2003 Irak işgaline kadar Ensar El İslam güçlerine karşı Peşmergelerin bir başarı elde edemediğini; ABD’nin hava müdahalesi sonrasında PKK’nin saha kontrolünün, Ensar’ı etkisiz hale getirdiğini hatırlatan Doç. Dr. Veysel Ayhan, benzer ideolojilerle YPG arasındaki çatışmanın arka planına dikkat çekti. 


* YPG’nin sınırlı imkanlarla IŞİD’a karşı elde ettiği askeri başarının hiç tartışmasız yalnızca Peşmergeler üzerinde değil, tüm Kürtler üzerinde büyük bir özgüvenin oluşmasına yol açtığını vurgulayan Doç. Dr. Ayhan, Kürtlerin ortaklaşmasında Kerkük’teki durum ile Türkiye’deki sürecin belirleyici olacağını vurguladı.


* Doç. Dr. Ayhan, hedefi itabariyle şovenist perspektifli olan Sünni koalisyonun, yıkıcı ve yok edici gücü IŞİD’in ardından sahadaki kontrolü sağlamlaştırarak ilerlediğini belirterek, “Bunun karşısında benzer şovenist Şii gücü var. Birlikte bir ‘Irak Devleti’ çatısı altında yaşamaları artık imkansız. Bağdat bile fiilen bölünebilir” dedi.


Kürtlerin bu aşamadan sonra Arap içi mücadelenin tarafı olmasını kimsenin beklemediği gibi, bağımsızlık ilan ederek, Arapların iç savaşının dışında kalmasının beklenen bir adım olacağını kaydeden Ortadoğu Barış Araştırmaları Merkezi (IMPR) Başkanı‏ Doç. Dr. Veysel Ayhan, hiç kimsenin Araplı birarada tutma görev ve sorumluluğunu Kürtlere yükleyemeyeceğini vurguladı. İngiltere’nin 1920’lerdeki gibi birleşik bir Irak projesinin başarısız olduğunu en iyi tecrübe eden devlet olduğundan, yeni süreci çok daha öncesinden öngördüğünü söyleyen Doç. Dr. Veysel Ayhan, şunun altını çizdi: “Eski Baascılar üzerinden sürecin içerisinde doğrudan yer alan bir İngiltere var karşımızda. Ancak, Irak’ın tüm aktörleriyle farklı kanallar üzerinden diyalog içinde olduğunu düşünüyorum.”  
Ortadoğu Barış Araştırmaları Merkezi (IMPR) Başkanı‏ ve Abant İzzet Baysal Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Veysel Ayhan, Irak’taki son durum ve Kürtlere yansımaları ile bölgesel ve uluslararası güçlerin olası hamlelerine ilişkin sorularımızı yanıtladı.

Türkiye’nin Sünni eksenli Ortadoğu politikası bağlamında bakıldığında Türkiye ile IŞİD arasında bir bağlantı var mıdır?

İlişkinin özellikle Suriye’de Esad rejiminin ÖSO tarafından düşürülmeyeceğinin anlaşılmasıyla kurulduğu ileri sürülmektedir. Türkiye’nin Ortadoğu politikasına bakmak gerekir. Türkiye’nin Ortadoğu politikası 2010’lara kadar Sünni ve Şii gruplarla eşit mesafede ilişki üzerine kuruluydu. Tam olarak uygulanamazsa bile temelde eşit yaklaşım politikası kısmı düzeyde başarıyla uygulandı.
Kürtler ile KDP üzerinden tamir edilen bir ilişki boyutu vardı. Söz konusu dönemde barış süreci zihinde gündemde olmasına karşın, pratikte nasıl işleyeceği ortaya konamamıştı. Bazı adımlar da atıldı. Ancak planlanmadığı ve Batılı güçler de süreçte yer aldığı için kontrol edilemedi. İşte Oslo süreci ve sonrası ortaya çıkanlar da bazı ‘Cemaat’lerin ve Batılı güçlerin süreçte yer aldığını göstermektedir.
2010 sonrası dönemde Irak’ta Sünnilerin ortak bir liste ile seçime katılmasına verilen destekle birlikte bir kayma oldu. Kaymanın bir nedeni de Şiilerin, Sünnileri içerisine alacak, sisteme entegre edecek bir yaklaşım gösterememeleriydi.
Sonra hepimizin de bildiği gibi Libya Savaşı ortaya çıktı. Libya Savaşı ile birlikte NATO ülkelerinin IŞİD benzeri ‘radikal İslamcı’ güçlerle Kaddafi rejimine karşı ortak operasyonlara yöneldiğine tanık olduk. Dolayısıyla Libya Savaşı, başta ABD ve Fransa olmak üzere birçok devletin, El Kaide güçleri veya düşüncesine sahip kesimlerle ittifak kurmasına yol açan önemli bir gelişmeydi. Kaddafi’nin devrilmesinin ardından da söz konusu kesimler Irak’taki radikal unsurlarla birlikte Suriye’nin içerisine gönderildi.
Sonuç olarak Türkiye’nin yanı sıra bir çok devletin IŞİD güçleriyle bir ilişki kurduğunu söylemek gerekir.

İlişkinin boyutuna gelecek olursak…

Bence IŞİD üzerinde en önemli aktör Körfez devletleridir. Türkiye’nin ise önceleri bir ilişki kurduğunu, farklı şekilde bunları desteklediği ileri sürülebilir. Ancak son dönemde IŞİD tarafından yapılan olası saldırı açıklamaları ve Musul Konsolosluğu’nun işgaliyle birlikte Türkiye’nin IŞİD ile olan tüm ilişki boyutunu gözden geçireceğini düşünmekteyim. Türkiye’deki bazı karar vericiler, IŞİD gibi benzeri örgütlerin sağlıklı bir karar merkezine sahip olmadığını, Körfez devletlerinin hem ideolojik hem de siyasal düzeyde radikal hareketleri kontrol ettiğini ve gerekirse bu güçleri Türkiye’ye karşı da kullanabileceğini anladığını düşünmekteyim.

Musul’da Türk Konsolosluğu basılıp Türk bayrağı indirildi, onlarca kişi rehin alındı. Türkiye’ye verilen mesaj nedir?

Türkiye’ye çok açık bir şekilde Arap içi meselelerin dışında kalması mesajı IŞİD gibi güçler üzerinden verilmektedir. Ayrıca, İran ile ilişkilerinin gözden geçirilmesi de verilmek istenen mesajların içinde yer almaktadır. Bunlar görünen mesajlardır. Ancak bir de bunun arkasında yatan strateji vardır:
*Birinci yoruma göre Musul Konsolosluğu’nun işgal edilmesi ve yetkililerinin alıkonulmasıyla birlikte Türkiye’nin Irak’taki gelişmeler karşısında hareketsiz kalması sağlandı. Siyasi veya askeri anlamda Türkiye’nin Irak’taki gelişmeler karşısında herhangi bir girişimde bulunması önlenmiş oldu.
* İkinci yorum ise aksine işgal ve alıkonma ile birlikte Türkiye’nin Irak’taki gelişmelere müdahale etmesi için meşru bir zemin elde ettiği ifade edilmektedir. Türkiye’nin vatandaşlarını ve diplomatlarını kurtarmak için Irak içerisinde başta Musul olmak üzere müdahale etmesi mümkün ve kabul edilebilir bir durum haline geldi. Nitekim, ABD’de zamanında Tahran’daki diplomatlarını ve aileleri kurtarmak için başarısız bir operasyon yapmıştı. 


IŞİD, Irak topraklarında ilerlerken çoğu yerde hiçbir direnişle karşılaşmadı. Bunu, sadece Irak ordusunun niteliği veya Musul’un (ve benzeri)  demografik yapısıyla izah etmek yeterli mi?

Musul’dan yayınlanmaya başlanan video görüntüleri ve yapılan görüşmelere bakıldığında ilk saldırının başlamasıyla birlikte sivil Sünni kesimlerin de saldırılara destek verdiği görülmektedir. Sizin de belirtmiş olduğunuz gibi yaklaşık 3-4 bin silahlı gücün 85 bin kişilik bir orduyu tek kurşun atmadan nasıl yendiği, henüz tam cevabını almış değildir. Komutanların kaçmasıyla birlikte ‘ordu’daki disiplin ve emir komuta zincirinin çöktüğü, Şiilerin savaşmak yerine Bağdat’ı ve çevresini korumak için geri çektirildiği vs gibi bazı açıklamalar tatmin edici değildir. Ancak şu da bir gerçek ki; Şiiler kendi vatanları olarak görmedikleri Sünni Arap bölgelerini savunmak için fedai bir ruh ile hareket etmemişlerdir. Maliki’nin kendine özgü ve bağlı bir ‘ordu’ kurma girişimleri, Şiilerin Irak’ı yönetme iddiasının da sonunu getirmiştir. Bence en önemli olguların başında Şiilerin vatan kavramında Musul gibi Sünni bölgelerinin yer almaması önemlidir. Aynı olayın bir Necef veya Kerbela’da yaşanacağını sanmıyorum. Bu da bize açıkça göstermektedir ki; ister ordu isterse de militan gruplar olsun, inanmadığınız bir dava için ölesiye bir savaş vermeniz çok güçtür.

IŞİD, itikadı ve motivasyonu hasebiyle Şii nüfusu hedef almaya devam edip Bağdat’ı düşüremezse bile Berlin gibi parçalamayı hesaplıyor mu? Olası Şii ve Sünni savaşının alenileşip kitleselleşmesi yakın mı?
Kesinlikle son dönemde başta Sistani olmak üzere Şii din adamlarının tümü, gönüllü birliklerinin kurulması yönünde açıklama ve fetvalar yayınladı. Şii inancı açısından bu fetvaların gereğinin yerine getirilmemesi, İmam’ın yolundan ayrılmaya kadar giden bir durum yaratmaktadır.
Aynı şekilde Sünni din adamları da farklı ülkelerden benzer açıklamalar yaptı.
Irak’ta artık düzenli bir ordu olmadığı gibi, kimse düzenli ordu ile savaşı kazanacaklarına dair bir algıya sahip değil. Maliki’nin ‘yeni bir ordu’ kuracakları yönündeki tüm açıklamaları ile Sistani, Sadr ve Hakim gibi ailelerin gönüllü çağrısı birleştiğinde Irak’ın çok derin bir Şii-Sünni savaşının içine sürüklendiği açıktır. Artık Irak’ta Sünni ve Şiileri bir arada tutabilecek olan herhangi bir güç veya bağlantı kalmamıştır. Hem Sünniler hem de Şiiler bir arada yaşamayacaklarını tüm dünyaya göstermiş oldular. Eğer Sünniler, Bağdat’ın tümünü ele geçirme iddiasını yerine getiremezse Bağdat’ın fiili olarak bölünmesi gündeme gelir. 


IŞİD, Sünni koalisyonun bir parçası mı?

Irak’ta bir Sünni isyani yaşanıyor. Ancak hedefi itibariyle şovenist bir perspektif barındırıyor. Bunun karşısında benzer şovenist yaklaşıma sahip bir Şii gücü çıkacak. İŞİD yalnızca fedai bir ruhla savaşan Sünni gruplardan bir tanesi, tüm Sünni direnişini temsil etmiyor. IŞİD’i öncü birlik olarak değerlendirmek gerekir; savaşın ön çöphesinde yıkıcı ve yok edici bir rol oynuyor. Ardından da diğer Sünni gruplar sahadaki kontrolü sağlamlaştırarak birlikte ilerliyor. Dolayısıyla hedefte bir ortaklaşma var. Son yaşananlardan sonra Sünni ve Şiilerin birlikte bir ‘Irak Devleti’ çatısı altında yaşaması imkansız hale gelmiştir.

Irak ordusu çekilence Kerkük’ün denetimi tamamen Kürtlere kaldı. Kerkük ve ihtilaflı bölgelerin Güney Kürdistan’a dahil olması, bağımsızlık barajını kaldırır mı?
Kerkük tarih boyunca Kürtler açısından vazgeçilmesi kabul edilebilir olmayan bir kenti. Halihazırda YNK güçleri şehre önemli bir güç kaydırmış bulunmaktadır. KDP de Kerkük içindeki mevzilerini ve alanlarını genişletmeye çalışmaktadır. Diğer ihtilaflı bölgelerde de benzer bir durum ortaya çıktı.
Peşmergelerin Kürtlerin yaşadığı bölgeleri denetim altına alması, olası bir katliamın önüne geçilmesine yol açtı. Kürtler ve  bölgede yaşanan diğer halklar, Şii şovenizmden daha fazla Sünni kökenli şovenizmle tarih boyunca mücadele etmişlerdir. Nitekim Suriye’de Kürtlere karşı en büyük katliamları gerçekleştirenlerin de birbirinden farklı ideolojilere sahip olan IŞİD ve Baas olduğunu görmek gerekir.
IŞİD, Tikrit’te ele geçirilen 2 bin 500 askerden bin 700’ünün Şii olduğu için infaz edildiğini tüm dünyaya duyurmuştur. Benzer katliamların Kürtlerin yaşadığı bölgelerde de yaşanmayacağına kim garanti verebilirdi? Dolayısıyla Peşmerge güçlerinin öncelikli olarak söz konusu bölgelerde yaşayan Kürtlerin, Türkmenlerin, Hıristiyanların, Arapların can ve mal güvenliğini korumayı üstlenmesi, uluslararası toplum tarafından da kabul görmüştür.
Bağımsızlık konusuna gelince, şimdi aynı etnik soydan gelen Sünni ve Şii Araplar bir arada yaşamak ve ülkenin birlikteliğini savunmak politikasına sahip değilse hiç kimse Kürtlere Arapları bir arada tutma görevi ve sorumluluğu yükleyemez. Kürtler, 2003’ten itibaren Irak’ın birliği için büyük fedekarlıklar yaptı. Ekonomik, siyasi ve askeri düzeyde tehdit edilmelerine rağmen Irak’ın demokrasisini güçlendirmek için mücadele etti.
2010 Savaşından sonra hatırlanacak olursa Şii ve Sünniler kendi aralarında hükümet kuramayınca Kürtler, Erbil Anlaşması’yla onları bir arada tutmaya çalıştı. Ancak, Erbil Anlaşması’nın maddelerine uymayan yine Araplar oldu. Son dönemdeki gelişmeler ve Araplar içi savaşı Kürtler bile önleyebilecek güçte değildir. Bundan dolayı Sünni ve Şii Araplar ayrılma kararı vermişken Kürtlerin ‘hayır sizler zorla birlikte yaşayacaksınız’ demeye ne hakkı var ne de gücü yeter. Bir yandan Şii din adamlarının Sünni İslamcılara karşı ‘cihat’ çağrısı diğer yandan Sünni din adamlarının da benzer ‘cihat’ çağrısı yaptığı bir dönemden geçmekteyiz. Irak’ın çöküşünü Araplar kendi elleriyle sağladılar. Kürtlerin bu aşamadan sonra Arap içi mücadelenin tarafı olmasını kimse beklemediği gibi, bağımsızlık ilan ederek, Arapların iç savaşının dışında kalması beklenen bir adım olacaktır.

Irak’ta ilerleyen IŞİD, Rojava’da YPG güçlerini aşamadı. Son gelişmeler ardından YPG ve KCK, Güney Kürdistan sınırlarını korumak için Peşmergelerle dayanışma içinde olacaklarını açıkladı. YPG ve Peşmerge, Rabiya gibi bir kaç noktada IŞİD’e karşı birlikte çatıştı. Kürtler nasıl konumlandı ve bu fiili durum, Kürtler arası pürüzleri silikleştirir mi?
YPG tecrübesi Peşmergeler için oldukça anlamlı ve cesaret vericidir. Hatırlanacak olursa 2003 Irak işgaline kadar Ensar El Islam güçlerine karşı Peşmergelerin bir başarı elde edemediğini biliyoruz. ABD’nin hava müdahalesi sonrasında da PKK’nin saha kontrolü, söz konunu örgütün etkisiz hale gelmesine yol açtı. Dolayısıyla bugün IŞİD ve benzer ideolojilerle YPG arasında yaşanan çatışmanın bir de geri planı vardır. YPG’nin sınırlı imkanlarla IŞİD’a karşı elde ettiği askeri başarı hiç tartışmasız yalnızca Peşmergeler üzerinde değil, tüm Kürtler üzerinde büyük bir özgüvenin oluşmasına yol açmıştır. Şii güçlerin böyle bir tecrübesi olmadığı gibi yüzbinlerce asker savaşmadan ve silahlarını terk ederek, Bağdat’a kaçtı.
Diğer yandan Sünni Aralar hem Suriye hem de Irak’taki Sünni bölgelerde farklı düşünce ve ideolojiye sahip olmalarına rağmen birlikte hareket etmeye başladı. Kürtlerin de benzer şekilde hareket edebileceğini öngörmekle birlikte Kerkük’teki durumun belirleyici olması kuvvetle muhtemeldir. PYD ile KDP arasındaki ilişkilerin Irak ve Suriye’deki gelişmelerden bağımsız bir de Türkiye ayağı olduğu açıktır. Ancak, barış sürecinde sağlıklı bir şekilde yol alınabilirse KDP ve PYD arasındaki ilişki boyutunun çok daha stratejik bir hal alacağını düşünmekteyim. Şimdilik askeri alanlarda bir diyalog ve işbirliği kurulmasına karşın, KDP’nin uluslararası toplum tarafından tanınmayan YPG ile birlikte aynı karede yer alma konusunda biraz isteksiz davrandığı görülmektedir. YNK’nin durumu ise belirsizliğini korumaktadır. Tek başına Kerkük’ü koruyabilecek bir güçte olmadığını ve diğer Kürt gruplarından destek alması gerektiğini düşünüyorum. Bunların içinde YPG, PKK ve KDP de olmalı.

İran’ın devlet geleneği ve bütün alanlardaki nüfuzu dikkate alındığında hem Sünni bloka hem de Kürtlerin yeni pozisyonuna karşı nasıl bir hamle beklenmeli?

İran’ın Suriye’de yaşananlar karşısında sessiz kalması beklenmemeli. İran öncelikli olarak Kudüs Birlikleri üzerinden doğrudan savaşa müdahale etmeye başladı. Bunu eski Mehdi, Bedir ve benzeri silahlı unsurların yeniden organize edilip cepheye sürülmesi stratejisi izleyecektir. Bunların da yetersiz kalması durumunda doğrudan İran Ordu birliklerini Irak’a göndermesi beklenmektedir. İran yönetimi, Bağdat’ın düşmesine göz yumacak bir güç olmadığını Suriye’deki iç savaşta zaten gösterdi. İran’ın çıkarları açısından bakıldığında Irak bir çok açıdan Suriye’den çok daha fazla önemlidir. Kutsal Şii topraklarını barındırmasının ötesinde Irak’la yaşadığı tecrübe, Bağdat’ın hayati öneme sahip olduğunu Tahran’a göstermiştir. İran yönetiminin Irak’ı kaybetmemek için bölgesel bir savaşa dahi girmesi beklenebilir.
Kürtlere yönelik İran’ın hamlesine gelince bazı Kürt gruplarıyla eskiye dayanan bir ilişki boyutu vardı. Güney Kürtlerinin bir kısmı da son seçimlerde İran’la ilişkilerini geliştirdi. Dolayısıyla İran büyük bir ihtimalle söz konusu aktörler üzerinden Kürt bölgelerindeki politikaya etki etmeye çalışacaktır. Goran ve YNK’nin son süreçte oldukça stratejik davranması; KDP ile birlikte ortaya çıkan yeni durumu iyi okumaları gerekir. İran’ın halihazırda Suriye, Irak ve Lübnan’da savaşırken Kürtlerle de yeni bir cephe açması beklenemez. Ancak bazı gruplar üzerinden süreci yönetmeye kalkışabilir. İran nihai aşamada Sünni Arap radikalizmini Şii radikalizmle dengeleme politikasına yönelirken, Kürtleri de Sünnilerle çatışmanın içine sürüklemek için stratejik adımlar ve hamleler yapmaya çalışacaktır. Bunun önüne geçebilmek için Kürtlerin ortak bir ‘Danışma Konseyi’ kurması gerekir. 


Son durum, Türkiye’nin bir bütün olarak Kürtlere yaklışımını ve PKK ile sürdürdüğü ‘süreci’ nasıl etkiler?

Türkiye bir Sünni isyanı beklemekle birlikte bunun doğrudan kendisini de tehdit edecek bir adım olarak ortaya çıkacağını beklemiyor olsa gerek. Musul olayı zihinsel, toplumsal ve siyasal düzeyde büyük bir kırılmaya yol açacaktır. Bu durum Kürtlerin Türkiye açısından ne kadar güvenilebilir bir müttefik olduğunu bir kez daha ortaya koymuştur. Dolayısıyla barış sürecinin ve PKK ile geliştirilen diyalogun daha sağlık bir rota üzerinden derinleşeceğini beklemekteyim. KCK’nin yol kesme benzeri eylemlere son verilmesi çağrısının zamanlama itibariyle stratejik müttefikliğe giden yolda atılmış bir adım olduğunu düşünülebilir. Ancak, burası Ortadoğu. Her an oyun ve oyuncular değişebilir.

Batı blokunun hem sıcak savaşa dahil olmayacağının hem de oldu bittilere müsaade etmeyeceğinin emareleri var? ABD ve İngiltere’nin başını çektiği uluslararası aktör, ne yapar?

Bugün Irak’ta izlenen stratejinin benzeri daha önce Suriye’de denenmişti. Bundan dolayı Esad rejiminin haftalar veya günler içerisinde düşeceği ifade ediliyordu. Esad rejimi hızlı, olabildiğince öldürücü ve çabuk bir ilerleme ile düşürülecekti. Bundan dolayı Şam önlerinde büyük çatışmalara tanık olduk. Ancak, iç savaş deneyimi yüksek olan Esad rejimi ve bölgesel destekçileri, stratejiyi kavrayıp karşı önlemleri almada başarılı oldu.
Söz konusu dönemde bu stratejiye kendileri inandığı gibi Batılı güçleri de inandırmışlardı. Bundan dolayı ABD ve İngiltere dahil bir çok ülke isyanı destekledi. Ancak daha sonra bunun kısa sürede gerçekleşmeyeceği açığa çıktı. Şimdi Batılı devletler aynı stratejinin Irak’ta uygulandığına tanık olmaktadır. Bundan dolayı temkinli bir hareketlilik var. Elbette Irak’taki koşulların daha elverişli olduğunu herkes biliyor. Son 11 yıldır Şii iktidarların Sünnileri sisteme katmada başarısız olduğunu herkes biliyor. Uygun toplumsal koşulların olması Batı’nın da dikkatlerinde. Başta ABD ve İngiltere olmak üzere öncelikli olarak Sünnilerin nereye kadar ilerleyebildiğini görmek isteyecektir. Ele geçirdikleri yerleri savunma kapasiteleri zaman içerisinde ortaya çıkacaktır. Ardından Bağdat’ı ele geçirme stratejinin işleyip işlemediğine bakacaklar. Batı, İran’ın müdahale edeceğini çok iyi okuyabiliyor. Ancak müdahale ile birlikte ‘Körfez’in de bir B planı olduğu düşünülebilir.
ABD ve İngiltere’nin doğrudan karadan bir askeri müdahalede bulunacağını beklemek zor. Bölgeye asker göndermesi ise IŞİD’den ziyade olası bir istenmeyen durum ortaya çıkmasıyla ilgilidir. Örneğin, İran’ın Suudilerle doğrudan sıcak çatışmaya girmesi durumu gibi. Bundan dolayı Batı pratikte Sünnilerin ilerleyişinin sonuçlarını görmek isteyecektir. İran’la diplomatik, siyasi ve ekonomik ilişkilerin gelişme gösterdiği bir dönemde, Tahran’ın etki alanının sınırlandırılması önemlidir. Aksi durumda ortaya çıkacak olan anlaşmada Tahran’ın daha büyük ayrıcalıklar elde edeceğini öngörebilir. ABD ve İngiltere’nin, Körfez’in yeni inisiyatifine bastırma politikasına yönelmesi güçtür. Kahire’de Sisi’yi başa geçiren Suudileri karşısına almak yerine birlikte çalışmayı sürdürmesi beklenebilir. Riyad ve Abu Dabi’nin, Irak’taki kontrolü ele aldıklarında ABD’nin çıkarlarını koruyacaklarına dair teminatları Prens Salman üzerinden Washington’a verdikleri ifade ediliyor.

Ortadoğu’daki her kıpırdanış, gelişme ve değişmede ilk önce gözlere İngilizlere çevrilir. İngilizler bu son hamlenin neresinde?

İngilizlerin bu hamlenin Sünni tarafından yer aldığını ileri sürülebilir. Ancak İngilizler de İranlılar gibidir. Her an taraf değişikliği yapabilecek bir güçtür. Sonuçta İran’daki olası çıkarlarını da riske atmak istemez. Eski Baascılar üzerinden sürecin içerisinde doğrudan yer alan bir İngiltere var karşımızda. Ancak, aynı şekilde Basra’da da önemli bir etkiye sahip olan Londra’nın her iki aktörle diyalog içinde olduğu görülmektedir. Dolayısıyla ben Londra’nın Irak’ın yeniden yapılandırılması ister federal 3 bölge, isterse de 3 ayrı devlet olsun tüm aktörlerle farklı kanallar üzerinden diyalog içinde yer aldığını düşünmekteyim. İngiltere 1920’lerdeki gibi birleşik bir Irak projesinin başarısız olduğunu en iyi tecrübe eden devlet olduğundan, yeni süreci çok daha öncesinden öngörmekteydi. 2003’ten sonra ABD’nin Sünniler ve Şiilere karşı güç kullanmasına rağmen İngilizler çatışmalara katılmamışlardı.

İki yıldır Rojava’da Kürtlere saldıran ve Türk devletinin göz yumması (belki desteği) ile Türkiye ‘İslamcı‘ kamuyonun ‘şefkati’ne mazhar olan IŞİD, Türk medyası ve akademisyenlerinin ilgi alanında da değildi. Musul’u devralmasından sonra Türk medyasında ‘5 maddede IŞİD’, ‘10 Madde IŞİD’ analizleri çıktı. Rojava’daki kirli savaşın seyircilerinin, bu hızlı analiz cevalliğini nasıl yorumluyorsunuz?

Oldukça önemli bir tespitte bulunmaktayız. Türkiye’de gerçekten de bağımsız bir şekilde olaylara yaklaşım gösteren anlamaya çalışan ve doğru tespitlerde bulunmaya çalışan kesimlerin seslerini gür çıkartmadıkları bir dönem yaşandı. Bundan dolayı ortalık bağımlı ilişkilere sahip düşünce merkezlerinin ve şahsiyetlerin yanlış yönlendirme ve tespitlerine kaldı. Oysa sessiz çoğunluk gelişmelerin nereye doğru evrildiğini iyi okuyabiliyordu. Ancak, bunlar da seslerini çıkartmama ve gelişmeleri izleme politikasına yöneldi. Yoksa ben Türkiye’de sayısal olarak daha fazla olan sessiz kesimlerin Suriye savaşını ve gelişmelerini iyi okuduğunu düşünmekteyim. Maalesef medya organları ve bağımlı düşünce kuruluşlarındaki bir çok yazar, çizer ve kendilerine akademisyen diyen kesimler, Türkiye halklarına gerçeği aktarmak yerine konumlarını daha da güçlendirici günü birlik söylem ve stratejiler üretmekle tarihi bir sorumsuzluğa imza attı.
Rojava bunun en büyük örneğidir. Bugün 5 soruda IŞID’i yayınlayanların, bugün PYD’yi düşmanlaştıranların son 4 yıldır Suriye üzerine, son 2 yıldır Mısır üzerine yazdıkları tüm yazıları ve öngörüleri çökmüştür. Suriye Kürtleri ile çok daha yakın bir ilişki kurulabilecekken, bunların yanlış öngörüleri ve politikaları bugün sürecin daha da zorlaşmasına yol açmıştır. Çok açık bir şekilde sormak gerekir; PYD ile ilişki kurulsaydı bundan kim yararlı ve kim zararlı çıkacaktı? PYD’yi düşmanlaştırmak ne Kürtlere ne de Türklere fayda sağladı. Şimdi Irak üzerine de benzer bir durumun ortaya çıkması riski var. Bundan dolayı sessiz çoğunluğun artık başta Türkiye olmak üzere Irak’ta, Kürdistan’da ve Suriye’de halklarının çıkarını öncelleyen söylem, strateji ve politika geliştirmesi ve bunları dile getirmesi tarihi bir sorumluluktur.
Nitekim Irak’ta yaşanan gelişmeler de söz konusu kesimlerin ön alıcı bir girişimle kamuoyunu yönlendirmeye çalışmalarına karşın inandırıcılıklarının toplum karşısında kalmadığını gösteriyor. Zira, gerçekten artık herkesin toplumsal sorumluluk ila hareket ederek, Türkiye halklarının çıkarına olan politika ve söylemleri dile getirmesi gerekir. Parasal veya ünvan beklentisiyle birilerine hizmet etmek yerine doğrudan Türkiye halklarının çıkarlarını benimseyen bir anlayışla hareket etmek gerekir. Türklerin, Kürtlerin, Araplar, Hıristiyanlar ve diğer tüm Türkiye halklarının ortak çıkarını masaya koyup ona uygun politikalar üretmemiz gerekmektedir. Bu hem ahlaki, hem etik hem de toplumsal sorumluluğumuzun gereğidir. Şunu not etmek gerekir, karar vericiler de doğru bilgiye ulaşma hakkına sahiptir. Eğer sürekli yanlış bilgiler verilirse, karar verici de yanlış bir strateji izlemek zorunda kalabilir.


* Ortadoğu Barış Araştırmaları Merkezi (IMPR) Başkanı‏ Doç. Dr. Veysel Ayhan, Uludağ Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’ndeki lisans eğitimini tamamladıktan sonra İngiltere ve Birleşik Arep Emirlikleri’nde araştırma faaliyetlerinde bulundu. 1999’da Uludağ Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde Yüksek Lisans, 2000 yılında da aynı bölümde araştırma görevlisi olarak akademik yaşamına başlayan Ayhan, 2002’de “Lübnan, Suriye ve İsrail İlişkilerini Belirleyen Dinamikler: Bir İç - Dış Politika Bağlantısı Analizi” adlı çalışması ile yüksek lisansını; 2005 yılında, “Petrol ve Güvenlik: Orta Doğu’daki Krizlerin Ekonomi Politiği” adlı teziyle doktora eğitimini tamamladı. 2006 - 2007 döneminde ODTÜ’de “2006 Lübnan Savaşı Sonrası Bölgesel Gelişmelerin Türk Dış Po litikalarına Yansımaları” adlı çalışmasıyla post doktora eğitimi alan Ayhan, 2009’da Yardımcı Doçent, 2010’da da Doçent ünvanını aldı. 2012’de yayınlanan “Arap Baharı: İsyanlar, Devrimler ve Değişim” adlı kitap çalışmasının yanı sıra Ortadoğu ve Kuzey Afrika üzerine yayınlanmış çok sayıda makalesi ve kitapları bulunan Ayhan, halen Abant İzzet Baysal Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesidir. Ayhan, lisans ve lisansüstü düzeyinde Ortadoğu’da Milliyetçilik ve Azınlıklar, Ortadoğu’da Toplumsal Muhalefet Hareketleri, Türkiye - Ortadoğu İlişkiler, Dünya Siyasetinde Ortadoğu ve Uluslararası İlişkiler Teorileri dersleri veriyor.


DENİZ BAŞPENİR/HABER MERKEZİ