Babam balıkçıydı. Avlamaya geceleri çıkardı. Biz toprak damdaki yataklarımızda mışıl mışıl uyurken, o balık tutmaya giderdi. Babamın evden gidişine hiç tanık olmadım. Her akşam yatağıma uzanır uzanmaz gözlerimi yıldızlara diker, “bu sefer gidişini göreceğim” der, gözlerimi kırpmadan beklerdim. Gözlerim ağır ağır kayan yıldızları sayarken hiç farkına varmadan uyumuş olurdum; uyandığımda ise artık havanın aydınlandığını ve babamın çoktan gitmiş olduğunu görürdüm. O esnada bana, yapılacak tek bir şey kalırdı: babamın dönüşünü beklemek.
Babamın dönüş saati belliydi O vakte kadar oyunlar oynar, zamanın hızla geçmesi için oyalanırdım. Ninemin, bahçedeki güllere su verdiği süzgeçli tenekeye su doldururdum tulumbadan. Dedemle birlikte bostanda gezinirdim. Göbekli marullar dipdiri, yağlı, güneşte parlarlardı. Kırmızı domatesler mis gibi kokardı. Bostan kokusu beni neredeyse bayıltırdı.
Annem, bazen tandırda bazen sacda ekmek yapardı. Tadına doyamazdım yağlı çökelekli ekmeklerin. Komşu kadınlar gelirdi bahçemize. Bir iki konuşur, sonra tulumbadan su çekip kovalarını doldurup giderlerdi. Babamın dönme vakti tam bu saatlere rastlardı. Akşama doğru, havanın mis gibi gül ve kızarmış ekmek koktuğu vakit. İnsanlar hep gülümserdi.
Sabırsızlıkla beklerdim bu anı. Toprak damın kenarına dayalı tahta merdiveni bir çırpıda tırmanır, kenarda fışkırmış papatyaları ezmeden dama çıkar, ortası delik yuvarlak taşın üstünde otururdum. Sonra uzakta, ışıklar içinde parlayan nehirde babamın karartısını arardım. Önce geniş suyun yüzeyinde uzaklaşan bir kelek görürdüm. Üstündeki adamın babam olduğunu bilirdim. O kadar ki, şapkası bile belli olurdu buradan. Kokusunu ta buradan alırdım. Kelek, ağır ağır gider, uzaklaşır, sonra köprünün orda kıyıya yanaşırdı. Ondan sonrası görünmezdi.
Bir çırpıda damdan iner, surların dibindeki yokuşun başına koşardım. Birazdan, yokuştan yukarı babamın kafası, omuzları, kolları, ayakları görünür ve ben hızla ona doğru koşardım. Elindeki, ince yeşil bir dala geçirdiği balıklar hafif ise elinden alırdım, ağır ise babam da tutardı bir köşesinden. Beraber eve dönerdik. Çırpınan balıklar çıplak kolumda şaklardı. Annem, kapıda karşılardı bizi. Babam:
“Bu günlük kısmet bu kadar” derdi anneme. “Kızart da yiyelim.”
Balıkların çok olduğu vakit, babam birazını eve bırakır, kalanını da çarşıya götürüp satardı. Karşılığında çay, şeker, tütün, baharat ve annemin istediği kumaşlardan getirirdi, bana da güzel oyuncaklar... Babama ve balıklara teşekkür ederdim.
Annem, kızarttığı balıkların birazını bir tabağa koyar, “şu komşuya götür” derdi. Kızarmış balık dolu tabağı iki elimle tutar, ağızları hala açık olan balıklara hayretle bakarak yürürdüm. Döndüğümde bahçede sofra kurulmuş olurdu. Annem, babam, ninem, dedem, kardeşlerim ve ben konuşa konuşa yerdik ekmek ve balıkları. Bazen bir kılçık takılırdı boğazıma, annem sırtıma vururdu, çıkardı kılçık. Ninem balıkların kılçığını hiç bozmadan alır, etrafımızda dolanan kedimizin önüne arardı. Kız kardeşim balıkların kafasını hiç yemezdi.
Babamın bu balıkları nasıl yakaladığını hep merak ederdim. Sorduğumda anlatırdı ama ben görmek istiyordum. “Beni de götür, baba” derdim. “Tamam” derdi, “biraz daha büyü, gideriz”.
Büyümenin ne olduğunu biliyordum elbet. Boyum biraz daha uzayacak... Ellerim, ayaklarım büyüyecek... Avlayacağım balıkları tek başıma taşıyabilecek kadar bileklerim kuvvetlenecek... Çarşıya yalnız gidebileceğim...
Gün geçtikçe büyüyordum, hem de hızla. Babamın boyundan yere bakmak nasıl bir şeydi acaba? Ne kadar büyüdüğümü parmak uçlarıma kalkarak gösteriyordum babama, yüzüne düşürdüğü şapkasının altında gülüyordu. “Biraz daha...” diyordu, sonra uyuyordu.
Bir gün babam anneme “Çocuğu hazırla, bugün benimle gelecek” dedi. Sevinçten havalara uçacaktım. Babamın kucağına atlayıp boynuna sarıldım. Artık büyüdüm! “Heeey! Büyüdüm artık!” diye dama çıkıp bağırmak istiyordum.
Her günün aksine, o gün gece değil öğleden sonra hazırlandı babam. Yola çıktık. Babam yokuşta bana “Sana artık balık yemeyi değil, balık tutmayı öğreteceğim” dedi. “Bunu unutma ve bir gün sen de baba olduğunda, olduğuna önce bol bol balık yedir, sonra ona balık tutmasını öğret.” Saçlarımı okşarken o kadar güzel gülümsedi ki, unutamam. Kafamı sallayarak “olur” dedim babama.
O güne kadar evden ilk defa bu kadar uzaklaşmıştım. Yemyeşil bahçelerden geçtik önce, biri bitiyor ötekisi başlıyordu. Nihayet nehrin kıyısına vardık. Hep uzaktan gördüğüm, güneşin altında parlayan suyun yanındaydım işte. Ürkütücüydü ilk bakışta. Hele sular... Dönüp bakmamla üzerime devrileceklerdi sanki.
Babam suya girdi. Elimi tutup yürüttü biraz. Artık korkmuyordum, çünkü babam yanımdaydı. İnsan, babası yanında oldu mu dünyayı devirebilecek kadar cesur olur. Ben babamla birlikte en büyük denizleri bile geçebilirim! “Önce yüzmeyi öğreneceksin” dedi babam. Ama bugün öğretmeyecekmiş. Bu bir haftadır sular epey bereketlenmiş, balıklar çoğalmış. Şimdilik balık tutmamız gerekiyormuş.
Balıklar akın akın geliyor, sürüyle geçiyorlardı. Bazılar suyun üstüne zıplayıp güneşi selamlarcasına parlıyor, sonra cup diye tekrar suya dalıyorlardı. Nehir masmaviydi bugün. Kıyıda, suyun dibindeki lacivert, beyaz, gri, mavi, siyah taşları görüyordum. Taşların arasında minik minik balıklar yüzüyor, başımın üstüne uçuşan kırlangıçlarmışçasına, ok gibi hızla oradan oraya geçip bir anda kayboluyorlardı. Birden elimi suya daldırıp çıkarıyordum ve kapalı avucumun “İşte balık!” deyip açıyordum; ama yoktu. Babam gülüyordu. Her seferinde o kadar emindim ki balık yakaladığıma, avucumu açıp boş olduğunu görünce kızıyordum balıklara. Sonra sonra balık tutmanın ne kadar zor olduğunu anlamaya başlıyordum; ama babam nasıl olsa bana öğretecekti.
Ben balık tutmaya çalışırken babam bizi taşıyacak keleği hazırlamıştı. “Haydi, gidiyoruz!” dedi. Beni kucakladığı gibi keleğe bindirdi. Ellerimle kenarları tuttum. “Korkma!” dedi babam. “Ayağa kalk!” Kelek suyun üstünde ağır ağır sallanarak sürüklenmeye başladı. Babamın bacağına tutunarak ayağa kalktım. “Ellerini bırak” dedi. Önce bir elimi, sonra ötekisini... Yavaş yavaş bıraktım. Düşmüyordum işte. Hiçbir şey olmuyordu. Kelek sarsılmadan gidiyor, kanatlanmış gibi uçuyordum. Rüzgar kuş tüyü yumuşaklığında yüzümü okşuyordu.
Babamla balığa çıkışımızın ilk seferiydi bu. Keleğe uzun bir sırıkla yön veriyor, balıkların çok olduğu noktalara yönlendiriyordu. Balıkların kaynağı yerde “Sırığa asıl!” diyordu bana. İki elimle sırığa yapışıyordum. Kelek duraksıyordu. Babam, başının üstünde dolandırdığı toru atıyor, biraz bekliyor, ardından ağır ağır çekiyordu. Bir sürü balık çıkıyordu tordan. Keleğin ortasındaki sepete döküyordu babam balıklar. Balıklar zıp zıp zıplarken “Sırığı tut!” sesiyle sırığa asılıyordum tekrar. Tor yüzlerce arının başımızın üstünde vızıldaması gibi dolanıyor, birden balıkların oynaştığı yere dev bir örümcek gibi düşüyordu. Toru çekiyordu babam. Kolum kadar, dolu dolu balıklar... Kelekte zıplayan, ağızları açılıp kapanan balıkları okşuyordum. Bazı balıkları çok inatçı oluyor, ne yapıp edip tekrar suya atlıyorlardı.
O gün babam toru defalarca suya attı, çekti ve bir sürü balık yakaladı. Kelek yarıya kadar balıkla dolmuştu. Ben de babam gibi toru başımın üstünde vızır vızır dolandıracak kuvvete ulaşsam, ah o kadar güçlensem...
Gün batmak üzere şimdi. Kelek köprünün yakınlarına, kıyıya yaklaşıyor. Babam “Hazırlanan oğlum, bugün bitti” diyor. Babama tutunmadan ayağa kalkıyorum. Birkaç balık hala zıplıyor. Nehrin yüzeyi gün batımının kızıllığında, biraz da turuncu; ve rüzgar suyu hafiften kırıştırıyor...

* Bolu F Tipi Cezaevi