Bu bağlamda iki tarihsel dönemin bilhassa önem arz ettiği görülecektir: 12 Eylül 1980 tarihinde gerçekleşen askeri darbe ve Kürt Özgürlük Hareketi'nin 1990'lı yıllarda kitleselleşmesi karşısında Türk devletinin uyguladığı politikalar.
İz bırakılmaksızın insanlar kaybedildi
1980 yılında Kemalist rejimi restore etmek ve neoliberal düzene geçişi sağlamak adına Türk Silahlı Kuvvetleri'nin (TSK) bir darbe yaparak ülke yönetimine el koymasıyla, özellikle sol harekete yönelik bir baskı, gözaltı, tutuklama ve sistematik işkence dalgası başladı. Bu süreç içinde, bazen gözaltında oldukları süre içinde bazen de devlet güçleri tarafından gözaltına dahi alınmadan geride herhangi bir iz bırakılmaksızın insanlar kaybedildi. Cunta idaresinin bilfiil Türkiye'yi yönettiği 1980-84 döneminde, siyasetten uzak ve uysal bir toplum yaratmak adına devlet terörüne ve şiddete başvuruldu.
Cunta yönetimi Türkiye sol hareketini bastırırken, Kürt hareketi ordu yönetimine karşı silahlı bir mücadele başlattı ve 1990'lı yıllarda milyonları bulan bir kitleselliğe ulaştı. Özellikle 1991-1996 yıllarında yoğunlaşan baskı dalgası süresince, Kürt hareketiyle ilişkili olduğu gerekçesiyle binden fazla sayıda Kürt zorla kaybedildi.
Cumartesi Anneleri'nin sesi
İnsan hakları ihlalleri sürgit devam eder ve insanlar güpegündüz kaçırılıp kaybedilirken, sivil sesler de daha güçlü duyulmaya başladı. Bunlardan biri de, çoğunu kadınların oluşturduğu Cumartesi İnsanları'nın sesiydi. Çocuklarının akıbetini soran annelerin varlığı, onların zaman içinde Cumartesi Anneleri olarak anılmasına neden oldu. Şiddet ve kolektif hak ihlalleri yoluyla varlığını sürdüren bir siyasi rejimde, demokrasi yanlısı sivil itaatsizlik eylemlerinin ne ölçüde siyasi etki yaratabileceği ve kitlesel destek bulabileceğini öngörmek oldukça zordu. Buna rağmen, yakınları kaybedilen aileler ve insan hakları savunucuları 27 Mayıs 1995'te İstiklal caddesi üzerindeki Galatasaray Lisesi önünde bir araya geldi ve burayı dinamik bir anma sahasına çevirdi.
Her hafta bir kaybın öyküsü
Eylemden önceki ruh halini ve Cumartesi oturmalarının nasıl başladığını, yazar ve insan hakları savunucusu Ayşe Günaysu şöyle anlatıyor: “Hasan kaybolduğunda Ocak ailesi o güne kadar görülmemiş kararlılıkla, esaretle, gözükaralıkla kör gözlerin bile gördüğü bir mücadele yürütmüştü. Tüm aile bireyleri, bir anne kaplan gibi saldırmıştı sistemin göbeğine. Basın toplantısını Baba Ocak, ‘oğlumun düğününe hoş geldiniz' diye açmıştı. Nadire Mater, tüm basın toplantısının can dayanmayacak kadar sarsıcı olduğunu, kimsenin gözyaşlarını tutamadığını anlatıyordu. ‘Her Cumartesi aynı saatte Galatasaray meydanında sessizce oturalım' dedik. Fikir kimden çıktı tam olarak hatırlamıyorum, belki Nadire'dendi, belki herkes bir yanını söyledi. Birisi ‘oturalım' dedi, diğeri ‘Galatasaray' dedi, bir diğeri, ‘her hafta' dedi, bir diğeri ‘sessiz olsun' dedi. Sessizlik ilkemizdi. Yarım saat sessiz oturduktan sonra bir basın açıklaması okuyorduk. En önemli ilkelerimizden birisi bağımsızlıktı. Örgüt pankartı olmayacaktı. Slogan atılmayacaktı. Her hafta bir gözaltında kaybın öyküsü anlatılacaktı. Baba Ocak'ın, Emine Ocak'ın, Hüseyin Ocak'ın, Maside Ocak'ın o günlerde, her Cumartesi aramızda otururken ki yüzleri hala gözlerimin önünde. Baba ve Emine Ocak'ın bedenleri birer anıt gibiydi. İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi ilk andan itibaren yanımızda oldu. Dernek yöneticileri, üyeleri, aktivistleri Cumartesi oturmalarında yer aldılar. Biz kendimize Cumartesi Anneleri adını vermedik. Çünkü sadece anneler yoktu. Kadın-erkek kayıp yakınları vardı. Ancak medya oturan insanlara ‘Cumartesi Anneleri' adını taktı ve kamuoyu da ‘anne' kavramının duygusallığına kapılarak bu adı benimsedi.”
İlk dinamik hafıza
Eylemciler, Arjantin'deki muadilleri olan Plaza de Mayo'da toplanan kayıp anneleri gibi, her hafta Cumartesi günü tekrar etmek üzere, bir oturma eylemi gerçekleştirerek protesto eylemi ve anma etkinliği başlattı. Kaybedilen yakınlarının fotoğraflarını daima ellerine taşıyan eylemcilerin iki temel talebi vardı: İlki, çocuklarına, eşlerine veya kardeşlerine devlet görevlilerinin ne yaptığına dair somut ve güvenilir bilgi talebiydi. Diğer bir deyişle, bir yandan Türk devletinden çocuklarının bedenlerini talep eden Cumartesi Anneleri, diğer yandan da bu hak ihlallerine dair kolektif hafızayı diri tutmaya çalıştı. İkinci talep, faillerin tespit edilmesi ve hem bu devlet politikasına hem de cezasız kalan faillere ilişkin hakkaniyetli bir yargılama sürecinin başlatılmasıydı. Bu bağlamda Türkiye siyasi tarihinde ilk dinamik hafıza girişimi, sabırlı bir biçimde mücadele eden Cumartesi Anneleri tarafından başlatıldı. Cumartesi Annelerinin zorla kaybedilen çocuklarını anma girişimi sadece İstanbul'la sınırlı kalmadı ve diğer şehirlere göre kaybettirilme sayısının en yüksek olduğu Diyarbakır ve Şırnak gibi şehirlere de yayıldı.
30 kişiden binlere…
Türkiye'nin en uzun sivil itaatsizlik eylemi; ilk kez 27 Mayıs 1995'te gözaltında işkenceyle öldürülen öğretmen Hasan Ocak'ın ailesinin hak savunucularıyla birlikte Galatasaray'da oturma eylemi yapmasıyla başladı. Gözaltında kaybedildikten sonra işkence edilmiş cansız bedeni bulunan öğretmen Hasan Ocak'ın ailesi 27 Mayıs 1995 tarihinde hak savunucularıyla birlikte 27 Mayıs 1995'te Galatasaray Meydanı'na çıktıklarında, ilk birkaç hafta sadece üç-dört dövizle oturdular.
Hasan Ocak'ın ailesine yine gözaltında kaybedildikten sonra işkence edilmiş cansız bedenine ulaşılan Rıdvan Karakoç'un ailesi de katıldı. Galatasaray Meydanı'nda ilk bir araya geldiklerinde 30 kişi olan gruba katılanlar her hafta giderek arttı. Sonunda topluluğun sayısı binlere ulaşacaktı. Basın her Cumartesi Galatasaray Meydanı'nda oturma eylemi yapan gruba ‘Cumartesi Anneleri' adını verdi. Topluluk da bu ismi benimsedi ve kendilerine Cumartesi İnsanları/Anneleri demeye başladılar.
Devamını yine Ayşe Günaysu'dan dinleyelim: “Kamuoyu gözünde inandırıcılığımız bizim için çok önemliydi. Gerçekten sadece gözaltında kayıpların hesabını soruyorduk, gözaltında kayıpların pragmatik yaklaşımlarla, siyasi çıkarlar için kullanılmayacak kadar büyük bir insan hakları ihlali olduğunu anlatmaya çalışıyorduk. Sonra polis saldırısı başladı. Sezen Aksu'nun eyleme ithaf ettiği şarkısı TV kanallarında yayınlanmaya başlayınca müdahaleye ara verildi. O dönem Emniyet Müdürlüğü'nün Kayıplar Otobüsü hemen yanı başımızda park etmeye ve otobüsten anonslar yapılmaya başlandı. Gözaltında kayıp diye bir şey olmadığı, kayıpların yasa dışı örgütlere katıldığı, devletin bunun dışındaki kayıpların aileleri ile işbirliği içinde olduğu anlatılıyor, aileler devletle işbirliği yapmaya çağırılıyordu. Ama sonra en şiddetlisi başladı. Her hafta gözaltı yaşanıyordu, bu sırada polis şiddet uyguluyordu. Bir avuç, değil şiddete, slogana bile başvurmayan insana karşı o kadar çok polisi oraya yığıyorlardı ki, gülünç ve alabildiğine gerçeküstü bir manzaraydı.”
İşkence tarihinde varılan son nokta
Galatasaray Meydanı'ndan her Cumartesi bir araya gelerek taleplerini dile getiren Cumartesi Anneleri'ne polisin müdahalesi gecikmedi. 1998 yılının Ağustos ayından itibaren polis topluluğa copla, biber gazıyla saldırmaya başladı. Bu saldırılar gözaltıyla sonuçlanıyor ve yakınları kaybedilen aileler genellikle en az bir cumartesi gecelerini karakolda geçiriyordu. Cumartesi insanlarının ilklerinden biri de insan ve kadın hakları savunucusu Nimet Tanrıkulu'ydu. Şöyle hatırlıyor o yılları: “İlk dört yıl, 200 hafta ile en uzun süren eylemliliğimizdi. Arka arkaya sıraladığımız binlerce isim var. Belleksiz toplum kuşatması altında bir insanın kaybolması, işkence tarihinde varılan son nokta. Yaşadıklarımızın bugün bizim hayatlarımızla sınırları belirlenmiş bir dünyadan ibaret olmadığını bilen bir yerden, belleksiz toplum yaratmaya karşı doğru tanıklıklar yapabilmeli, kayıplarımızın sonsuza dek kayıp kalmamaları için bıraktıkları izleri takip etmeli ve insan kalmak için tüm bu süreçlerle yüzleşmemiz gerekiyordu. Cumartesi Anneleri bir yerde tanıklıktı. Tanıklığın zor ve acı veren yanı, yaşananları aktarırken beyninizde, yüreğinizde binlerce defa hissetmenizdir. 12 Eylül Askeri Darbesi'nde yaşadığımız işkenceyi ‘korkunç bir insanlık suçu' olarak değerlendirdik. Ancak cezaevinden çıkıp, birlikte işkencelerden geçirildiğimiz arkadaşlarımızın öldürülüp, kayıplar listesine eklendiğini öğrenmenin acısı tarifsizdi. Nurettin Yedigöl'ün işkence edilmiş bedenini merdiven altında görüp dışarı çıktığımda, kayıplar arasında bulmak bundan daha ağır bir insanlık suçu olamayacağının tarihsel tanıklığını büyük bir çaresizlikle, isyan duygusuyla yaşadım! Kaybolma trajedisinin tarihsel tanıklığını anlatabilmek nedenli zor olsa da yaşanan zulmü var olan belleksizliğe karşı bir manifesto tanıklığında tekrar tekrar anlatmak, unutmalara izin vermemek gerekiyordu. Bizleri unutmaların utancı parçalardı!”
Annelik kimliğinden politikaya akan kadınlar
Nimet Tanrıkulu, ilk yıllarda eyleme devletin yaklaşımını çok net karelerle anımsıyor ve şöyle anlatıyor: “Çok değildik... Cumartesi Anneleri/ İnsanları başlattığı, her cumartesi saat 12.00'deki gözaltında kayıplar için gerçekleştirdiği oturmaların kiminde coplandık, kiminde gözaltına alındık, kiminde de tutuklandık. Kaç kez gözaltına alındığımı hatırlamıyorum bile. Açılan dava sayısını da... Bir de gözaltındaki işkence sonrası, dışarıda sürdürmeye çalıştığım mücadeleler sırasında aldığım darpların vücudumda yarattığı kalıcı tahribatları... ‘Cumartesi İnsanları' denmek istense de orada oturan sonuçta kayıplarını aramak için annelik kimliğinden politikaya akan kadınlardı. Galatasaray'da oturdukça ve buluştukça ağıtlardan, protestolara sıçradılar. O kadınların bir kısmı bugün bambaşka kadınlar oldu.”
Polis müdahaleleri sürerken Cumartesi Anneleri 13 Mart 1999'daki 203. oturma girişimlerinde oturma eylemlerine ara verdiklerini açıkladılar ve 31 Ocak 2009 tarihinde Cumartesi Anneleri oturma eylemlerine yeniden başladılar. Bu süreç içinde İnsan Hakları Derneği'ne 1200 kayıp başvurusu yapılmış, 70 kadar kaybın kemiklerine ulaşılmıştı.
Çocuklarının kemiklerine ulaşamadan yaşama veda edenler
Peki bu arada neler yaşanmıştı? Nimet Tanrıkulu'dan dinleyelim: “15 Ağustos 1998 tarihinde 170. haftada başlayan engellemeler 30 hafta boyunca sürdü. Galatasaray'da oturmamıza izin verilmedi. Başta anayasa ile Türkiye'nin altına imza koyduğu temel hak ve özgürlüklerle ilgili sözleşmeler olmak üzere, tüm ilgili yasaların güvencesi altındaki izin almaksızın basın açıklaması yapma hakkının kullanımı güvenlik kuvvetlerince şiddet kullanılarak engellendi. Yedi aylık bir sürede tespit edilen toplam 431 kişi birkaç saatten beş güne kadar varan sürelerde gözaltında tutuldu, dövüldü, tartaklandı, yerlerde sürüklendi, hakarete uğradı. Haklarında polise mukavemetten,'Toplantı ve Gösteri Yasası'na muhalefetten davalar açıldı. Okuma yazma bilmeyen kimi kadınlar, gözaltı hücreleri duvarlarına yazı yazmaktan yargılandı. 200. haftada Cumartesi Anneleri artan saldırı karşısında gözaltında kayıplar için sürdürdüğü oturmalara ara vermek için gittiği Uluslararası Af Örgütü'nün ‘Kayıplar Ormanı'nda buluştu. Yine engelleme, gözaltı. Hasan Ocak'ın annesi Emine Ocak oğlu adına dikilen ağacı ‘oğlum' diye okşarken 10 kişiyle birlikte gözaltına alındı."
Oturma eylemine henüz çocukken katılan kayıp yakınları büyümüş, evlenmiş, çocukları olmuştu. Aile büyüklerinden ölenler de olmuştu elbette. Oğlu Cemil Kırbayır'ı arayan Berfo Ana, oğlunun kemiklerine ulaşamadan yaşama veda etti. Oturma eyleminin ilk katılımcılarından olan Hasan Ocak'ın babası da bu süreçte oğlunun katillerinin yargılandığını göremeden yaşamını yitirdi.
Türkiye 'Kayıplar Sözleşmesi'ni imzalamadı
27 Mayıs 1995'te başlayan ve 20 yıldır bekleyişlerini kararlılıkla sürdüren ailelerin bu bekleyişleri ve sivil itaatsizlik, geçen zamanda kayıpların sayısında ciddi bir düşüşü de beraberinde getirdi. Eylemin başladığı 1995 yılındaki 121 kişilik kayıp, 1996'da 68, 1997'de 45,1 998'de 9 kişiye düşüyor. Kayıp sayıları 2001 yılında 2 kişiye ve 2002 yılında 1 kişiye düştü. Aileler bu süreçte Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde açtıkları davaları kazandılar ancak hükümetin sorumluları bulmasını ve yargılamalarının sağlanmasını istiyorlar. Ancak ailelerin talepleri karşılık bulmuş değil. Türkiye zorla kaybetmeleri yasaklayan, kayıpların akıbetinin ortaya çıkarılmasını ve yakınların tazminat almasını öngören ‘Kayıplar Sözleşmesi'ni imzalamadı. Kayıpların çoğunun akıbeti hala bilinmiyor. İtirafçı, eski JİTEM mensubu Abdülkadir Aygan'ın itiraflarıyla bazı kayıpların kemiklerine ulaşıldığı halde sorumlularla ilgili bir gelişme yok.
Anne-babalar ‘evladım' diyerek kapattı gözlerini dünyaya
Yirmi bir yıllık süreçte çocuklar büyüdü, evlendi, bebekleri oldu. Kimi anne-babalar evladım diyerek kapattı gözlerini dünyaya. Ayşe Günaysu, eylemin sonuçları hakkında ise şunları söylüyor: “Şimdi düşünüyorum da, sanırım 1990'ların zincirlerinden boşanmış devlet şiddeti koşullarında, oraya binler akamadı. Gezi'de olduğu gibi mesela, binler aksaydı, Cumartesi oturmaları korunabilir miydi? Ara verildi ama bu on yıllık ara, ne kadar ilginç ve etkileyici ki, gözaltında kayıplara karşı kampanyayı zayıflatmadı, etkisini kırmadı, tam tersine başarılar elde edildi, toplumun daha geniş kesimlerinde yankı buldu. Ve Cumartesi oturmalarına katılanlara ‘terörist' diyen başbakan, onların temsilcileriyle görüşmek, onları dinlemek zorunda kaldı.”
‘Oğlumun kemiklerini bana versinler’
19 Şubat 2013’te İstanbul’daki evinde ziyaret ettiğimde son sözlerini duyacağımı elbette bilmiyordum. İki gün sonra 21 Şubat’ta oğlunun kemiklerini bulamadan bu dünyadan göçüp gitti Berfo Ana. Gitmeden vasiyet niyetine şu sözleri söylemişti: “3 kız, 3 erkek altı çocuk doğurdum. Oğlum Cemil devrimciydi, ne zaman devlete sorsak kaçtı gitti dediler, inandık. 27 yıl boyunca oğlumun bir gün çıkıp geleceğini düşündüm, ta ki 7 yıl kadar önce eski AK Parti milletvekili Zafer Üskül'ün Cemil Kırbayır işkencede öldü açıklamasına kadar. O gün bugündür de oğlumun kemiklerinin peşindeyim. Görseniz oğlum nasıl babayiğitti. Kars'ta başlık parasının kaldırılması için çalışmıştı. Köylülerin süt paralarını sömürenlere karşı çıkıyordu. Orman kaçakçılığının engellenmesi için çaba harcıyordu. Oğlumu öldüren Mehmet Hayta, Selçuk Ayyıldız ve Zeki Tunçkolu adlı polislerdir. Kocam İsmail Kırbayır yıllarca onların yargılanması için dilekçe verdi, bu yolda 1991'de öldü. Artık ölmek istiyorum ama oğlumun kemiklerini görmeden onun mezarında dua etmeden gözlerim açık gidecek. Başbakan bana söz vermişti, oğlumun kemiklerinin gömüldüğü yeri bulacaktı. Onun sözünü tutmasını bekliyorum. Vasiyetimdir Cemil'in nereye gömüldüğü bulunmadan ölürsem, beni gömmeyin, cenazemi kaldırmayın, oğlumla birlikte aynı mezara gömülmek istiyorum. Oğlumu öldürenlere sesleniyorum, ölmek üzereyim Allah rızası için oğlumun kemiklerini bana versinler."