
Ursula Quack, Almanya’nın Saarbrücken kentindeki Kürtlerin eylemlerinin ve etkinliklerinin değişmez yüzü. İlginç yaşamöyküsü ve politik bilinciyle de dikkate değer bir insan.
Şimdilerde AIDS Yardım Vakfı’nda çalışan ve insani yardım hizmeti veren Quack, ilk gençliğinden itibaren halkların özgürlüğü için mücadele ediyor. Üstelik babası, Nazi örgütü SS’in bir üyesiymiş ve bundan devraldığı kişisel özellikleri ailesine de uygulamış. Ursula Quack ise buna inat, Kızıl Ordu Fraksiyonu’yla (RAF) anılan bir grupla başladığı mücadelesini, Kürdistan Özgürlük Hareketi’yle dayanışma içinde devam ettirmiş. Bir dönem Kürdistan’a da gitmiş.
Sorduk, anlattı. Detayları ondan dinleyelim.
Önce biraz tanıyalım istiyoruz sizi. Politikayla ne zaman tanıştınız?
Çok küçük yaşlarda... Nedeniyse ailem. Babam tam bir faşistti! Hatta Nazilerin SS örgütünde yer almıştı. Annem ise tipik bir faşist eşiydi. Babam ne derse onu uygulardı. Babamın da zaten dediği dedikti. Bu durum beni daha genç yaşlardan negatif etkiledi. Sosyal çevrem ve okulda öğrendiklerim, evde gördüğüm eğitimin tam zıttıydı. Bu çelişkiler, kafamda soru işaretleri oluşturuyordu. Bana fikirleri ve öğretilmeye çalışılanları karşıtlaştırma fırsatı tanıdı. Sonunda evde anlatılanların doğru olmadığı kanaatine vardım.
Normalde anne baba eğitimi çocukların gelişiminde çok ciddi bir etkendir. Fikirlerini ve kişiliklerini belirler. Eğer bir karşıt görüş ve çelişki ortaya çıkmazsa, o zaman çocuklar genelde anne ve babanın anlattıklarına inanır. Gelecekte de hiçbir şekilde anlatılanları sorgulamazlar, yollarına devam ederler. Ama babamın bize olan tavrından ve adeta bütün ailemizi terörize etmesinden dolayı benim siyasete ilgim daha da arttı. Bunun sonucu da bir savaş karşıtına dönüşmem oldu.
O dönemde, çocukken, televizyonda Vietnam Savaşı’nı görüyordum ve bu bende ciddi etki bırakıyordu. Çünkü her şey, tüm gerçek bütün çıplaklığıyla görünüyordu ve bu bir çocuk için hiç de kolay değildi. Adeta bir depresyona girmiştim. Bundan çıkışı antiemperyalizmde buldum. Kapitalizmi, emperyalizmi ve “ne pahasına olursa olsun çıkar” politikasını savaşların nedeni olarak gördüm.
Tam olarak nasıl eyleme geçtiniz peki?
11 Mayıs 1971 yılında Kızıl Ordu Fraksiyonu (Rote Armee Fraktion, RAF) tarafından Heidelberg’deki askeri bir noktaya saldırı düzenlendi. Bu noktadan Vietnam’a hava saldırıları koordine ediliyordu. 16 yaşında bir genç olarak bu eylemi haberlerde duydum ve RAF’ın buna ilişkin açıklamarını okudum. Bunun tam olarak doğru bir tutum olduğu kanaatine vardım.
Benim için RAF’ın eylemi tam da “makineden çıkan Tanrı” sembolüydü. “Makineden çıkan Tanrı”, Fransız Devrimi’nde ortaya çıkan bir motifti. Devrim öncesinde, feodal toplumda insanlar, sorunları kendileri çözemezdi çünkü her şeyin Tanrı’dan geldiği düşüncesi vardı. Bu durumu çözmek için tiyatro oyunlarında “makineden çıkan Tanrı” motifi oluşturuldu. Bu Tanrı gökten inebiliyordu ve insanlar kendi sorunlarını kendileri çözüyordu. Benim için bu eylem de öyleydi. Sonrasında bu düşüncelere yoğunlaşmaya başladım.
15 yaşında çalışmaya başladım ve iş koşulları hiç de iyi değildi. Patronum baskı kuruyordu. Hayatımda hiçbir şey yolunda gitmiyordu. Her şeye eleştirel bakıyordum. Bu dönemde şehre taşındım ve orada yeniden okula başlayıp liseyi bitirdim. Bu süreçte de direniş gösteren insanları aramaya başladım.
Babanızla hiç tartışmıyor muydunuz?
Babam bize doğruları anlatmadı. Her zaman nasyonalizmin iyi yönlerini anlatmaya çalışıyordu. Onu ikna etmek mümkün değildi. Resmen ölüm korkusuyla büyüdüm. Babamla tartışırken de şiddetine maruz kalıyordum.
Bir keresinde anneme bir savaş hikayesi anlatmıştı. Bu hikayeyi biz de okulda ders olarak işlemiştik. Dinlerken babamın bu insanların ölümünde rol almış olduğunu kabul edemiyordum, kahroluyordum.
Babanız da insanları katledenlerden biriymiş?
Evet, babam orada, insanları katledenlerin arasındaydı, katildi. Bir çocuk olarak bunu kavrayıp sindirmem gerekiyordu.
Babamla her zaman çatışma içindeydim ama ondan korkuyordum da. Zamanla bu korkuyu yenmeyi başardım. Bizi öldüresiye dövüyordu. Döverek öldüreceğini de söylüyordu. Her zaman egemenliğin kendisinde olduğunu ispatlamaya çalışıyordu. Bir gün canıma tak etti ve ona karşı çıktım. Bizi öldürmesini söyledim. O anda egemenliği kırıldı. Çünkü egemenliği, ancak bizim korkumuzla sağlıyordu.
Şiddete meyilli bir insandı. Kardeşim evliydi ama onu bile dövüyordu. Bütün çevresi de öyleydi. Zaten şehirde yaşamaya başladığım anda da onunla ilişkimi kestim.
Babanızın kadına bakışı nasıldı?
Ona göre ilk beraber olduğu adamla evlenmeyen kadın fahişeydi. Eve erkek getiren kadınlar da... Ben onu her zaman kendi gerçekliğiyle baş başa bıraktım. Bazen, “Şimdi benim de bir fahişe olduğumu mu söylüyorsun” deyince susuyordu.
Sigara içen kadın fahişe, kürtaj yaptıran kadın katildi onun için. Bense her zaman onun bu sözlerine kendimi örnek vererek yanıt veriyordum. Mesela, “Komünistleri öldürmek gerekir” diyordu, “Beni öldürecek misin” diyordum, cevap veremiyordu.
Onun görüşüne göre çocuklara da şiddet ve baskı uygulamak gerekiyordu. Yoksa eğitilemezler ve insanlara saygı göstermezlerdi.
Peki, tekrar size dönelim... O dönemde politik olarak neler yaptınız?
1980’li yıllarda antiemperyalist hareket içinde yer aldım. Bu hareket, o zamanki baskı organlar tarafından “RAF yandaşları” diye tanıtılıyordu. Çünkü her zaman onlarla dayanışma içindeydik. Bu nedenle de takip ediliyorduk.
Sonrasında, 129a maddesi uyarınca “terör örgütüne yardım etmek” gerekçesiyle ceza aldım. Baskıcılar, ilişkimin nasıl geliştiğini de soruyorlardı, bilmek istiyorlardı. 1994’te tutuklandım ve tutuklu soruşturma süreci başladı. 1996 yılında ceza aldım. 5 ay hapis yattım, bir miktar da para cezası ödedim.
Aynı dönemde Kürt hareketiyle de tanışıyorsunuz galiba...
Kürt hareketiyle 80’lerin başında tanıştım. O zamanlar bir kahvede çalışıyordum ve bir Kürt gelip bana Kürdistan’ı ve PKK hareketini anlatıyordu, dergiler getiriyordu. Bende zaten antiemperyalist ve özgürlük için gelişen mücadelelere sempati vardı. Dergileri okuduktan sonra Kürt hareketiyle dayanışmayı da bir görev olarak gördüm.
80’li yıllarda yapılan eylem ve etkinliklere dayanışmacı olarak katıldım. ‘89 yılında Kürt derneğiyle aynı binaya yerleştik ve ortak eylemler yapmaya başladık. Kürdistan Report dergisini düzenli okuyordum ve işlediği politikayı iyi buluyordum. Kürdistan Özgürlük Hareketi’nin sosyolojik ve politik hedeflerini doğru buluyordum. Politikalarını sadece savaş üzerine yürütmüyorlardı, aynı zamanda toplumun ihtiyaçlarına göre yürütüyorlardı.
Peter diye bir arkadaş o dönem Kürdistan’da gitmişti. Bana gerilla hayatını anlatıyordu. Gerillanın feodal yapılar içinde, köylüler arasında meydana çıkan sorunları demokratik yollarla çözme gayretini... Bir nevi feodal toplumu demokratikleşme çabası olarak görüyordum bunu. Bütün sinyalleri doğru buluyordum. Kürdistan Özgürlük Hareketi, birçok kurumun oluşmasına katkı sundu, bu yoldan bir sürü yeni kurum oluşabildi. Bu oluşumlar Kürtlerin haklarını savunuyor.
Siz Kürdistan’a gittiniz mi?
1993’te bir delegasyonla gittim. Orada Türk devletinin vahşetini gördük, katliamlarına tanıklık ettik. Birçok şeyin farkına vardık. Kürdistan’daki petrolün, kömürün yani doğal zenginliklerin nasıl Batı’ya ulaştırıldığını gördük. Doğa katliamlarını... Zenginliklerin hiçbiri Kürdistan’da bırakılmıyordu.
Ayrıca Kürdistan’da kaldığımız on gün içinde her gün en azından bir insan katlediliyordu. Bir sürü akıbeti bilinmeyen insan, faili meçhul, köy yakma olayı gördük. Amed’de kahvede otururken askeri uçakların nasıl Kürdistan’ı bombalama amaçlı kalktığını gördük. Köylere ulaşmaya çalıştığımızda ise askerlerin bize köylere giriş izni vermemesi dikkatimizi çekti. Gerçekleri görmemizi engellemek istiyorlardı.
Gördüklerimizin en acısı ise Alman savaş araçlarının orada kullanılmasıydı.
Sizin de gördüğünüz bu vahşete karşı Kürtlerin siyasetini başarılı buluyor musunuz?
Kürdistan Özgürlük Hareketi’ne çok büyük saygı duyuyorum. Ortadoğu’da yaşanan karmaşanın içinde daima kendini konjonktüre göre ayarlamayı ve değişikliklere özünü ve amaçlarını kaybetmeden göğüs germeyi başardı, bunu takdir ile karşılıyorum.
Kürt hareketi, geçmiş hatalardan ders çıkarma yeteneğine de sahip bir hareket. Kadına bakışı ise benim için tam bir sürpriz. Kadın erkek eşitliğini sağladı ve bunu mücadelede pratiğe döktü. Bugün Kürdistan’da yaşanan kadın erkek eşitliği, Batı demokrasisinin önünde görünüyor. İleride gelişmelerin nasıl olacağını bilmiyorum, çok ciddi bir süreçten geçiyoruz ama Kürdistan Özgürlük Hareketi beni çoğu zaman olumlu anlamda şaşırttı.
Kürdistan Özgürlük Harkeeti’ne çok içten bir dayanışma yaklaştığımı ifade etmek istiyorum. İnanıyorum ki, Kürtler mücadelelerinde başarılı olacak. Kürtlerin başarısıyla yalnız Kürtler de kazanmayacak, tüm insanlık kazanacak.
PKK yasağı baştan beri gayrimeşru
Almanya’daki Kürtlerin mücadelesine de yakından tanıksınız. PKK yasağı hakkında ne düşünüyorsunuz?
Başlangıçtan beri hiçbir şekilde meşru olmayan bir tutum bu. Kürtlerin şu anki durumunda elbette Almanya’nın da sorumluluğu var. PKK yasağı, sorunları çözmemiş aksine çözümün önündeki en önemli etkenlerden biri olmuştur. PKK’yi yasaklamak, Türkiye siyasetine boyun eğmek demektir. Türkiye’nin isteği üzerine gelişen bir yasaktır bu. Derhal kaldırılması gerekiyor.
Zaten şimdilerde hukuksal alanda da yasağın kalkması tartışmaları sürüyor. Tabanda düşüncelerin değiştiğine yönelik emareler var. CDU içinde bile bu yasağın meşruiyetini yitirdiğine yönelik tutumlar söz konusu.
Başka bir şeye dikkat çekmek istiyorum. Ben her zaman Kürtlerin Alman sol partileriyle daha güçlü şekilde beraber çalışmalarını arzu ettim. Uzun dönemli ilişkilerin gelişmemesi durumu var. Bu ilişkilerin gelişmesinin çok önemli olduğunu düşünüyorum.
Tanıdığım günden bu yana Kürtlerin, burada hiçbir zaman iyi bir basın çalışması yapmadığının farkına vardım. Kürtlerin kamuoyuna ulaşabilmesi, kendilerini ifade edebilmesi için böyle bir çalışmaya ihtiyaç var. Buradaki Kürtler, bu küçük adımı atmakta zorlanıyor.
ERKAN GÜLBAHÇE/DÎLAN AKDOÐAN/SAARBRÜCKEN