hızına da yetişemiyorlar. Hayatı, olayları ve olguları geriden takip edenler zaten hayat karşısında bir sıfır yeniktirler, doğruyu yapsalar bile. Bir de bunlara geçmişten ve hatalardan ders çıkarmama yeteneksizliği ve cehaleti eklenince, hatalar kendi içinde yeniden üretilir ve daha büyük hatalara neden olur. Üstelik daha büyük hatalar yapmakla kalınmaz, hata yapan kişiyi çok komik durumlara da düşürebilir.
Örnekleri çoğaltmaya çok gerek yok, hepiniz de biliyorsunuz, bir zamanlar Kürt sorununda iyi şeyler söyleyip, gereğini yapmayan Türk politikacıların, şu anda yaşam izleri bile yok. Çoktan tarihin çöplüğüne gömüldüler bile. Geçmişe de fazla takılmaya gerek yok, şimdikiler daha canlı ve çekici örnekler. Komiklik üzerine bir örnek sunayım.
Şu politikacı kökenli gazeteci-köşe yazarı, bir diğer namı da danışman üstelik başkalarının söylediğine göre Erdoğan’ın kafasının yarısı (bu tanımlama aslında Erdoğan’a hakarettir, ancak sahibi ben değilim) çok değil bir sene önce, Öcalan ve Öcalan fotoğrafı taşıyan Kürt politikacılarına soytarı demişti. Aynı şahıs çok değil iki ay sonra, aynı köşesinden Öcalan’a övgüler diziyordu. Hatta o kadar ileri gitmişti ki, Murat Karayılan’ı Öcalan’ı anlamamakla suçluyordu (anlama yeteneğinin zeka düzeyi ile direk bağlantılı olduğunu düşünürsek, size onun ve Murat Karayılan’ın artı-eksi 5 yanılma payı ile zeka düzeylerinin sayısını verebilirim. Bunu kendime saklayayım, çünkü açıklamak etik olmaz).
Onun niyeti ve amacı ne olursa olsun, dışarıya yansıyan görünüm “iki ay önce soytarı dediği kişinin mutlak anlaşılması gerektiğidir”. Ne komik değil mi? Erdoğan’ın kafasının yarısının içine düştüğü durum. Üstelik hiç okuyucusundan özür dilemeden bunu yapıyor. İki ay önce sizi yanılttım diye özür de dilemiyor. İşte yazının girişinde bahsettiğim, rezil de vezir de olma sorunu bu. Kürt sorunu insanı böyle rezil ediyor. Hele vezir olma iddiasında olanlar için daha vahim bir rezalet.
Hata üzerine hata ya da başka bir şey, hatalardan ve geçmişten ders çıkarmamak. Aynı şahıs Rojava’daki birinci yıl kutlamalarından, bir çoğunda olduğu gibi paniğe kapılmış, Kürtler devlet kuruyor diye. PYD’yi tehdit ediyor. Tabii ki Erdoğan’ın kafasının yarısı olarak. Kimse bunlara “korkunun ecele faydası yoktur”u da hatırlatmıyor. Keşke Bahoz Erdal ve Salih Muslim’i de birer aşiret lideri olsaydılar da, aşiret reislerinden devlet kurulmaz derlerdi ve tarih tam tekerrür ederdi. Çok değil bir kaç sene sonra da AKP Salih Muslim’i Kürdistan federal devlet başkanı olarak kongrelerine çağırırlar, kimbilir belki de korkulu rüyaları Bahoz Erdal da Suriye cumhurbaşkanı olarak Çankaya köşkünde ağırlanır. İnandığım değerler üzerine yemin içebilirim ki, Roboskî’deki çocuklarımızın bombalanma emrini veren her kimse, rüyasında Bahoz Erdal’ı Suriye’nin gelecek devlet başkanı olarak görmüştür.
Bu kadar korku, paranoya, saldırganlık, özgüven sorunu hastalıklı bir bünyede bulunur. Sadece ulusal ve sınıfsal kökenleri evrensel olan basit bir milliyetçilik değil, kökenleri ve dinamikleri olan ama köksüz olanların, kendine ve çevresine zarar veren kronik agresif- destruktif, paranoid bir hastalığıdır. Yani bir çeşit psikoz’dur, kronik olan. Üstelik de genlere işlemiş, kalıtsal, bir nesilden diğerine katlanarak geçen ve kendini sürekli yeniden üreten, her ürettiğinde başına yeni ekler alan (mesela, laik, seküler, Kemalist, İslamcı, ulusal, ulusol, liberal, muhafazakar, v.b) bir hastalık. Merak edenler gazetemizin köşe yazarlarından Haluk Gerger’in son dört yazısını okusun. Kafanızdaki birçok soru yanıtını bulacaktır. Bu paragraf onun yazısının özetidir, sadece bir kaç tanımlama da benden. Bu arada Haluk Hoca ya teşekkürler. Tek kelime ile harika bir yazı. Benim nasyonel narsizm tanımlamam ile örtüşen bir analiz. Umarım ihtiyacı olanlar okumuştur.
Kronik olan bu hastalık, sürekli krizler ve ataklar yaşıyor. Krizi ve atakları tetikleyen faktör de Kürtler ve Kürdistan.
Krizi tetikleyen faktörler ortadan kalkmadığı sürece, Türkler hastalıklı milliyetçilikten ve onun verdiği zararlardan korunamazlar. Ya da ikinci çözüm yolu, kendilerini köklü bir biçimde tedavi etmelidirler. Ve tek yoldur. Çünkü Kürtler esir ya da özgür olarak var olacaklardır. Her iki durumda da tetikleyen faktör değişmeyecek. O zaman tek bir alternatif kalıyor, bu hastalığı olanlar tedavi olmalı.
Bu mümkün mü dür?..
Evet mümkündür. Son yıllarda Psikyatri’de yeni bir tedavi yöntemi geliştirildi. Tekrarlayan depresyonlarda, tekrarlanan hastalık ve şikayetlerde kişi kendini bu tedavi yöntemi ile koruyor ve tedavi ediyor. Adı “Mindfulness” therapie. Efekti bilimsel olarak kanıtlanmış bir tedavi yöntemi. Kurs şeklinde de alabilirsiniz. Kursta kendinizi hatalarınızın ve hastalıklarınızın tekrarına karşı nasıl koruyacağınızın tekniği öğretiliyor. Yani kendinizin terapisti oluyorsunuz.
Terapinin özü, kendinizle, korku ve kuşkularınızla yüzleşmek. Yüzleşmenin çok ince teknik ayrıntıları var. Sek ve relax bir ortamda, kendinizi yargılamadan, dostça kendinizle yüzleşebilmek ve kendinizi olduğu gibi kabul etmek. Şikayetlerinizin tekrarına neden olan faktörleri siz kendiniz provoke ederek bir çeşit desensitizasyon yapıyorsunuz. En şiddetli uyku bozukluklarında, hiçbir ilacın fayda etmediği uykusuzluk hallerinde bile, bu tekniği uygulayarak dört dakika içinde uyku haline geçebilirsiniz.
Tedavinin kısaca özü “dostça yüzleşme”…
Türkiye kendine bu terapi yöntemini yaygın-kitlesel uygulayabilecek bir terapist bulmalı…
Yoksa ne hastalıktan ne krizden ne korku ve saldırganlık ataklarından kurtulamayacaklar…
Mindfulness terapisti aranıyor
Hiç beğenmediğim bir halk sözü vardır, “Erkeği rezil de eden, aziz (vezir) de eden karısıdır” diye. Benim bu halk sözünü beğenmemem ayrı bir konu. Ancak bu halk sözü eğer Türkiye’deki politikacılara ya da gazetecilere uygulanırsa tam yerine oturuyor. Şöyle söyleyebiliriz “Türkiye’de politikacıyı ve gazeteciyi rezil de eden, aziz de eden Kürtler, Kürdistan ve Kürt sorunudur”.